8 Ocak 2022 Cumartesi

ENOLA HOLMES - Film Yorumu (BCP EYLÜL)


Merhabalar :)
Bendeniz iflah olmaz bir Sherlock Holmes sever olarak onunla ilgili çoğu kaynağı tüketmeye çalışıyorum. Kitaplar, diziler, filmler... Enola Holmes'u da aslında çıktığında izlemeyi düşünüyordum ama bir türlü fırsat olmamıştı. Geçtiğimiz aylarda izledim ve BCP'nin bu ayki konusu polisiye olunca da buradayım. ^^ 

Bu blogda Sherlock Holmes'la ilgili epey yayın var, yazı sonuna hepsini koyacağım. Ancak aklıma ilk olarak HER BAKIŞ AÇISINDAN YENİ BİR SHERLOCK geldi. Burada farklı yazarlarca epey Sherlock hikayesi yazıldığından ve herkesin Sherlock'u kendi bakış açısıyla algıladığı için karakter olarak farklı bir özelliği ön plana çıkan SH'lar gördüğümüzden bahsetmiştim. Ayrıca yine SH'u yerinden oynatamayan yazarların genelde bu uğurda Watson'ı yerinden edip oraya kendi karakterlerini eklediklerini ve neden böyle yaptıklarıyla ilgili kendi çıkarımlarımı paylaşmıştım. Bu yazımı hâlâ çok severim, okursanız mutlu olurum ^_^


Bu filmde de benzer şekilde bir düzenlemeye gidilmişti. Watson karakteri hiç yoktu. Bu kez bize tanıtılacak karakter ise Enola Holmes'tu, Sherlock ve Mycroft'un küçük kardeşleri. 

Başlarken şunu belirtmeliyim ki, böyle yapımlarda odağınız Sherlock Holmes olursa hayal kırıklığına uğrarsınız. Çünkü yazarlar genelde SH ile sizi bir nevi yemleyip kendi yarattıkları yeni karakteri yedirmeye çalışırlar. Çok amiyane bir açıklama oldu, elit çizgimden çıktım ama :p bence böyle. Çünkü hikayeye yeni bir şey katmak isterler, farklı bir bakış açısı ve farklı bir deha. Kendi dehaları... 

Konuya dönersek odağınız yeni karakter olmalı kesinlikle, pergelin bir ayağı gibi o karakter üzerinde durursanız hikayeyi bütünüyle algılarsınız. Odağınız Sherlock olursa hayal kırıklığınıza uğramanız kaçınılmazdır. Sebebi ise bu tarz hikayelerde pasifize edilmiş, arka planda hikayeyi destekleyecek; ana karakterlikten yan karakterliğe bazense figüranlığa düşmüş bir Sherlock vardır. Enola Holmes filminde ise bir nevi figüran bir Sherlock vardı, bir gölge. Enola'yı tek başına bu şekilde ele almalarıyla ortaya çıkacak film onun Sherlock Holmes'un kız kardeşi olarak ele almalarıyla ortaya çıkacak film bambaşka olacaktı şüphesiz. 


Filme giriş yaparsam Enola, tersten okunuşuyla Alone ;) iki abisi ve annesiyle taşrada yaşayan bir genç kızdır. Abileri büyüdükçe evden ayrılıp şehre gitmiş Enola'yı annesi yetiştirmiştir. Ama ne yetiştirmek, o dönemde bir kadının öğrenmesinin tabu olarak görüldüğü her şey (Kimya, jujitsu,şifre çözme vb.). Aklını ve bedenini eğitebileceği pek çok yöntem. Başlangıçta bu kısım hızlı ve güzel bir geçişle başlıyor. Enola'nın annesi Eudoria Holmes karakteri ise Fight Club filminden Marla Singer'ı da canlandıran Helena Bonham Carter. 

"Anneme göre mahremiyet erdemlerin en büyüğüydü. Ve en çok ihlal edileni." 


Enola 16 yaşına girdikten sonra bir sabah annesinin ortadan kaybolmasıyla film hızlanıyor. Abileri şehir dışından geliyor ancak kardeşler birbirinden o kadar kopuk ki uzun zamandır görüşmemişler. Abilerinin zerafet okuluna göndermeyi tercih ettikleri Enola, kaçarak annesinin peşine düşüyor ve olaylar başlıyor. Enola'nın bu yolculukta kendisi de bir kaçkın olan Tewksbury Vikontu ile yolu kesişiyor. İkisinin hikayesi birbirine karışırken maceraya da giriş yapmış oluyoruz. 


Filmle ilgili hoşuma gitmeyen şeylerden biri Mycroft karakteriydi. Orijinalinde bu karakter de en az Sherlock kadar zeki ancak ondan daha sorumluluk sahibi biridir. Burada ise dediğim dedik, çok katı, anlayışsız bir karakterdi ve izlerken çok fazla bileniyorsunuz karaktere. Kardeşi, Sherlock'a sığındığında ise Sherlock onu Mycroft'tan korumaktan aciz ve abisine karşı çıkamıyor. Bir iki teselli etmeyecek şey yapıyor sadece. Ve böylece karakterler orijinallerinin gölgesini bile siliyor. Bu gerçekten rahatsız edici ve üzücüydü benim için. Tam burada Henry Cavill'in Sherlock'undan da bahsetmem lazım. Çok kötü değildi ama mükemmel Sherlock örnekleri varken önümüzde maalesef çok silik kaldı. Sherlock'un karakteristik çoğu özelliğini de göremedik maalesef kendisinde. 


Filmin çekim tekniklerini, ortamları ve kıyafetleri ayrıca beğendim. Başrollerin birlikte enerjisi de çok iyiydi, filmdeki tempoyu düşürmediler hiç. 

Hoşuma giden şeylerden bir diğeri ise verdiği bazı mesajlardı. Zaten baş karakter bir genç kadın. Bu zaten güzeldi. Ek olarak klişe yapımlardaki her kadın karakterin kaderini bir erkek çizer mesajından ellerinden geldiğince uzaklaşmalarıydı. Enola zerafet okuluna gittiğinde hocasına boyun eğmeyip "Ben kendime yeterim," dediğinde yediği tokat Mycroft'un suratına patlamalıydı. Annesi ise Enola'ya bazı bulmacalar bırakmıştı, bunlar eğlenceliyken onu yetiştirirken ve sonrasında verdiği mesajlar da hoştu. "Geleceğimiz elimizde. Geleceğimize dair iki yol vardır. Kendimiz için seçtiğimiz ve başkalarının bizim için seçtiği."


Bir Sherlock Holmes hikayesi olarak çok zayıf kalsa da başrolünü genç bir kadının oynadığı polisiye bir film olarak eğlenceliydi. Sonu da gayet iyi bir şekilde bağlanmıştı.

Kesinlikle izleyin diyeceğim kadar iyi değildi ama n'olur izlemeyin diyeceğim kadar kötü de değildi. Sherlock kısmını göz ardı edebilirseniz daha çok eğlenebilirsiniz.
Sevgiler :* 



Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com.tr" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!

Devamını Oku »

1 Mayıs 2019 Çarşamba

Pamuk Prenses ve Avcı



Bir süredir kitaplarımı eliyorum. Bu sırada da zamanında "belki severim" diyerek aldığım kitaplar ya da zamanında hevesle aldığım ama bir türlü sıra gelmeyen kitaplar da ortaya çıkıyor. 
Onlardan biri de Pamuk Prenses ve Avcı. Seneler önce filmi çıkmıştı bu kitabın. Kitap daha sonra çıktı, filmden uyarlama zaten. Kapak olarak da film afişi kullanılmış haliyle. Neden aldığımı pek hatırlamamakla birlikte 2 sebebi olabilir bunun.
1. Tasarımı çok güzel. Hem iç hem dış olarak güzel bir kitap. Minik bir tur atmak gerekirse: 








2. Masallara olan düşkünlüğüm.

Kendi masallarımı kendim okuyarak büyüdüm. Disney'dir falan oldu bitti sevmemişimdir. Onun yerine etnik,bizden masalları daha çok sevmişimdir. Liseye giderken bin sayfalık Binbir Gece Masalları'nı neden alayım yoksa :) 



Kitabı gidiş dönüş 2 metrobüs yolculuğunda bitiriverdim. Film izler gibi bir hava uyandırıyor. Filmini izleme gereği duymuyorum mesela şu an. 

Onun dışında bende herhangi bir etki bırakmadan, biraz da yarım kalmış gibi bitiverdi. 
Şimdi olsa alır mıydım? Hiç sanmıyorum. 
Bağışlayacağım kütüphanede mutlu olmasını umuyorum. :) 


Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com.tr" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!

Devamını Oku »

12 Şubat 2017 Pazar

Karanlığın Elli Tonu Filmi Vizyona Girmeden Çabucak Derken Çıkmış Bile :D


YASAL UYARI: Bu yazı tamamen sevgili dostum (ne kadan naziğim) A ile birkaç gün önce olan konuşmamızdan esinlenilmiş bir sohbet yazısıdır. 

Elli Ton serisini kitaplar çıktığı an alarak; çıkar çıkmaz, sıcağı sıcağına okumuştum. Dünya çapında ne çok konuşulan ve ne çok satan bir seriydi.

Bize geldiğinde de tartışmalar dinmedi, şimdi bile bir elli ton geyiği dönüyor sohbetlerde. Yetişkin Romans çıktığı mı var Türkiye'de, durun bir deneyelim, ne menem bir şeymiş görelimcilerin yanı sıra bu kitabı ahlaksızlık olarak nitelediği için ya da edebi hiçbir değeri olmadığı için okumayı tercih etmeyen insanlar vardı elbet. Normalde herkesin kendi köşesine çekilmesi gerekirken o köşeler oldu boks ringinin mavi ve kırmızı köşeleri. Sol kroşeler, aparkatlar havada uçuştu. 


Tam sular duruluyor derken her ballı seride olduğu gibi üstünün kaymağını sıyırıp ekmeğine sürmek isteyenler oldu ve kaçınılmaz bir şekilde serinin beyaz perdeye aktarılacağı açıklandı. 

Normalde kitabını okuduğum serilerin filmlerinde kim oynayacakmış pek merak etmem ve ya filmiyle ilgili heyecan dolu olmam. Ya da bir kitabı okurken karakterleri ne kendimle ne de ünlülerle özdeşleştirmem. Ama bu seriyi okurken Christian Grey olarak zihnimde tek bir görsel vardı o da MattBomer.jpg idi. 

Bu serinin hiçbir zaman büyük bir fanı olmadım, yorumlarımda çoğu konuda eleştirdim vs. Ve seri bittiğinde benim için 5 üzerinden 3,5 / 4 puan arası bir yerdeydi. Yani sevdim ama ölmedim aşaması diyoruz buna. Ancak filmde Matt Bomer'ın oynaması konusunda feci derecede ısrarcıydım. Başka hiçbir oyuncuyu ya da filmde oynaması için düşünülen hiçbir seçeneği Christian'ın C'si olmaya yakın görmüyordum. 

İlk resim hayallerse bu nahoş resim hayatlar oluyor :D 

İçimde gizli tuttuğum fanlık damarı bir tek söz konusu Christian'ı Matt Bomer'ın oynaması gerektiği konusunda belirginleşiyordu. Yoksa Ana'yı falan kim oynamış zerre umurum değildi. 

Gelgelelim James Dornan, Christian olarak seçildiğinde ki Matt'in olmayacağı artık belliydi, çok çok kötü bir seçim olduğunu düşünmüyordum çünkü Once Upon a Time'dan bir sempatim vardı kendisine. Ama ondan Christian olmaması gerektiğinin de ayırdındaydım. 

Bu sırada mavi köşe ve kırmızı köşedeki okurlar arasındaki kırmızı köşede bulunan fanlar kendi aralarında bölündüler elbette. Kim olacak, ne olacak aşamasında ortalık tekrar bir karıştı ve mavi köşedekiler olayları alaycı godaman gülüşleriyle izlediler.

Görmek istediğimiz manzaralar :)
Velhasılı kelam ilk film çıktığında sinemaya gitmedim. Burada protestom tamamen Matt yoksa ben de yokum seviyesindeydi. Ki Matt Bomer hayranı falan da değilim. Sadece kitap dünyasındaki Christian Grey'in paralel evrende bizim dünyamızdaki yansımasıydı o benim için. Acınası.

İlk filmi tam bir Jamiesever olan kuzenimle, patlamış mısır çay eşliğinde pijamalarımızla evde izledik. Ve ben filmi sevmedim. Sadece Jamie yüzünden ve sadece kitapların film uyarlamaları her daim kötüdür breh breh diyerek can çekişmekte olan zavallı entelektüelitem yüzünden de değil. Film gerçekten beklediğimden de kötüydü. Yukarıdaki durumlar nedeniyle pek sevmeyeceğimi tahmin ediyordum, ki beklentimin düşüklüğüne rağmen sevemedim. İşte bu vahim. Kısaca izledik, fena değildi işte aşamasında kaldık. 

Sonrasında 2. filmin teaser'ları falan dönmeye başladı el altından, ilk film kadar gümbür gümbür olmadı sanki. Gümbür gümbür olmadığı izlenimine serinin ciddi tutkunu olan insanlardan hep ne ara yayınlanmış teaser, yuh film vizyona girmiş haberim olmadı gibi şeyler duymam nedeniyle kapıldım.   BURADAN, BURADAN, BURADAN, BURADAN ve hatta BURADAN dolu teaser izleyebilir, ŞURADAN ve ŞURADAN ki  (orijinal Klibi var bir de)  vb de film müziklerini dinleyebilirsiniz. O kısımları geçiyorum. 

Zaten A ile konuşmamız da serinin fanı olaraktan onun aa film ne ara çıkmış, tesadüfen gördüm demesiyle başladı. Ardından sinema konusu açılınca ilk filme Matt yüzünden gitmediğimi, ikinci filme de birinciyi beğenmediğim için gitmeyeceğimi söyledim. Belki bir gün sırf izlemiş olmak için izlerim. Böyle de huysuz, nalet! bir tipim.

 Bu şekilde başlayan konuşmamızın ardından, yukarıda bahsettiklerimin bir kısmının üzerinden geçtikten sonra White Collar'dan bahsederek kapanışı yaptık. :)

Gelip biraz da buralarda huysuzlanayım dedim. 

O değil de bir ara alıp hala okumadığım Grey'i mi okusam. :D

Sizde durumlar nedir? 


 


Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!
Devamını Oku »

23 Eylül 2016 Cuma

Bridget Jones'un Bebeği (Film Yorumu)


Bridget Jones serisine olan sevgimden ŞU yazımda bahsetmiş, kitaplarına ve filmlerime dair düşüncelerimi anlatmıştım.

Ben o yazıyı yazdıktan sonra sihirli bir değnek değmiş gibi bazı şeyler değişti. Önce Bridget Jones serisinin haklarını Pegasus Yayınları aldı ve 3 kitabı set olarak tekrar bastı. Bende tek eksik 3. Kitap olduğu için "Deliriyorum Bu Çocuğa" ismiyle çevrilen 3. kitabı satın aldım sadece. Seri yan yana uyumsuz göründü ama yapabileceğim bir şey yok maalesef.

Bridget Jones'un Bebeği isimli üçüncü filmden de haber yok demiştim o yazıda ve film birkaç gün önce vizyona girdi. Ben de ilk fırsatta senelerdir beklediğim bu filme gittim. Sıcağı sıcağına filmle ilgili düşüncelerimden bahsedeyim dedim. 

Seans saatinin gelmesini beklerken ben ^^
Öncelikle sinema salonu gerçekten çok enteresandı. Filmi biz de dahil 4 kişi izledik desem? Resmen sinema salonunu kapatmış gibiydik ve hal böyle olunca rahatça gülüp şakalaşabildik.  

Filmle ilgili hem çok büyük beklentilerim hem de çok büyük şüphelerim vardı. Seneler sonra film nihayet geliyor  heyecanı bambaşkaydı, diğer yandan oyuncuların yaşı başı aldı gitti, inandırıcı olacaklar mı; araya uzun yıllar girdi, eski rollerini tekrar tutturabilecekler mi şüphesi vardı. 


Film beklediğimden çok daha iyiydi. 

Bridget artık 43 yaşındadır ve hala bekardır.
Seneler süren kuraklıktan sonra hiç beklemediği bir şekilde hamile kaldığında ise kendini yine iki erkeğin arasında bulur. 
Ve babanın kim olduğunu bilmiyordur. 

Söz konusu Bridget'se kaos her zaman vardır zaten. :)

Filmde bu kez Daniel rolünü oynayan Hugh Grant bulunmuyordu, kendisinin akıbeti filmde verilmişti. :) Onun yerine Patrick Dempsey rol almıştı filmde. Kendisini Grey's Anatomy dizisinden tanıyorduk zaten. Nasıl olur diyordum, ki eleştiriler de görmüştüm izleyicilerden kendisinin oynaması konusunda. Ama ben filme çok yakıştırdım, Hugh Grant'in eksikliğini çok fazla hissetmedim. 
Çok hoştu. ^^

Ama benim adamım her daim Mark Darcy olagelmiştir. :)


Bu filmde de bolca güldüm, hatta bazı kısımlarda kendimi kaybettiğim oldu. Bu sahne de kendimi kaybettiğim kısımlardan biriydi örneğin. Eski filmlerden görüntülerin aktığı bir sahne vardı onu da çok sevdim. 

Filme dair ilk başta yadırgadığım tek şey oyuncuların yaşının artık kemale ermesi oldu. Ben daha önce bahsettiğim gibi önceki filmleri sık sık izlediğim için bir anda seneler ileri akmış gibi hissettim. 
Dile kolay ilk filmden bu yana 15, ikinci filmden bu yana 12 yıl geçmiş. 

Ama bu yadırgamayı bir süre sonra atlattım. 
Kendimi Bridget'in trajikomik hayat hikayesine yeniden kaptırdım. 

En sevdiğim şeylerden biri de önceki filmlerin karakterleri olan Bridget'in patronu, annesi, babası, çetesi gibi oyuncuların aynı şekilde muhafaza edilmiş olmasıydı. Hepsini yeniden görmek beni çok mutlu etti. 

Velhasıl-ı kelam, tekrar tekrar izleyeceğim bir film daha oldu. 
Ben seriyi ayrı bir  şekilde seven biri olduğum için beğenim yüksek olmuş olabilir ancak yanımda önceki iki filmi izlememiş bu seriden bihaber bir arkadaşım vardı ve o da filmi çok beğendi, bolca güldü. 

Bu tür filmleri seviyorsanız seveceğinizi düşünüyorum. Bridget Jones hayranıysanız da film sizi hayal kırıklığına uğratmayacaktır diye var sayıyorum. 
Sizin fikirleriniz nedir?
Sevgiler:*

Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!
Devamını Oku »

15 Temmuz 2015 Çarşamba

MİM: Ya Sen Yönetsen?


Blog ikisim beni mimlemişti. Mimleri yavaş yavaş yapıyorum anca. 
Bakalım bu sefer nasıl sorularla karşı karşıyayım? :D 

1-Hangi kitabın yönetmeni olmak isterdin?
Ahlaksız Ritim - Olivia Cunning. (Zor bir kitap seçtiğimi biliyorum :p )

2-Oyuncuların kimler olurdu?
Bu konuda da ne kadar kötü olduğumu gördüm. :D Genelde okuduğum karakterleri birileriyle özdeşleştirmem, kendim hayal ederim. Keşke zihnimdeki Eric ve Rebekah'yı şuraya projeksiyon misali yansıtabilsem. 


3-Bir kitap filme uyarlanıyorsa genelde mutlaka çıkarılan sahneler de olur. Senin filminde hangi sahneler eksik olurdu?
Filme dönüştürülen kitaplarda çoğu şeyin kesilip atıldığını maalesef ki biliyoruz. 
Kitabın ruhunu öldürmeyecek şekilde çekerdim. Çok çok bir şey eksiltmek istemiyorum. 

4-Ya sen hayal gücü tavan yapmış bir yönetmensin. Baktın ki film böyle çok cansız, senaryoya da bazı eklemeler gerek. Nasıl sahneler eklerdin?
Eric ve Rebekah'ın eğlenceli diyaloglarına daha çok yer verirdim. Kitapta beni yakalayan öyle güzel kısımlar vardı ki, onları yansıtmaya çalışırdım. 

5-Napolyon Bonapart ne demiş? Para, para, para... Ee, senin para kaynağın kim?
Kendim. (Gözlüklü havalı surat)



6-Sen de oynar mıydın? Oynarsan kimi oynardın?
Ben çekiyorsam oynamam. Baştan kameranın arkasında olmayı seçtim. 

7-Aksilik bu ya! Sorunlar çıktı ve sen kitapta geçen bazı yerleri gerçek hayatta çekim için kullanamıyorsun. O zaman filmi nerede çekmek isterdin?
Dekor kullanırdım :D Efekt kullanırdım. Sonuçta bu işin rajonu bu değil mi? :D Yine de kitabın özünden vazgeçmezdim. Bir tur otobüsü de bulamayacaksak hiç çekmeyelim filmi. 

8-Her yönetmenin çektiği filmde farkını ortaya koyduğu bir nokta vardır. Senin farkın ne olurdu?
Kitabın ruhunu öldürüp yeniden yazmak yerine, özünü ve güzelliklerini ön plana çıkararak sivrilen bir yönetmen olmak isterdim. ^^

Sorular oldukça ilginçti. Siz de beğenip yapmak istediyseniz davetlisiniz! :)
Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!
Devamını Oku »

20 Mayıs 2015 Çarşamba

Bridget Jones'un Günlüğü Serisi - Eskileri Yad Etmek


Yine taslaklarımdaki onlarca yazıdan birinin daha tozunu alıyorum. Bu yazının taslağını geçen kış yani 2014 kışında yazmıştım. :D Ve evet, benim için dondurma yemenin mevsimi yoktur. :)

İlk Bridget Jones kitabımı okuduğumda liseye başlamamıştım sanırım henüz. Ya da yeni başlamıştım. Kitaptan önce filmi izlemiştim tabi ki :) O nedenle kitabı gördüğümde almıştım. Annem de vardı yanımda hala hatırlarım :p 

Romantik Komedi okumayı pek sevmediğimi her daim söylerim blogda. İzlemeyi severim ve tercih ederim.  Bridget'i ise izlediğim anda sevmiştim. Onca zamandır da vazgeçemedim. İlk film, ikinci film derken kitaplar takip etti. 


Kitapları da filmleri de arşivime aldım tabi ki. 
Şimdilerde bile, hatta çok uzun zamandır; ne zaman canım az sıkılsa, ya da eskileri yad etmek istesem, canım istediğinde açar izlerim Bridget Jones'u. 
Hemen söyleyeyim Team Mark'ım ben *_*
Helen Fielding'in sıkı bir Jane Austen hayranı olduğunu, Mark Darcy'nin de Jane Austen'ın Mr. Darcy'sinden esinlenme olduğunu bir çoğunuz biliyorsunuzdur zaten.
Bana göre iki filmdeki rolü de Colin Firth'in oynaması çok hoştur. Güzel şeyler hissettirir bana.

Artık replikleri ezberlemiş olsam da, karakterlerle birlikte senkronize söylemeye başlamış olsam da; yılda birkaç kez Bridget izlemek bende ritüel halini aldı sanki :) 

Sevdiğim şeyleri tekrar tekrar okur, izlerim bu arada. Tanıdık bir dosta sığınmak, o duyguları tekrar hissetmek gibi. 

Şimdi bu ritüelin tarifini veriyorum :D 

Malzemeler: 
-Gece Yarısı saatleri
-Filmi izlemek için muhtelif bir adet ekran
-Bir adet bürünülecek battaniye veya yorgan
-Üniforma olarak pijamalar
-İsteğe bağlı pofuduk terlikler,
-Dondurma, cips, patlamış mısır, çikolata, puding vs. gibi bolca abur cubur,
-Ve filmi izlemeye uygun bir ruh hali... 

Ana malzemelerimiz böyle, siz lezzetlendirmek için kendinize uygun malzemeler de katabilirsiniz. 

Modern kadının 'yaş bunalımı'nı anlatır Bridget. Okumuşsun, çalışıyorsun, belli bir yaşa gelmişsin ama hala bekarsın. Aman Allah'ım! Sanki herkesin sevgilisi vardır da bir senin yoktur, sanki herkes çift yaratılmıştır da bir tek sen tek. Birlikte okula gittiğin herkes, tüm yaşıtların evlidir sanki. Hepsi eşlerini, bebeklerini gözüne gözüne sokarlar gibi. Belli bir zaman sonra hayatında kimseyi istemiyor olsan da, bir ilişkiye hazır hissetmesen de bir anda etrafın gazına gelmiş bulursun kendini. Bir anda her şey evliliğin, sevgili bulmanın etrafında döner. Neredeyse kendin olmaktan çıkarsın. 
Aslında çok da yabancı bir hikaye değil, değil mi? 

Eklemek gerekirse, seri 3 kitaptan oluşuyor. Gendaş Kültür'den çıktı.

1- Bridget Jones'un Günlüğü / Bridget Jones's Diary
2- Mantığın Sınırı / The Edge of Reason
3- Mad About The Boy



Son kitap henüz Türkiye'de çıkmadı. Çıkacağına dair söylentiler uzun zamandır dolaşıyor. 
Ayrıca ilk iki filmden sonra Bridget Jones'un Bebeği adlı bir film daha yapılacağı duyurulmuştu ama o da kayıplara karıştı. 


Ne dersiniz güzel olmaz mıydı? :D 

Kitabı çıkarsa ilk alanlardan, filmi çıkarsa ilk gidenlerden biri olacağımı biliyorum sadece. :D 
Bazı tarz kitaplara kendimi yakın hissetmem, ama hissettim mi de tam hissederim.
Bridget de buna örnek. 

Aslında filmlerle, kitaplarla ilgili söyleyecek çok şeyim vardı ama böyle bir iç döküş yapmak istedim. 
Söyleyecek o bir sürü şeyimi yazmaya hazır olduğumda bu yazının iki numaralısıyla buralarda olurum. 

Dipnot: Bridget'e ŞU yazımda bir selam çakmıştım zamanında. :D 

Sizin neler düşündüğünüzü merak ediyorum. 
Sevgiler :* 

EDİT: 3. kitap çıktı, film geldi, yeni bir yazı yazıldı. Bu konudaki yazımı okumak için TIKTIK!

Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!
Devamını Oku »

17 Kasım 2012 Cumartesi

Vampirle Görüşme - Anne Rice (Vampire Chronicles #1)


Kitap Adı: Vampirle Görüşme
Yazar: Anne O'Brien Rice (1976)
Orjinal Adı: Interview With The Vampire
Çeviri: Roza Hakmen
Yayınevi: Turkuaz Kitap
Basım Yılı: 1. Baskı - Aralık 2006
2. Baskı - Eylül 2009
Seri: Vampire Chronicles #1
Sayfa Sayısı: 360

Seri Sıralaması
#1 Vampirle Görüşme / Interview With The Vampire
#2 Vampir Lestat / The Vampire Lestat
#3 Lanetliler Kraliçesi / The Queen of  The Damned
#4 Beden Hırsızı / The Tale of The Body Thief
#5 Şeytanla Dans / Memnoch The Devil
#6 Vampir Armand / The Vampire Armand
#7 Sonsuz Karanlık: Merrick / Merrick
#8 Kan ve Altın / Blood and Gold
#9 Blackwood Farm
#10 Blood Canticle
#11 Prince Lestat
#12 Blood Paradise


Vampirle Görüşme gibi bir kitabı okurken süt içen gencin dramı diye başlamak istiyorum yazıma... :) Şu kitabın yanına kadehte kırmızı renkli bir içecek yakışırdı aslında, ama ben ironik bir şekilde süt içtim... :)

Bütün ergen karakterli vampir kitaplarını unutun... Bütün o insanlara aşık olan, (bir hamburgere aşık olmak gibi bir şey sanırım onlara göre:) insancıl, romantik vampirleri unutun... 
Vampirlerin gerçek dünyasına girmeye hazırsanız, bir vampirin gözünden görmek istiyorsanız dünyayı ve insan ilişkilerini pardon vampir ilişkilerini Anne Rice'ın dünyasına hoş geldiniz... 

Anne Rice'ın Vampire Chronicles, Türkçesiyle Vampir Günlükleri serisinin ilk kitabı Vampirle Görüşme bitti... Konudan ufacık bahsetmek gerekirse gazeteci genç çocuk bir vampirle aynı odadır. Amaç ise onunla röportaj yapmak... Ses kayıt cihazı ortalarında, vampir birkaç yüzyılı kapsayan yaşamını anlatmaya başlar... Louis'dir bu vampir... Vampirden çok insancıl (ne kadar insancıl olursa olsun aklınızdaki en vahşi vampirlerden birine eşdeğer muhtemelen) olan Louis, onun uçarı, bencil, burnu havada dönüştürücüsü Lestat ve ufacık bir çocuk bedenine hapis, hiç büyüyemeyeceğinin farkında olmanın hırçınlaştırdığı Claudia... Ve kitabın sonunda akıllarda bir esrar perdesi bırakarak giden çekici Armand... Louis ve Claudia'nın yollara düşmesine neden olan o arayış... Kendi gibileri, ama kendilerinden daha bilge olanları bulma ihtiyacı... 

Anne Rice'ın 3. kitabını bitirmenin bilmişliğiyle Rice'ın kitaplarının ortak özelliklerinden bahsedelim... Öncelikle kitaplar birinci tekil şahıs ağzından anlatılır. Kahramanımız olan vampir fırtınalı yaşamından sonra ya bir günlük alır, ya da bu kitaptaki gibi bir röportajda oturur içini döker, başından geçenleri anlatır.


Rice'ın kitaplarında psikolojik yönün ağır bastığını kesinlikle söyleyebilirim. Bir vampirin bakış açısını, iç dünyasını anlatmasını çok başarılı ve gerçekçi buluyorum... Psikolojik tahlilleri beni etkiliyor... Gotik ve karanlık bir anlatımı var. Vampirlerin uzun yaşamı göz önüne alınırsa aynı zamandan tarihsel... O nedenle Rice'ın kalemini seviyorum... Son zamanlardaki okuduğunuz bir çok vampir serisine de bakarak bu işin kraliçesi Anne Rice'dır diyenleri anlıyorsunuz... 

Ama romantizm, insanla kaynaşma, lisede geçen ergen muhabbetleri bekliyorsanız kesinlikle okumayın... Ben severek okudum... 


Yine kitapla aynı ismi taşıyan filme gelince ise filmde Lestat'ı Tom Cruise, Louis'i Brad Pitt, Armand'ı ise malesef ki Antonio Banderas canlandırmıştı... Anne Rice Lestat'ı Tom'un oynamasını istememiş başta ama performansını görünce "Vay arkadaş, adam süper oynamış. Hacı, kusura bakma hakkını yemişim." demiş, yani buna benzer bir şeyler demiş işte :) Uygun bir zaman film hakkında da yazmak isterim...

Puanım: 

Alıntılar:

Louis: Sadece şunu düşünüyordum, sevgi nefrete eşit...

Lestat: Vampir katildir, yırtıcıdır. Her şeyi görebilen gözleri, soğukkanlı olabilsin diye verilmiştir vampire. İnsan hayatını  bir bütün olarak görebilme yeteneği; iğrenç bir hüzünle değil, o hüzne son vermekten, ilahi düzende parmağı olmaktan dolayı heyecanlı bir tatminle görebilme yeteneği...

Claudia: Bana bu çaresiz görünümde, çaresiz şekilde ölümsüzlük verdiniz.

Louis: Sanki gece bana 'Sen gecesin, seni bir tek gece anlar ve kucaklar.' demişti. Gölgelerle tek vücuttum... 

Louis: Kötülüğün en yüksek mertebesi de bu, seninle benim birbirimizi sevecek kadar ileri gitmemiz. Zaten başka kim bize bir damlacık sevgi, bir damlacık merhamet, şefkat gösterebilir? Birbirimizi tanıdığımız kadar iyi tanıyan kim, bizi yok etmekten başka bir şey yapabilir? Ama biz birbirimizi sevebiliyoruz... 

Louis: Lestat için en muhteşem av genç erkeklerdi. (...) Onlar Lestat için en büyük kaybı temsil ediyorlardı, çünkü hayatın azami imkanlarının eşiğindeydiler. Tabi Lestat'ın kendisi bunu anlamıyordu. Zamanla ben anladım. Lestat hiçbir şeyi anlamıyordu. Vampir olmak onun için intikam demekti. Hayatın kendisinden intikam... aldığı her can bir intikamdı. Bu durumda hiçbir şeyin kıymetini bilmemesi şaşırtıcı değildi. (...) Nefretle yanıp tutuşarak geriye bakıyordu. Kıskançlıkla yanıp tutuştuğundan, başkalarının elinden almadığı sürece hiçbir şey hoşuna gidiyordu; bir kere ele geçirdikten sonra da, aslında ele geçirdiği şeyin kendisini sevmediğinden soğuyor, doyumsuz oluyordu; böylece başka bir şeyin peşine düşüyordu. Kör, kısır ve aşağılık bir intikam... 

Ve en çok güldüğüm kısım: 
Louis: Koşarak basamakları çıkıp salona döndüm. Lestat plantasyon evraklarını incelemeye koyulmuştu bile, geçen yılın giderlerini ve karlarını hesaplıyordu. İçeri girdiğimde 'Zenginsin.' dedi. 'Bana bir şeyler oluyor.' diye bağırdım. 
'Ölüyorsun o kadar, saçmalama.Başka lamba yok mu? Bu kadar paran var,tek bir fener dışında balina yağına verecek paran yok. Şu feneri getir bana.' , 'Ölüyorum!' diye bağırdım; 'Ölüyorum!' 
'Herkesin başına gelir,' dedi, yardım etmeyi reddederek. 

Ve tüm kitabın ana fikrini anlatan cümle: 
Claudia: Nefretle birbirimize kenetlenmişiz.


Devamını Oku »