12 Mart 2013 Salı

Ademden Önce ve Aşkın Metafiziği - Kısa Kısa #8




Kitap Adı: Ademden Önce
Yazar: Jack London
Orijinal Adı: Before Adam

Lise kütüphanesini keşfedip oraya dadandığım günlerde okumuştum bu kitabı. Bence felsefi değeri olanlardan... Evrim teorisini temel alan bir kitap esasında. Ama aa Darwin diye bir adam çıkmış evrim teorisi atmış ortaya, ben de akademik bir yazı yazayım gibi bir şey değil.

Evrim teorisi gerçek olsa, biz gerçekten evrimleşmişsek, ilk insanların hayatı nasıl olurdu? temelli bir hikaye aslında. Ben hikaye olarak ele aldığım için çok ama çok beğenmiş ve etkilenmiştim. Yani akademik bir şey değil bu, yanılmayalım... 

Oldukça maceracı bir anlatımı var. Atalarımız eskiden... konulu yani. 

Kitap karakterimiz İri Diş (yanlış hatırlamıyorsam), onun yaşantısı anlatılıyor gibi ama onlar ele alınarak; o dönemin toplumsal yaşantısı, cinsiyetler arası ilişki, medeniyetin gelişmesi gibi olgular anlatılıyor. 

Ağaç adamları ve ateş adamları var... Ateş adamları düşman taraf, sadece bunu hatırlıyorum. Ağaç adamları ise güvenlik için ağaç tepelerinde yaşıyorlar. 

Aklımda o zamanlar beni etkileyen şu tespit kalmış, hala hatırlarım:

İnsanlar o dönemde tehlikelerden korunmak için ağaç tepelerinde yaşarlardı. Ve doğal olarak en büyük korkuları o yüksek ağaçlardan aşağı düşmekti. Çünkü bu kesin ölüm anlamına geliyordu!

Günümüz insanları yani biz oluyoruz rüyalarında yüksekten düştüklerini görürler. Bu ağaçtan düşmeyen insanların korkularının bize genetik olarak miras bırakılmasıdır der yazar. Ancak bu rüyalarda yere çarpmadan uyanırlar. Çünkü bu ağaçtan düşmeyen insanın korkusudur. Ve onun korkusu olduğundan kendisi henüz yere düşmediği için bu kısmı bilmez.   

Ve bu korku genetik olarak bize ulaşmıştır... 

Kısacası kitap o dönemle ilgili bence bir akıl yürütme olduğu için okurken oldukça keyif almıştım. Tavsiye edilir :)

Puanım: 


Kitap Adı: Aşkın Metafiziği
Yazar: Arthur Schopenhauer

Yine lise kütüphanesinde keşfettiğim bir kitaptı bu. Psikoloji, felsefe, sosyoloji gibi sosyal bilimlere açlığımı doyurmaya çalıştığım yıllardı.  
Kendimce kitabı şöyle özetleyebilirim:
"Aşk aslında insanın üremek için doğru insanı seçme eylemidir."

İnsan üremek ve soy devamı için en doğru kişiyi arar. Aslında aşk denilen şey de bu insanı bulduğunuzda ortaya çıkan bir kimya. Üreme işini zevkli kılmak için sanırım:p
Ve aşk bir amaç değil araç. (Hep bu kalıbı kullanmak istemişimdir:)
Asıl amaç her zaman üremek/soy devamı ve bunu en doğru şekilde yapabilmek... 

Kendisine malesef ki katılamamıştım ve hala katılmıyorum. İnsanların gen havuzuna katkıdan daha önemli bir işe yaramalarını istediğim için belki, belki de romantik mizaçlı bir insan olarak aşkı bu kadar basite indirgemek istemediğim için... 

Kitapta o yıllarda bunu çıkartmıştım. Belki yanlış, belki doğru... 
Belki şimdi okusam bambaşka düşüneceğim, bilemiyorum. Ben kendisine katılmasam da okunmaya değer... 

Puanım: 

Devamını Oku »

24 Şubat 2013 Pazar

Oblomov - Gonçarov -Kısa Kısa #7


(Bendeki Versiyonu)
Kitap Adı: Oblomov
Yazarı: İvan Aleksandroviç Gonçarov
Çeviri: Serpil Demirci 
Basım Yılı: 1996
Yayınevi: Öteki Yayınevi
Tür: Dünya Klasiği

Oblomov'u en kolay özetleyebileceğim ifade şudur: Tembelliğin Anatomisi... Hem yüzeysel, hem derinlemesine bakıldığında farklı anlamlar çıkarabileceğiniz, "Oblomovluk" diye bir tabirin oluşmasına neden olmuş bir kitap... 

Oblomovluk nedir dersek?
Baş karakterimiz Oblomov yataktan çıkamayacak kadar, yazamayacak, çalışamayacak, aşık olamayacak ve hatta düşünemeyecek kadar tembel biridir. Her türlü fiziksel hareketi gereksiz bulan karakter bu nedenle asosyal bir yaşam sürmektedir.  Kendisi dinlenmekten bile yorulup dinlenir... Olga'ya duyduğu büyük aşkı bile onu kurtaramaz bu durumdan...
Yazarken aklıma Garfield'ın bir sözü geldi:
"İstersem aşık olabilirim ama çok üşeniyorum."
Yani Oblomov'umuz böyle bir adam... 

Üniversitenin ilk yılı okuduğum bu kitaptan öyle etkilenmiştim ki sanki günümüze de seslenir gibiydi hikaye. Klasiklerin de güzelliği bu değil midir zaten? 
Kitabı anlatmakta öyle zorlanıyorum ki benim yerime kitabın alıntılarla kendini daha iyi anlatacağına eminim...

Alıntılar: 
"Yazıp durmak, kafasını ve ruhunu önemsiz şeylere harcamak, inançlarını değiştirmek, zekasını ve hayal gücünü satmak! Doğasını zorlamak, sürekli heyecan ve karmaşa içinde olmak, dinlenmek nedir bilmemek,  devamlı koşturup durmak... Yaz da yaz, tekerlek gibi, makine gibi. Yazmak. Yarın yaz, öbür gün yaz. Tatil gelsin, yaz gelsin; hep yaz, hep yaz! Ne zaman durup dinlenecek, zavallı adam!"

---

"Her şeyden çok hayalcilikten korkardı. Çünkü bir taraftan dost, bir taraftan düşman olan bir iki yüzlüydü hayaller. İnanmadığın sürece dost, inanıp büyüsüne kapıldığın sürece düşmandı. Rüyalardan da korkardı. Eğer rüyalar ülkesine girmeye cesaret edecek olsa üzerinde, "Yalnızlığım, inzivam, rahatım." yazan bir mağaraya giriyormuş gibi hangi saatte ve dakikada çıkması gerektiğini bilerek yapardı. Ruhunda rüyalara, muammalı ve gizemli hiçbir şeye yer yoktu. Gerçeğin analizi ve objektif olarak doğru olmayan her şey onun için yanlış görme, bir yansıma ve kanıtlanmamış bir durumdu."

(Nasıl da güzel günümüze gönderme yapmış değil mi?)

---

(Burada da Oblomov'un aslında ne kadar saf ve iyi niyetli biri olduğunu da görebiliriz...)

"Yemeklerde buluşuyorlar, birbirlerini ağırlıyorlar ama aralarında gerçek bir dostluk, konukseverlik yok. Bir partide karşılaştıklarında dairedeki karşılaşmalarından farklı olmuyor. Soğuk ve neşesiz bir halde ya aşçılarıyla ya da salonlarıyla övünüyorlar, sonra birbirlerinin ayağını kaydırmak için alaylı alaylı bakıyorlar. Geçen gün orada olmayan birini çekiştirmeye başladılar, yok bilmem kim çok ahmakmış, şu hırsız, bu rüküş. Tam bir rezalet! Bunları söylerken de sanki: 'sen de kapıdan çıkar çıkmaz sana da aynısını yapacağız' der gibi birbirlerine bakarlar. Eğer böyle düşünüyorlarsa neden buluşuyorlar? Neden dostmuş gibi tokalaşıyorlar? Ne içtenbir gülüş var, ne de zerre kadar sevgi!"

İşte böyle... Değer verdiğim klasiklerden biridir kendisi... :)

Puanım: 

Devamını Oku »

8 Aralık 2012 Cumartesi

Tuna Kiremitçi - KISA KISA


Tuna Kiremitçi'yi düşündüğümde benim de zihnimde böyle puslu bir görüntü canlanır. Yazarın kitaplarını okurken görünürde her şeyi anlatıyordur; olayları, duyguları, düşünceleri... Ama okuma süreci boyunca 'yazar benden bir şey saklıyor' düşüncesinden hiç kurtulamam... Anlattıklarının sesi o kadar yüksektir ki, geride saklananların sesini asla duyamazsınız; orda olduklarını hisseder, huzursuzca kıpırdanırsınız... Ve aslında anlatılanları bu resimdeki gibi puslu görürsünüz... 

İlk Tuna Kiremitçi kitabımı aldığımda 13 yaşındaydım. Birikmiş harçlıklarımla 2 kitap almıştım o gün. 1- Tuna Kiremitçi - Git Kendini Çok Sevdirmeden
2- The Crow - Ölümsüz Aşk - David Bischoff

Okuldan istenenler veya okul kütüphanesinin altını üstüne getirerek okuduklarım dışında kafama göre aldığım ilk olmasa da ilk kitaplardandı bunlar... O zaman için tuhaf bir seçim yapmışım. Gerçi 2 kitabın da hayrını görmemiştim.
The Crow'u sadece birkaç sayfa okumuştum -ilk fantastik kitaplarımdan olduğundan mıdır neden- inanılmaz büyülenmiştim. Fakat aldığımın ertesi günü dersanedeki sıramın altında unutmuş, bir daha da haber alamamıştım. O büyüyü kaybetmenin yarattığı hayal kırıklığını anlatamam... 



Gelelim Git Kendini Çok Sevdirmeden'e. Kapağını çok beğenmiş, isminden de etkilenip almıştım sanırım. Kitapta bir bölüm Arda'nın gençliği, abisiyle İstanbul'a geldiğinde yaşadıkları; bir bölüm de Arda'nın boşanmış hali anlatılıyor... Bölümler arası geçişlerle 2 ayrı Arda tanıyorsunuz aslında. Hikaye genç Arda için kendini ve kadın-erkek ilişkilerini keşfettiği bir geçiş dönemi. Diğer Arda içinse yaşanmışlıkların yorgunluğuyla anne kucağında geçirilen bir nevi nekahat dönemi. Geceleri annesiyle televizyondaki eski filmleri izlemelerinden çok etkilenmiştim, çünkü annemle biz de yaparız bazen bunu... Ve sonuç olarak 2 Arda'nın ne kadar farklı, çok az da aynı olduğunu görüyorsunuz...

Kitapta Bu İşte Bir Yalnızlık Var'daki gibi melankolik bir hava hakim. O yaşın bakış açısıyla kitaptan etkilenmiştim, evet. Yer yer şaşırmış, bazı şeyleri Arda'yla keşfetmiştim. Şimdi okusam ne hissederim, bilemiyorum. 

Kitap pek tatmin edici bir sonla bitmiyor. Gerçi diğer kitaba göre bir nebze daha 'son' diyebiliriz  buna. Kitabı bitirince birine vermiştim, hatırlamıyorum; bir daha da geri dönmedi. Yıllar sonra bir sahafta çok uygun fiyata rastlamış, içimde ukde kalmasın diye yeniden kütüphaneme kazandırmıştım. 


Bu İşte Bir Yalnızlık Var'ı ise lise 3. sınıfta arkadaşımdan alıp okumuştum. Bu kitaptaki melankoliyi elle tutabilirsiniz. O derece cisme bürünmüştü. Kitap yalnız yaşayan bir adamı ve komşuları olan bir çifti anlatıyor. Herhangi bir olay yok. Oldukça tekdüze ve bu nedenle biraz da sıkıcı. Ve yine son namına bir şey yoktu. 



Kendisinin şu güzel müziğe sahip filmi de bu nedenle pek sevilmemişti. 
Konusu şudur:  "Can, delice sevdiği Aybige ile bir hafta sonra evlenecektir. Ama hayatının kadınını çocukluk arkadaşı Ilgaz'la tanıştırdığında, garip bir şeyler olur. Ilgaz'ın Aybige'ye karşı tutumu şaşılacak kadar soğuktur. Bu durum Can'ın nişanlısından kuşku duymasına neden olur. Ilgaz'ın ağabeyi çıkagelince olayların seyri birdenbire değişir. Beklenmedik sırların açığa çıkmasıyla nikahtan önceki son hafta çiftimiz ve Ilgaz için hayatlarının sınavına dönüşecektir."
Filmi yüzeysel bulanlar olmuştu. Sinemada izleyen arkadaşlarım: "Ya film bittiğinde biz 2-3 dk daha oturup devam edecek diye bekledik. Nasıl yani? Bitti mi? Ama bu son olamaz diye düşündük. Resmen yarıda kesilmiş gibiydi." demişlerdi. O nedenle izleme gereği duymadım, belki bir gün izlerim belli olmaz.  Ama müzik çok güzel, dinleyin efenim... 

Belki Tuna Bey'in vermek istediği mesaj: "Hayat devam ettikçe kesin sonlara gerek yok, akış devam ediyor." dur. Bilmiyorum... 

Sonuç olarak benim Git Kendini Çok Sevdirmeden'e puanım:  
Bu İşte Bir Yalnızlık Var'a Puanım: 

P.S: Yıllar sonra yani geçen sene The Crow'u internette bir sahafta ikinci el olarak görüp hemen sipariş vermiştim. Yılların dramı! sona ermiş oldu. Belki de kendi kitabım geri dönmüştür bana, bilemiyorum. İşte benim Tuna Kiremitçi'ye inat mutlu sonum... ;)

Sevgiler... :)


Devamını Oku »

3 Aralık 2012 Pazartesi

Zeki Kayahan Coşkun - KISA KISA


Tarih 2003 yazı olmalı... Bayılırdım gece radyo dinlemeye... Ama o saatlerde bilirsiniz radyolarda mayışık sesli adamlar: "Sesimiz bu yıldızlı gecede yankılanıp, ulaşırken siz gecenin eşsiz dinleyicilerine..." falan diye bol tasvirli şiirsel sandıkları bir şeyler saçmalarlar... 

İşte öyle yıldızlı ve şiirsel saçmalıklarla dolu bir gece içim daralmış, kanalları zaplarken uyudum uyuyacağım, bir haykırışla kendime geldim: 
"Abi, abi yapma düşcez, abi.." Arka planda çın çın öten bir şeyler... 
Çılgın bir radyocu 2 tane genci pencere önündeki yemek masasına çıkartmış, ellerinde tencere kapakları bir yandan onları birbirine vurdurtup, diğer yandan bir şeyler bağırttırıyor. (Yanlış hatırlamıyorsam böyle bir sahneydi.)

Şaşkınlıkla karışık bir şekilde ayılıverdim, başladım dinlemeye. Ama ne dinleme... Gecenin bir vakti kahkahalarımı saklamak için elimi ağzıma kapatırdım. Ve sen ne kadar beddua etsen de Zekicim, ben uzun zaman yorganın altında dinlemek zorunda kaldım seni... 

Evet efendim, bu hikayecikten sonra o harika insan Zeki'nin bendeki kitaplarından KISA KISA bahsedeyim... 
Zekinin kitapları Türk insanını anlatır... Mizahi tarzda... 
Türkleri Anlama Kılavuzu 1 ve 2 de maddeler halinde Türk insanının alışkanlıkları anlatılır ve siz okurken "Hakkaten he!" dersiniz. Ben kitap boyunca demiştim bu lafı :) Zaten kitap kapakları da böyle dantelli, kapanmış fala yüzük konmalı falan bizdendir yani... "Yuh bu da mı var? Bunu bile düşünmüş, yazmış adam kitaba" dersiniz bir de... 


Arka kapağında bu maddelerden örneklere de yer verilir. Fikir olsun diye alıntı yapalım: 
Madde 60- Düğün salonunda halay ekibi, önce pistte çember oluşturarak coşar. Ardından masaların arasından geçerken halaya yeni kişiler alınır. En sonunda düğün salonunun duvarları boyunca halay çekilir. Ve nihayet halaydan kopmalar başlar... Halay ekibi dağılsa da, 2-3 kişi şuurunu kaybetmiş şekilde halay çekmeye devam eder... Çok sonra anlaşılır ekibin dağıldığı...

Madde 75- Sokak ortasında aşka gelip sevişen, kedi, köpek, at gibi hayvanlar öncelikle "hoşt, kışt, pişt, aloooo" denilerek uyarılır... Sevişme halinin devam etmesi durumunda hayvanlar sopa ve benzeri bir cisim kullanılarak ayırılır...

Madde 39- "Misafirlere hoş geldin dedin mi?.." çocuğa yaşatılacak en büyük kabuslardan biridir... Gelen misafire, ebeveyne göstere göstere "hoş geldin" deyip, kabustan kurtulmak gerekir...

Madde 8- Pazartesi sabahı ve cuma okul çıkışı, bayrak töreni öncesinde, okul müdürü "evladım konuşmayı kes, arkadaki oğlum önüne dön, öndeki arkana dön, sırayı bozma, bak hala konuşuyor, kime diyorum vs..." bağrışlarıyla müdür olduğunu hisseder, hissettirir...

Madde 72- Belediyenin yaptığı kazı çalışmalarında kullanılan iş makineleri, etrafında kalabalığın toplanmasını sağlar... İş makinelerinin temposuna hayran olan fertler, saatlerce kazı çalışmalarını seyredebilirler... Bazılarının çalışmaya katılıp "topla gel, indir, kaldır, hopppp dur..." demesine az kalmıştır... "

Bu kısım da ikinci kitaptan: (Resim olarak koyuyorum ilgilenenler üstüne tıklamak suretiyle büyük olarak okuyabilirler... )

                                                 

'Durun Siz Evlenemezsiniz' ise sanki milletin ilişkisinin ortasına lök! diye girmiş de onları izliyormuşuz gibi bir his verir size. Erkek nasıldır, kadın nasıldır, bu ikisi bir araya gelince ne olur ? Ama öyle yok 'Erkekler Marstan Kadınlar Venüsten' tarzında değildir, gayet bizden diyaloglardır! Yine mizahi bir dille, hoş bir anlatımla, severek okuduklarımdan...

Ve Uyku Kaçıran Masallar serisinin ilk kitabı Fareli Köyün Kavalcısı ve Saz Arkadaşları... Benim hiç kalkmadan kısacık sürede bitirdiğim, okurken kahkahalar attığım, abartmıyorum gözümden yaş gelen kitap. Bildiğimiz bol prensli, bol prensesli masallar biraz Türk çeşnisiyle karıştırılıp, az da absürdleştirilirse ne olur efendim, işte bu kitap olur. Benim favorimdir, dibine kadar güldüğümdür... Arka kapağına bakın, anlayacaksınız:

"
Nankör Gepetto ve Anlaşılamayan Genç Pinokyo; Gepetto kardeşi Tayyar ve kaynı Çetin'den nasıl kazık yedi?



Pinokyo'nun kasıklarını zımparalayarak intihar etmesinin sebebi neydi? Karısı Kiraz'ın Gepetto'ya attığı en büyük kazık neydi?


Bahtsız William Tell ve Hırslı Oğlu Faruk; William Tell'in ailesi, William'ın karısı Saliha'dan boşanmasını neden ısrarla istiyordu? İsviçreli bilim adamlarıyla William Tell'i hangi gizli proje üzerinde çalışıp, sonrasında birbirine düştü? William Tell'in oğlu Faruk, niçin kaçırıldı?

Dudu Yüzlü, Mor Fistanlı, Sırma Saçlı Rapunzel; Neslihan ve Ayvaz çiftinin bebek beklediği dönemde, Neslihan'ın aşermesi sonucunda Rapunzel için kaderin kötü oyunu mu başlıyordu?

Rapunzel'i kapatıldığı kuleden hangi belediye başkanı vinçle kurtardı? Belediye başkanının bağlı olduğu siyasi parti, başkanın Rapunzel ile ilişkisine nasıl tavır aldı?

Ne Oldum Delisi Ali Baba ve Kırk Haramiler; Köylüler neden Ali Babayı hunharca dövdüler? Ali Baba, karısı Işılay ve oğlu Tankut sefil hayattan nasıl kurtuldu? Ali Baba, Kırk Haramilerin ganimetine konunca, elde ettiği sermayeyi borsada hangi kâğıtlara yatırdı? İnterpol'den kaçan Ali Baba hangi ülkeye sığındı?

Hepsi ve daha fazlası, Fareli Köyün Kavalcısı ve Saz Arkadaşları'nda..."

Bu kitabın son sayfasındaydı sanırım, bir de çizim vardır kitapla ilgili fikirlerin, kapakla ilgili fikirlerin karalandığı; kitabı bitirince bir süre de onu incelemiş çözmeye çalışmıştım, çok güzeldi. 

Kısaca Zeki'nin hem radyo programı, hem de kitapları bir başkadır... O bitanedir :)

Puanım: 

Devamını Oku »

9 Kasım 2012 Cuma

Canan Tan - Kısa Kısa


Yine bir kısa kısa bölümüyle karşınızdayım... Bu sefer bir yazardan ve onun okuduğum 4 kitabından bahsedeceğim. Kiminin kitaplarına deli olduğu yazarı malesef birçok kez şans vermeme rağmen bir daha okumama kararı aldım. 4 kitabını okuduktan sonra buna karar vermiş olmak sanırım tamamen hakkım :) 


Yazarla lisede deli gibi Psikoloji bölümüne girmek isterken tanıştım. Eroinle Dans kitabının sadece ilk sayfasını okuyarak almaya karar vermiştim çünkü kitabın ilk sayfasına göz gezdirirken karakter Psikoloji bölümüne girmiş olmaktan bahsediyordu. Beni sadece böyle tavlamıştı. Kapağı da çok güzeldi bu arada... Efendicağazıma söyleyeyim daha bu fikirleri aileme bile beyan etmemişken babam bir gün elinde bu kitapla çıkageldi. Babamın bu hediyesi beni şaşırtsa da kitaba dört elle sarıldım ve daha ilk bölümlerden hüsran... 

Kitap nispeten iyi bir ailede yetişmiş Alev kızımızın üniversiteyi kazanması ve burada yanlış arkadaşlıklar sonucu eroin bağımlısı oluşunu anlatıyor. Kızımız çırpındıkça daha da çok batıyor. Çok renkli bir karakter yelpazesi var, eroinmanlardan aseksüellere kadar... Diğer 4 kitaba göre bir tık daha çok beğendiğim kitap buydu çünkü diğerlerine göre azıcık da olsa mutlu sonumsu bitiyor. Kitap boyunca karamsarlıkla beni boğan yazar bir kırbaç darbesi az atmak bile olsa insafa geliyor... Bu kadar bunaldıktan sonra yazarın aslında hiçbir kitabını almayı düşünmüyordum. Bir cephe alış  değildi aslında. Sadece kitap aklımda "Of be ne kitaptı. Hemen bu yazarın başka kitabı var mı, alayım da okuyayım." şeklinde bir ışık yakmadı.


Gelelim okuduğum ikinci kitapla tanışmaya. Sanırım biraz da kendisiyle ilgilenmediğim için deli olan bir arkadaş takmıştı kafayı bu kitaba. Okumuş ve okurken Aslı karakterinde ne hikmetse beni bulmuş...

Artık ısrarlara dayanamayaraktan okuyup kurtulayım diye aldım. Herkesten de adını duyuyor, milletin okurken göz yaşlarını tutamadığını duyup merak da ediyordum. Biraz bu merak biraz bu arkadaş derken ediniverdim kitabı. Bu kitapta da Aslı Ve Murat'ın o büyüüüük (!) aşkı anlatılıyor. Aşklarına saygı duymakla beraber, bana biraz arabesk geldi. Okurken hüzünlenemedim. Biraz Murat adına üzüldüm ama kızının adını Aslı(m) koyacak kadar arabeskleştiğini görünce tüm üzüntülerim geçti... Velhasılı kelam gene Yeşilçam kokan "Benim ailem zengin, seni istemiyor.Biz kavuşamayız o halde ben de kızıma senin adını verir avunurum. Heyhaaat!" tadında yine kapkaramsar, yine kötü sonun dibine vurmuş bir kitap. Karakterde beni bulan şahsa huzurlarınızda, affınıza sığınarak bir Öh! demek istiyorum...




Yine aklımda yazarın bir kitabını okumanın ışığı yanmamışken bu sefer üniversiteden bir arkadaşım "En Son Yürekler Ölür"ü okumuş, çok etkilenmiş. Benim de bir kitapkurdu olarak bu kitabı okumadığımı duydu ya getirdi sağolsun (keşke en can alıcı kısmını söylemeseydi), ben yine kendimi Canan Tan'la baş başa, Karamsarlıklar Diyarı'nın dibinde buldum. Karakterleri yine en kötü durumlarda, tutunacak bir dal olmaksızın koyuverdi. Elimi uzatıp çekip kurtarayım onları bu hayattan dediysem de malesef yine insanı hayata küstürecek şekilde bitti... Bu kitaptan sonra Canan Tan okumamaya karar vermiştim tam olarak... Çünkü yazarın o umutsuz, karamsar, kendini tekrarlayan, bol mutsuz sonlu kitapları beni bunaltmıştı. Sanki üçünde de aynı kitabı okumuş gibi oldum çünkü hep aynı duyguları hissettim... 


Ama kader ağlarını ördü yine... Bu sefer internette çok vakit geçiren bana bir misilleme tarzında "Aşkın Sanal Halleri" hediye geldi... Bu benim için Canan Tan'a verdiğim son şanstı... Bu sefer insanı hayattan değil, internetten soğutan, resmen internet kullanan (kim kullanmıyor ki?) sevgilinize/eşinize karşı paranoyak yapan hikayelerden oluşan bir kitaptı. Resmen kitap "Dünyanın binbir türlü hali var... Bak neler var, paranoyak olun... " diye sesleniyor gibi geldi bana... Kandırılanlar, aldatılanlar, aldatanlar, ohoo... Hakkını yemeyeyim o kadar hikayeden bir yada ikisi nispeten daha az mutsuz sonluydu... 


Piraye'yi falan okumadım, çok seveni olmasına rağmen okumayı da düşünmüyorum. Çünkü yazarın karamsarlığında daha fazla boğulmak istemiyorum. Bu kadar kitaptan sonra benim tek merak ettiğim şey, yukarıda paylaştığım resminde bu kadar neşeli, süslü görünen yazarın, içinin neden bu kadar kasvet dolu olduğu? Neden okuyucularını bu olumsuz havalarda, en ufak bir umut kırıntısı bile vermeden karanlığa hapsedip mutsuz etmeye çalıştığı... Çünkü kitapları okuduktan sonra oluşan hava: "Bu ne menem bir dünya arkadaş, kaçsan da kurtulamazsın, mücadele etsen de faydası yok. En iyisi teslim ol..." Budur... 

Yazarın daha önce çocuk ve mizah kitapları yazdığını duyduğumda şok olmuştum. Bu kitaplardaki havadan sonra, alıp okumaya da korkarım yani... Bu da bir ek bilgi olsun

Kısacası yazara başarılar ve biraz umut diliyorum. Okuyucularına da mutlu okumalar, tabi olabilirseniz... 

Bu kadar tekrarlanmaya verebileceğim ortalama puan ancak: 


Devamını Oku »

6 Kasım 2012 Salı

Açlık Oyunları Serisi - KISA KISA

Yeni bir bölümle karşınızdayım. Fark ettim ki blogda aktif olarak yazmaya başlamadan önce okuduğum bir çok kitap var ve ben bunlardan bahsedemiyorum. O nedenle aklımda kaldığı kadarıyla Kısa Kısa diye bir bölüm yapmaya karar verdim. Böylece eski okuduklarımı da bende bıraktığı izlerle değerlendirebilirim... 


Bu konuda ilk yazacağım seri Açlık Oyunları Serisi olacak. Blogumda olmamasının eksikliğini hissediyordum sanırım :) 

Bilgiler: 
Açlık Oyunları Serisi 
1-Açlık Oyunları
2- Ateşi Yakalamak
3-Alaycı Kuş
Yazar: Suzanne Collins
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Çeviri: Sevinç Tezcan Yanar


Bakalım Açlık Oyunları serisinden aklımda neler kalmış? :)



Öncelikle bu seri kesinlikle sadece bir roman değil, çok olası bir distopyaydı... Okurken buna yakın şeylerin olabileceğini çok düşündüm aslında... 



Eskiden Kuzey Amerika'nın olduğu yerde Panem diye bir devlet var. Devletin merkezi bir nevi asillerden oluşan Capitol. Buradaki herkes her türlü hakka sahip bir tür üst sınıf... 

Bir de mıntıkalar var. Toplamda 12 mıntıka var. Eskiden 13. mıntıka da varmış, ancak daha önce mıntıkalarda oluşan ayaklanmada 13. mıntıka tamamen yok edilmiş. Her mıntıkanın uzmanlaştığı bir alan var. Balıkçılık, tarım gibi... 

Olaylarımız maden bölgesi olan 12. Mıntıka'da başlıyor. Kızımız Katniss kızkardeşi Prim ve annesini geçindirebilmek için arkadaşı Gale ile birlikte kaçak bir şekilde avlanıyorlar, kaçak çünkü mıntıkadan dışarı çıkmak yasak. 

Her sene bu ayaklanmayı bir nevi utanç şeklinde mıntıkalara hatırlatmak, Capitol'ün üstünlüğünü  tekrar göstermek ve Capitol'ün o zevkten başka bir şey bilmeyen gerzek halkını eğlendirmek için Açlık Oyunları düzenleniyor. Her mıntıkadan 1 kız, bir erkek olmak üzere 2 kişi, toplam 24 yarışmacı her sene konsepti değişen bir arenaya bırakılıyorlar. Bu arenada onları bir sürü tuzak da bekliyor. Sadece 1 kişi kazanabilir. Rakiplerini öldür, sadece sona kalırsan yaşama şansın olabilir... 

İlk kitapta Katniss kız kardeşi Prim yerine gönüllü olarak Fırıncının oğlu Peeta'yla açlık oyunlarına    katılırlar... Bir yandan o ortamın havası, diğer yandan Peeta ve Katniss arasındaki o duygusal anlar çok güzeldi. Ama Katniss kızımız sevgi hakkında pek bir şey bilmiyor malesef. Peeta kadar duygularıyla başa çıkabilen biri değil. Onun dışında ona mücadele edecek bir şey verin ve oturun izleyin... :) 

2. kitapta adamlarımız 75. yıl şerefine düzenlenen çeyrek asır oyunlarına katılıyorlar... Katniss'in ikilemlerinin içinde bocaladığımız, yine heyecanın doruklarda olduğu bir kitaptı...


Ve çoğu kişinin sıkıcı bulduğu son kitaptan ben çok daha fazla etkilendiğimi ve çok daha fazla duygulandığımı söylemeliyim. Tam bir direniş ve devrim hikayesiydi ama çok da kanlıydı... Elimden bırakamadım ve resmen seri içime oturdu. Özellikle yaşananların olabilirliği....  Finnick diyorum bir de...  En çarpıcı kitabıydı serinin... 


Kısacası piyasadaki bir sürü klişeye inat, değişik ve etkileyici bir seriydi...  En güzel şeylerden biri kafamızdaki kurguların ve beklentilerin asla gerçekleşmemesiydi... 

Malesef filmini henüz izleyemedim ama çok güzel yorumlar da okumadım, o nedenle şimdilik izlemeyi düşünmüyorum ama izlersem onun hakkında da yazmak isterim...








"Kazanmak ün ve talih, kaybetmek ise kesin ölüm anlamına gelir. Açlık Oyunları kutlu olsun ve şans sonsuza dek sizinle olsun... "

PUANIM: 
Alıntı: 
Bu yüzden, sonrasında , "Beni seviyorsun. Gerçek mi, gerçek değil mi?" diye fısıldadığı zaman yanıtım "Gerçek." oldu...  
Devamını Oku »

14 Eylül 2012 Cuma

Bazıları Ateşli Sever - Teresa Medeiros (Kincaid Hihgland #1) / Güllerin Fısıltısı - Teresa Medeiros


Kitabın Adı: Bazıları Ateşli Sever

Yazar:Teresa Medeiros

Orijinal Adı: Some Like It Wicked 

Çeviri: Aydan Şanlısoy Özbek

Yayınevi: Pegasus

Sayfa Sayısı: 304

Yayın Yılı: 2011

Seri: Kincaid Hihgland 1. Kitap

Not: 2. Kitap Bazıları Hırçın Sever de Çıktı... 

Not: Kapağını da çok sevdiğimi malesef ki söyleyemem...

Seri Sıralaması:
#1 Some Like It Wicked /Bazıları Ateşli Sever (Catriona&Simon)
#Some Like It Wild / Bazıları Hırçın Sever (Pamela&Connor)


Teresa Medeiros'un okuduğum ikinci kitabı "Bazıları Ateşli Sever" de geçtiğimiz günlerde bitti...  
Ama öncelikle bir "Nostalji" yapıp kısa kısa eski okuduğum kitaplardan da bahsetmek için aldığım kararı uygulayarak yazarın okuduğum ilk kitabından bahsetmek istiyorum.


Yazarın ilk okuduğum kitabı "Güllerin Fısıltısı"ydı... Cameron klanı sürekli düşman oldukları McDonnell'larla bir barış yapmak isterler. Ancak tam bu barışın olacağı gün Morgan'ın babası yani McDonnell'ların lideri öldürülür. Cameron'lardan bilirler bunu ve düşmanlık daha da büyür. Bunun karşılığı olarak da Morgan
 Cameron klanının el bebek gül bebek büyütülmüş prensesi Sabrina'yı alır. Aslında Morgan küçüklüğünden beri Cameron'a gelmektedir. Ve ilk kırdığı kişi de ona ilk dostluk elini uzatan kişi olan Sabrina'dır. Sabrina'yı hep kırar, küçük düşürür ama Sabrina onu hep içten içe sever... 

McDonnell'lar inanılmaz fakir ve biraz barbarca bir hayat yaşamaktadırlar... Bu arada kitabı okurken hep yazarın ne kadar dramatik bir dili var demiştim. O kadar duygusal bir üsluptu ki benim de bol bol yüreğim sıkışmıştı. Morgan'ın hep Sabrina'nın annesini sevmesi ve benim annem olabilirdi şeklindeki çocukluk hayalleri beni çok duygulandırmıştı... Çok beğenmiştim kitabı... Kapağı da enfesti...



Şimdi ise yazar kendisiyle ilgili tüm düşüncelerimi yıktı, tek düşüncem çok iyi bir yazar olduğu çünkü "Bazıları Ateşli Sever" in üslubu diğer kitabın tam tersi. Öncelikle  konusundan ufacık bahsetmek gerekirse azılı çapkın Simon ile kızımız Catriona; daha Catriona çocukken karşılaşırlar. Aslında Catriona Simon'un tepesine düşer samanlıkta :) Catriona daha küçüktür ve Simon amcasının kızıyla birliktedir. Hatta Simon onu erkek sanmıştır... 

Yıllar sonra Catriona büyüdükçe kendi İskoç soyu olan Kincaid'leri bulmaya ve onları yok etmeye çalışan amcasının arkadaşı ve Catriona'nın talibi olan adama karşı uyarmak ister. Amcası İskoç olduklarını kimseye söylememektedir. Catriona'nın bu adama karşı yaptığı bir saygısızlık nedeniyle amcası Catriona'yı ilk gelene vereceğine dair bir söz verir. Catriona da bu adamdan önce gelecek birini bulmaya karar verir. O sırada hapiste olan Simon'u kurtarmasnın karşılığı olarak kendisiyle evlenip İskoçya'ya gelmesini ister. Daha sonra çeyizi Simon'un olacaktır. Ancak Simon parayla kandırılacak biri değildir. Kızdan başka bir talebi daha vardır... :)

Kitabın adı ne kadar "Bazıları Ateşli Sever" olsa da adının tersine inanılmaz komik ve eğlenceli bir kitaptı... Simon ve Catriona'nın atışmaları ve sakarlıklarına kadar eğlenerek okunuyor. Tabi aralarındaki tutku da göz ardı edilebilecek gibi değil... 

Konular çok hızlı gelişti, ortalara doğru durgunlaştı ve sonlara doğru yeniden hız kazandı ama açıkçası bana çok kısa geldi. Biraz daha geliştirilebilirdi. Beni böyle üzdükleri için 1 puan kırıyorum :) 

PUANIM: 


Devamını Oku »

10 Eylül 2012 Pazartesi

Serenad - Zülfü Livaneli


Kitabın Adı: Serenad

Yazar:Zülfü Livaneli

Yayınevi: Doğan Kitap

Sayfa Sayısı: 481

Yayın Yılı: Mart 2011

Kapak ise o kadar naif ve güzel ki... 



Geç kaldım geç... Hem de çok... Bazı kitapları okumakta geç kaldığımda veya elimde çok beklettiğimde kendime çok kızıyorum...
İşte okumakta geç kaldığım o muhteşem kitap... Serenad...

Yazarın ilk Leyla'nın Evi kitabını okumuştum, bu okuduğum malesef ki 2. kitabı... Mutluluk'u ise onlarca kez film olarak izledim ancak hala okuyamadım. Genelde okumadan filmini izlemek pek huyum değildir ama böyle bir kaç istisna var... 


Nostalji olarak kısa kısa Leyla'nın Evi'nden bahsedersem, ben Leyla'nın Evi'ni çok beğenmiştim. Özellikle yazarın üslubu, kuşakları ve tarihleri, birbiriyle hiç alakası yok dediğimiz insanları ve bambaşka hayatları bir araya getirmesi benim çok hoşuma gidiyor. Yazarla tanışmadıysanız henüz, çok büyük bir kayıptasınız demektir bana göre... Leyla'nın Evi'ni çok beğenmeme rağmen ondan kat be kat beğendiğim bir kitaptı Serenad. Hatta son gelişinde ilkokul öğretmenim bile bana ısrarla Serenad'dan bahsetti... 
Hep bambaşka hayatlar diyoruz ya, Alman asıllı Amerikan Profesör Maximillian Wagner Türkiye'ye ziyarette bulunur. Onu karşılayacak ve ilgilenecek kişi ise İstanbul Üniversitesi'nde çalışan Maya Duran'dır. Maya eşinden boşanmış ve bilgisayar bağımlısı oğluyla yaşamaktadır. 
Ve sonra o kadınların hikayesi, Maya, Ayşe, Mari ve Nadia... 

İkinci Dünya Savaşı ve daha öncesi... Ayrıca günümüzdeki olaylar... Struuma Gemisi... Ermeniler, Yahudiler, Türkler, Almanlar...  Su yüzüne çıkmamış, ısrarla unutmak istediğimiz geçmişimiz... 

Fark edildiyse duygularımı toparlamayadığım için cümlelerimi de toparlayamıyorum ama kesinlikle okuyun... Son zamanlarda okuduğum en iyi kitaplardan biri... 

Ve Serenad... Wagner'in yazdığı Serenad Für Nadia' yı kesinlikle dinlemek isterdim... O buz gibi havada Şile'de deniz kenarında çalarken o soğuğu da rüzgardan bana yarım yarım ulaşan notaları da duyar gibi olmuştum. Wagner'in Serenad'ını dinleyemesek de kitapta Wagner'i Serenad yazmaya iten Shubert'in parçasını da paylaşıyorum... 



PUANIM:  (Hem de en güzelinden)

Ve siz bu güzel eseri dinlerken alıntılara geçiyorum... 

Tık.. Kapandı telefon... Bu da aynı, diye geçirdim içimden. Bir gün dediklerimi değil, demek istediklerimi anlayacak bir erkek çıkmayacak mı karşıma! Hava kötü dediğimde sadece havadan söz etmediğimi anlamak bu kadar zor mu? İlle de, ben bu hayattan bıktım, türünde sözler mi etmeliyim? İşim çok dediğimde, bana sahip çıkacak bir erkeğe ihtiyaç duyduğumu anlayacak biri... Yanımda olmanı istiyorum diyemediğim için bu yağmur içimi ıslatıyor dediğimi nasıl anlamaz? Düpedüz, sarıl bana dedikten sonra, sarılmanın ne anlamı kalır!

---

Uyumadan önceki son düşüncem zavallı anaannem oldu. Korkunç şeyler yaşamıştı ama bizlere hiçbir şey belli etmemişti. Zaten bir çok Türk evinde böyle bir suskunluk vardı, geçmiş konuşulmazdı. Sanki o korkunç olaylardan söz etmek, her şeyi yeniden başlatacakmış gibi... Türkiye'de hemen her konuda,her kurumda sorunların çözülmesinden  çok üstünün örtülmesine öncelik verilmesi, acaba bu alışkanlığın sonucu ortaya çıkan bir durum muydu?

-- 

Geçmişini değiştirmek isteyen bir ülkenin sorunlarına Erich Auerbach ne derdi acaba? Walter Benjamin'e yazdığı mektuplarda bu aşırı değişim isteğinden söz etmiş miydi? Demek ki biz fark etmeden sürekli bir kabuk değiştirme içindeydik... Bizans'tan kurtul,Osmanlı'dan kurtul, Arap kültüründen kurtul... Şimdi de yeni moda: "Kemalizm'den kurtul!" Mavi Alay'ı sakla, Struma'yı sakla, Ermeni olayını sakla.

Devamını Oku »