29 Ekim 2012 Pazartesi

Mutluluk - Zülfü Livaneli



Kitabın Adı: Mutluluk

Yazar: Zülfü Livaneli

Yayınevi: Remzi Kitabevi / Doğan Kitap

Sayfa Sayısı: 343 / 392

Yayın Yılı: ilk basım 2002 / 29. Basım 2009










 Toplamda 3 basımı var kitabın. Üstteki beni favorim olan Remzi Kitabevi baskısı. Diğeri  filmden sonra kapağa filmdeki Meryem'in resminin basıldığı, yine Remzi Kitabevi baskısı. Diğeri ise Doğan Kitabevi baskısı...



Biz okurlar kitabı okuruz, sonra filmi çekilince kimseyi o rollere yakıştıramayız. Sonra da o filmlerin arkasından %90 atıp tutarız. "Güzelim kitabı rezil etmişler.", " Bu karakter hiç buna uymuş mu?" diye... Ya da "Eh, bir filme göre, o kadar ayrıntıyı veremeyeceği düşünülürse hiç de fena değildi." deriz. Şahsen ben bugüne kadar hiçbir kitabın filmini kitaptan önde tutmamıştım. Ama hayatımda ilk kez bir kitabın filmini kitaptan daha çok beğenmiş bulunmaktayım.

Kitabın ana konusu, tecavüze uğrayan Meryem'in aile meclisinin kararıyla ölüme mahkum edilmesi. Meryem'i şeyh olan amcasının askerliğini Gabar dağlarında yapmış oğlu Cemal İstanbul'a getirir. Çünkü Meryem kendi isteğiyle intihar etmez. Bunun tek nedeni Meryem'in  karşı tepenin ardındaki İstanbul'u görmek istemesidir. Meryem'in aklı safça ve olmadık hurafelerle doludur... Cemal ise babasından çok korkmaktadır. Gabar dağlarında Pkk'yla çatışmış, inanılmaz zorluklar çekmiş, memleketteki yavuklusu Emine'ye kavuşmak için Meryem'i ortadan kaldırmak zorundadır. 

Önce Cemal'in İstanbul'daki abisinin yanına giderler. Cemal ne yapsa da Meryem'i öldüremez. Bu sırada Profesör İrfan Kurudal'la karşılaşırlar. İrfan üniversitede hocadır, çok iyi bir işi, güzel bir eşi vardır. Hayatta bir bakıma her şeye sahip olmasına rağmen, hayatın anlamsızlığı üzerine düşünmeye başlamıştır. Yıllardır alışkanlık haline getirdiği şeyler, onu yormaya başlamıştır. İşi de, eşi de, gittiği lüks restoranlar da... Kısaca azıcık rahat batmış diyebiliriz :p

Bu bocalamalar onu eski arkadaşı Hidayet gibi denize açılmaya iter. Bi tekne kiralar ve denize açılır. 


Üçlü bir araya gelirler. Meryem'i kızı gibi sever İrfan. Onun zekası ve parıltısı İrfan'ı büyüler. Cemal ise kendini bu ilişki içerisinde dışlanmış hisseder. Okurken bir yazarın bir karakterden ancak bu kadar nefret edebileceğini düşündüm. Yazar herkese bir şekilde iyi bir şeyler sağlamasına rağmen kitap boyunca Cemal' e karşı inanılmaz bir acımasızlık sergiledi. Gabar dağlarından, babasına, Emine'den abisine ve daha sonraki yaşantısına kadar Cemal tek bir iyi gün geçirmedi... Meryem ise hiç filmde kafamda canlandırdığım kadar masum bir karakter değildi kitapta. Kitaptaki Meryem'i ne kadar gerçekçi görünse de sevemedim. Mehmet Ali karakteri ise kitapta bu kadar kader değiştirici bir role sahip olmasına rağmen çok yüzeysel işlenmiş, itici bir karakterdi...

Bakıldığında kitabın filme göre çok daha geniş bir kapsamı vardı. Çünkü film sadece bir töre cinayeti ve İrfan'ın kendi hayatını yeniden ele alışı üzerinde kurulmuştu. Kitapta ise çok daha geniş bir şekilde ele alınmış sosyal meseleler vardı. İnsanlara din istismarında bulunan şeyh(!)lerden aile planlamasına,  aile içi şiddetten göç ve gecekondulaşmaya, Alevilikten ölüm oruçlarına kadar çok geniş bir yelpazede ele alınmıştı olaylar. O konuda çok güzel yedirilmişti bu meseleler kitaba. Olayların doğal akışı içerisinde çok güzel verilmişti mesajlar çocukların televizyonla ilişkisine kadar...  "Hadi bir sosyal mesaj vereyim." şeklinde zorlama değildi. Tabi ki bunları filmde vermek imkansız olduğu için sadece ana temalar vardı. Açıkçası ben filmin sonunu çok daha fazla sevdim. Kitabın sonu ise bana yarım kalmış gibi geldi, hatta kitabı kontrol etmeye bile kalktım eksik sayfa mı var acaba diye? Aklımda binbir soru işareti kaldı. Kitabın sonuyla bize verilmek istenen mesaj bir şekilde insanların kendi özgürlüğünü ele almasının asıl mutluluk olduğu muydu? Bilemiyorum, ben o şekilde yorumladım.


Son söz olarak ise İrfan'ın annesinin çok güzel bir sözü var: "İnsan insanın zehrini alır..."Bu sözü sanki Zülfü Livaneli'den duymuş gibi oldum ben okurken, çünkü sadece bu kitapta değil, okduğum diğer iki kitapta da ana tema hep bunun üzerine kuruluydu. Birbiriyle belki de hiç alakası olmayan, bambaşka hayatlardan insanlar bir ara geliyor, bir şekilde birbirlerinin hayatlarına girip, zehrini alıyor ve sonra herkes kendi hayatına devam ediyor... Sanırım sırrını kaptım sayın yazar;)

Kitabı çok beğendim, ama istediğin mesajı versen de yazarım ben filmdeki sonu tercih ederim... :) 

Alıntılar: (Alıntılar İrfan'ın gözündendir ve değişik bakış açısını göstermek amacıyla alınmıştır. )

Ama Meryem göz kırpmasının hemen ardından "Sağol dede!" diyerek profesörü perişan etti. Profesörün aklına Karacaoğlan'ın çok sevdiği bir şiiri geldi :" Bir kız bana emmi dedi, neyleyim."  Ömründe ilk kez bir genç kız kendisine -emmi de değil- dede diyordu... 

Çünkü anladım ki bu ülkedeki sorun bilgi ya da anlayış eksikliğinden kaynaklanmıyor. Öğretebileceğiniz hiçbir şey yok. Her şeyi sizden, benden iyi biliyorlar ama kötü niyetliler. Bildiklerini okuyorlar.

Ve Meryem'den de şu alıntı: 

Meryem uykuya dalmadan önce, "Bibi," dedi, "Niye horozlar ötmüyor artık?"
"Horozlar hep öter!" dedi bibisi, "Ama bazı insan duyar, bazısı duymaz." Meryem, "Ben artık duymuyorum,"dedi. " Sabah olmasını istemiyorsun da ondan."diye yanıtladı onu Gülizar ebe...


PUANIM


Devamını Oku »

10 Eylül 2012 Pazartesi

Serenad - Zülfü Livaneli


Kitabın Adı: Serenad

Yazar:Zülfü Livaneli

Yayınevi: Doğan Kitap

Sayfa Sayısı: 481

Yayın Yılı: Mart 2011

Kapak ise o kadar naif ve güzel ki... 



Geç kaldım geç... Hem de çok... Bazı kitapları okumakta geç kaldığımda veya elimde çok beklettiğimde kendime çok kızıyorum...
İşte okumakta geç kaldığım o muhteşem kitap... Serenad...

Yazarın ilk Leyla'nın Evi kitabını okumuştum, bu okuduğum malesef ki 2. kitabı... Mutluluk'u ise onlarca kez film olarak izledim ancak hala okuyamadım. Genelde okumadan filmini izlemek pek huyum değildir ama böyle bir kaç istisna var... 


Nostalji olarak kısa kısa Leyla'nın Evi'nden bahsedersem, ben Leyla'nın Evi'ni çok beğenmiştim. Özellikle yazarın üslubu, kuşakları ve tarihleri, birbiriyle hiç alakası yok dediğimiz insanları ve bambaşka hayatları bir araya getirmesi benim çok hoşuma gidiyor. Yazarla tanışmadıysanız henüz, çok büyük bir kayıptasınız demektir bana göre... Leyla'nın Evi'ni çok beğenmeme rağmen ondan kat be kat beğendiğim bir kitaptı Serenad. Hatta son gelişinde ilkokul öğretmenim bile bana ısrarla Serenad'dan bahsetti... 
Hep bambaşka hayatlar diyoruz ya, Alman asıllı Amerikan Profesör Maximillian Wagner Türkiye'ye ziyarette bulunur. Onu karşılayacak ve ilgilenecek kişi ise İstanbul Üniversitesi'nde çalışan Maya Duran'dır. Maya eşinden boşanmış ve bilgisayar bağımlısı oğluyla yaşamaktadır. 
Ve sonra o kadınların hikayesi, Maya, Ayşe, Mari ve Nadia... 

İkinci Dünya Savaşı ve daha öncesi... Ayrıca günümüzdeki olaylar... Struuma Gemisi... Ermeniler, Yahudiler, Türkler, Almanlar...  Su yüzüne çıkmamış, ısrarla unutmak istediğimiz geçmişimiz... 

Fark edildiyse duygularımı toparlamayadığım için cümlelerimi de toparlayamıyorum ama kesinlikle okuyun... Son zamanlarda okuduğum en iyi kitaplardan biri... 

Ve Serenad... Wagner'in yazdığı Serenad Für Nadia' yı kesinlikle dinlemek isterdim... O buz gibi havada Şile'de deniz kenarında çalarken o soğuğu da rüzgardan bana yarım yarım ulaşan notaları da duyar gibi olmuştum. Wagner'in Serenad'ını dinleyemesek de kitapta Wagner'i Serenad yazmaya iten Shubert'in parçasını da paylaşıyorum... 



PUANIM:  (Hem de en güzelinden)

Ve siz bu güzel eseri dinlerken alıntılara geçiyorum... 

Tık.. Kapandı telefon... Bu da aynı, diye geçirdim içimden. Bir gün dediklerimi değil, demek istediklerimi anlayacak bir erkek çıkmayacak mı karşıma! Hava kötü dediğimde sadece havadan söz etmediğimi anlamak bu kadar zor mu? İlle de, ben bu hayattan bıktım, türünde sözler mi etmeliyim? İşim çok dediğimde, bana sahip çıkacak bir erkeğe ihtiyaç duyduğumu anlayacak biri... Yanımda olmanı istiyorum diyemediğim için bu yağmur içimi ıslatıyor dediğimi nasıl anlamaz? Düpedüz, sarıl bana dedikten sonra, sarılmanın ne anlamı kalır!

---

Uyumadan önceki son düşüncem zavallı anaannem oldu. Korkunç şeyler yaşamıştı ama bizlere hiçbir şey belli etmemişti. Zaten bir çok Türk evinde böyle bir suskunluk vardı, geçmiş konuşulmazdı. Sanki o korkunç olaylardan söz etmek, her şeyi yeniden başlatacakmış gibi... Türkiye'de hemen her konuda,her kurumda sorunların çözülmesinden  çok üstünün örtülmesine öncelik verilmesi, acaba bu alışkanlığın sonucu ortaya çıkan bir durum muydu?

-- 

Geçmişini değiştirmek isteyen bir ülkenin sorunlarına Erich Auerbach ne derdi acaba? Walter Benjamin'e yazdığı mektuplarda bu aşırı değişim isteğinden söz etmiş miydi? Demek ki biz fark etmeden sürekli bir kabuk değiştirme içindeydik... Bizans'tan kurtul,Osmanlı'dan kurtul, Arap kültüründen kurtul... Şimdi de yeni moda: "Kemalizm'den kurtul!" Mavi Alay'ı sakla, Struma'yı sakla, Ermeni olayını sakla.

Devamını Oku »