2 Şubat 2025 Pazar

Yaz Aşkı & Son Öpücük - Yosun Yeşilmen #Türk Beyaz Diziler

    

    Aklıma geldikçe uğradığım bir yere döndü burası artık. Bunu kabullendim. Sadece bu aralar daha sık aklıma gelmeye başladı. Epeydir eskisi gibi kitap okuyamıyorum. Bunu da kabullendim. Ama birkaç gün önce hafta sonu kahvaltısı yaparken elime öylesine aldığım bu iki kitabı bir oturuşta okuyunca açıp seneler önce ilk kitaba yaptığım yoruma baktım. Epey de detaylı eleştirmişim o kitabı :) Yazdıklarım da hoşuma gitti, hiç üşenmemişim. Madem öyle, neden bu kitapların yorumları da blogda olmasın ki? Böyle kitaplar okumak biraz da benim suçlu zevkim sanırım. :)

    Öncelikle tabii ki önce kısa bir bilgi vereceğim bu yazıda da. Beyaz Dizi okumaya başladığım o mistik dönemde sahafta Türk bir yazar tarafından yazılmış beyaz dizi görünce, bizsel anlamda ilk beyaz dizi denemesini denemek istemiştim. O dönem Artemis Hafta Sonu ile muhtemelen eşantiyon olarak verilen bu kitapların 1,2 ve 4 numaralı kitapları vardı elimde. 1.' yi yorumlamıştım. 2 ve 4 numaranın yorumunu da bu yazıda okuyacaksınız. Sabrınız varsa :p Ve 10 numaralı olan Sana Veda Edemem' i de arada aldım. :) Aşk nefret ilişkisi gibi Türk Beyaz Dizi kitapları ile aramdaki. 

    Yazarla ilgili de şu şekilde kısa bir tanıtım var kitabın içinde:
 'Yosun Yeşilmen, 1970 yılında İstanbul'da doğdu. Kadıköy Anadolu Lisesi ve İstanbul Üniversitesi - İngiliz Edebiyatı'nda okudu. Aynı üniversitede Edebiyat Psikolojisi üzerine bir master tezi hazırladı. BBC televizyonu için çekilen dizilerde editör olarak çalışıyor. Londra'da eşi ve kızıyla birlikte yaşıyor.'

    İlk kitap yorumum ise buradadır efenim: İlk Aşkım - Yosun Yeşilmen TBD#1
Bu kitapla tanıştığım yazarın yazım dilini çok cinsiyetçi ve tutarsız bulmuştum. Kitapların yorumlarından sonra genel bir yorum daha yapacağımdır. O zaman... 


Yerli Dizi #2  YAZ AŞKIM - YOSUN YEŞİLMEN
Basım: Ağustos, 2006
Sayfa: 127
Konu: Kumru'nun iş gereği gitmek durumunda kaldığı Bodrum' da yaşayacakları, daha önceden hayal edebileceği türden değildi. Aşkların en güzelini de orada bulacaktı, acının en büyüğünü de yine orada çekecekti. 
Eğlencenin baş şehrinde karşısına çıkan Oğuz ile birlikte daha önce hiç yaşamadığı hislerin tüm varlığını eritmesine izin verecek, kendini sarı sıcağın ve değişen hayatların etkisinden kurtarmak için çok büyük bir mücadele vermesi gerekecektir. 
Sahilde geçen tüm o gecelerden sonra Kumru'yu artık bambaşka, hiç hesapta olmayan bir gelecek bekliyordu.

Aşkı aramamak lazım...

    İlk kitap o kadar kötü gelmişti ki bana bu kitap onun kadar kötü değildi. Evet, kötüydü. Ama ilk kitap çıtayı o kadar yerlere indirdi ki, bu kitap bile daha iyi geldi. Kitabın konusu o kadar konuyu anlatmıyor ki konudan kısaca bahsedeyim. Yukarıdaki konudan pek bir şey anlamamanız normal çünkü laf-ı güzaf. 

    Kumru, kitabın girişindeki o uyarıya aykırı olarak aşkı arayan bir genç kızdır. İşi ise çoğu iş yerinde oluşan boşluğu geçici olarak dolduran geçici eleman görevini almaktır. İş vereni Tuğçe, titiz ve prensipli olan büyük iş adamı Oğuz Bey' in iş teklifi için Kumru' yu önerir. Kumru bu iş için bir gizlilik sözleşmesi imzalayacak, hiçbir elektronik eşya ve 'kırmızı kıyafet' almadan Oğuz' un Bodrum'daki malikanesine gidecek ve Oğuz' un doğum yapan kişisel asistanının yerini alacaktır. Ve macera böyle başlar. :)

    Kitap, yaz mevsiminde bir toplu taşıma aracında başlar. Dünyanın en kötü ikililerinden biri, kabul. Kızımız aşka susamış biri olarak zihninde kendi klibini çekmek istiyor ama şartlar el vermediğinden tam bir anewliz woman olarak toplu taşıma aracında bulunan kişilerin duş alma alışkanlıklarını analiz ediyor. 'Yıkanmıyorlardı işte, yeteri kadar yıkanmıyorlardı!' Bir de masaya çık tepin istersen. Toplu taşımayla işine giden ekmeğinin peşindeki ve belli bir alım gücüne mahkum olmuş insanların 'naylon' kumaştan kıyafetlerini yargılayarak üstüne hiçbirinin yeterince yakışıklı olmadığından yakınıyor. 'Üçü, yaşamaktan bezmiş suratlı, ikisi sadece kendisiyle meşgul, vasat tipler işte...'  Beğendiremedik ablamıza kendimizi. Vay be, ekmeğimin peşindeyken başkasının zihninde yargılanıyorum. Ablaya güzellik/yakışıklılık borcumuz var sanki. Sen hayat gailesi nedir bilir misin esas kız abla? Kendi halinde olan insanları da beğenmiyor çünkü dünya onun etrafında dönüyor, ne demek esas kıza tapmıyorlar? 
    Sonra o yaz günü tıkış tıkış toplu taşıma aracında insani olarak su içen kadınlara asla sıcaktan olabileceğini düşünmeden 'zayıflamak için yetmemiş su içmek.' diyor. Aynen, Türkiye' de yaşamak hiç stresli değil. Sonra da hayatınızda hiç duymadığınız tavsiyeler sıralıyor zihninde; 'Az yiyin, hareket edin!' Çünkü kendisi yaza uygun elbiseli, ne yerse yesin kilo almayan o esas kızlardan. Genler b*tch diyor yani. Uzun boy, düz kemikler, yeşil gözler, biçimli yüz hatları, herkesin övgüler dizmeden edemediği saçlar... O sırada benim ailemden aldığım son kullanma tarihi geçmiş genler... Ablamız bu kadar reklamını yaptıktan sonra; "Ama bunların hiçbir önemi yoktu, hiçbir zaman 'ben güzelim' diyerek yaşamamıştı." Girl! Sabahtan beri ne anlatıyorsun? Bu arada bu genleri de görüşmediği ve yerin dibine soktuğu babasından almış. Çocuk travması yani! Bu konuyla ilgili kitapta inanılmaz can sıkıcı bir bölüm var. Arkadaşı buna sosisli sandviç yemeyi teklif ediyor. Kumru da sağlıkları için iyi olmadığını söylüyor. Arkadaşı da ekmeğini yemeyiz, sonuçta protein, yenür deyince de 'Peki yağı ne yapacaksın? Benim için hava hoş, ben ne yesem şişmanlamam' diyor. Şöyle bir insanla gerçekten arkadaş olmak isteyen var mı aranızda. :)

Kısaca özetlersek;
Ad:Kumru
Gözler: Not just yeşil, mahzun yeşil  
Görev: Hayatının aşkını bulmak 
Yetenekler: Milleti zihninde yargılayıp aşağılamak
Kendini tanımlayış: Kumru, kalbinde bir yumru.
Kadınlara karşı cevval, erkeklere karşı munis bir kedi. 

    Konumuza dönersek; Oğuz Bey, Kumru ile çalışmak istiyor elbet ama öncesinde kısa bir konferans görüşme yapmak istiyor, görüntülü. Sırf görüntülü görüşmek istedi diye adama asrın sapığı muamelesi yapıyor. :)
     Oğuz; 40 yaşında, eşinden boşanmış ve kızı Ada ile yaşayan bir adam. 
En azından Kumru, aşkı arasa bile kendini bu geçici işlerden kurtarmak isteyip 'gerçek bir kariyere ve gerçek bir erkeğe ihtiyacı vardı' şeklinde teskin ediyor. İlk kitabın kahramanı Naz'dan bin kat daha iyi. En azından kariyerini önemsiyor ve ön plana koyuyor. 
    Oğuz epey mükemmeliyetçi biri. İsteklerinin çoğunun bir sebebi var. Örneğin elektronik eşya getirilmemesini, bunları kendisinin sağlayacağını söylemesi hoş değil ama anlaşılır. Parfüm vs. gibi şeylerin olmamasını istemesi çünkü kızının astım hastası olması anlaşılır. Ama kırmızıyı yasaklıyor, kitabın bir yerinde Ada kırmızı mayo giyiyor ama bu kırmızıyı Kumru' ya yasaklaması konusunda tek bir açıklama geçmiyor. Yazar bunu eklediğini unuttu galiba, bir sonuca ulaştırmadı. 

    Neyse her şey hazır olup Bodrum' a varıyor Kumru, uçaktan iner inmez terliyor ve bacaklarından sular akıyor? Bu nasıl bir terleme şekli, onun ter olduğundan emin miyiz? Onu almaya gelen Oğuz' un şoförü kızın 2 saat sıcaktan yakınmasını duyunca klima açmayı teklif ediyor ve Kumru ne diyor biliyor musunuz? Şu repliği 40 yıl düşünseniz asla tahmin edemezsiniz. KLİMA OBEZ YAPIYOR! diyor. :) Ne alaka? Alakası şu ki; insan vücudu terleyerek efor sarf ediyormuş, kalori yakıyormuş, klima bu eforu elimizden aldığı için kaloriler kalıyor ve kilo alıyormuşuz. Yorumsuz. :)

    Gittikleri yerin adı; Ağlayan Kayalar. Bu isim çok romantik geldi bana. Malikane kendine ait bir koyu ve sahili olan mahrem bir bölgede. Bu yüzden merkezden epey uzak. Bizim ruh hastası Kumru da yine yolda düşüncelere dalıyor. Düşünce silsilesi ektedir: 'Burası ıssız. Burada araba lazım. Verseler de kullanamam ki. Ehliyetim yok zaten. Çünkü biz çok fakirdik neden olsundu ki. Ühü!' Ve arabada sarsılarak ağlamaya başlıyor. Yemin ediyorum, drama queen diye bir tabir olmasa da bu kız drama queen olurdu. Şoför de genç ve hoş bir delikanlı bu arada, bunu da sıkıştırıyorlar araya, suskun da bir adam. Bunu arabaya binince belirtiyor. Ve Kumru bu hareketiyle suskun adamı zorla kendini teselliye mecbur bırakıyor. Utanç verici.
    Sıkı durun evi tarif ediyorum; hayal ötesi bir koy, ev koyun ucunda geniş bir alan üzerine kurulmuş, koyda 2 tekne, yelkenli, iskele, nefis bir kumsal... Adamın sahili var. Ağaçlık, kaya, kum, deniz... Ve evi şatoya benzetiyor Kumsal! Ve şoförün peşinde odasını göstermesini istemek yerine evi kendi keşfetmeye karar veriyor ve verandada uyuyakalıyor. Profesyonelliğe gel. Oğuz' un 4 yaşındaki denizden dönmüş, kırmızı bikinili, büyümüş de küçülmüş kızı uyandırıyor Kumsal'ı. Bakıcısı da babaannesi. Yüzmeye gidiyor Ada ile ama sürekli şöyle ifadeler var; 'Bu mayoyu salı pazarından almıştı ama onun vücudunda marka gibi duruyordu.' Peh. 
    Küçük kızın sürekli babaannesi gibi davranması da sinir bozucuydu. Böyle bir anda gelen yabancıya yakınlık duyan o kurgu çocuklardandı :) Aile ortama yabancı biri gelmesin diye bakıcı tutmamış. 
    Olay bir zaman sonra kız oraya çalışmaya değil de bir kiralık sevgililik ya da kiralık evlilik için gelmiş gibi oluyor. Adam direkt bu şekilde yaklaşıyor. Anında bir romantizm ama yaş kompleksi olan adam yüzünden biraz gitgelli bir ilişki. Kumru da bir anda adamın flörtü gibi davranıyor. Ve tabii ki kitapta bulunan tüm erkekler esas kıza aşık olmalı kuralı burada da devam ediyor. Bunlardan biri de en başta bahsettiğim şoför Salih. Ve tek değil. Spoiler olmasın diye buralara girmeyeceğim.
    Adamın bu gitgelli tavrına dair de şöyle bir cümle kuruyor Kumru: "Ne hezeyanlı günler geçirmeye başlamıştı. Dört mevsimin tamamını aynı saatte yaşıyor, eşeğini sürekli kaybedip yeniden buluyordu." Aslında Kumru eve geldikten sonra kitabın özeti bu. Arada Göl Evi filmi gibi bazı yapımlara atıfta bulunuyor. Severiz. 
    Ve sonu... O kadar malca bir sondu ki! Affetmek? Şikayet etmemek? Polis nerede? Duygular mı? Yani kısaca suç içeren bir şey oldu ve bunu hoş görüp üstünü kapattılar ve bu şekilde kitap bitti. Olmayan saygımı da yitirmemle... 


Yerli Dizi #4  SON ÖPÜCÜK - YOSUN YEŞİLMEN
Basım: Ağustos, 2006
Sayfa: 95
Konu: Kadınlar ellerinden gelen her şeyi yapıyor ellerindekine sahip çıkabilmek için. Çünkü farkındalar... Çok kere sevemiyor insan. Direniyor kadın. En sonuna dek. Ama sonra düşüyor tüm kalkanları ve...
Merve, önce nişanlısından sonra işinden ayrılmış ve eşyalarını toplayıp hayatı boyunca her yazını geçirdiği küçük kasabaya doğru, tüm eşyalarını taşıyan valizleriyle birlikte yola çıkmıştı. Yeni bir yaşam istiyordu. Eskisini ise tarihe gömecekti. 
Oysa hayatın acı ve tatlı pek çok sürprizi vardı daha Merve' ye. En güçsüz hissettiği anda bile kalkıp koşması gerekecekti. Bazen ileri, bazen geri. 

İçinde sevgi sözcükleri geçen şarkıları hiç akıtamadıkları göz yaşları eşliğinde dinleyen ve bu şarkıların bitmesini hiç istemeyenlere ithaf edilmiştir. 

    95 sayfa ve yazıları devasa bir cep kitap bu. Yani çok kısa bir öykü. Merve, siyah kıvırcık saçlı bir esas kız. Kendi fiziksel özelliklerini şu şekilde gözümüze sokuyor o da. "Gün gelip Umut yüzünden bu kadar derin bir bataklığa sürüklenebileceğini söyleseler muhteşem dudaklarını kıvıra kıvıra gülerdi." :) Tamam abla muhteşemsin.  Kız ağlıyor, muhteşem dudakların sırası mı şimdi? 

    Gece uzun yol düşüncelerine giriyor nişanlısından, işinden, şehrinden ayrılıp kasabaya giderken. Çok severim gece yolculuklarını ve böyle yolculuklarda düşünmeyi. Ama ablam eski ilişkisini düşünüyor bu sırada. İlişkinin korkunçluğunu şu düşüncelerden anlayabiliriz. "Tüm flörtleri el ele tutuşup uzun yürüyüşler yapmak ve sinemaya gitmekten ibaretti ama olsun, oğlan kızı çok seviyordu. Kız mesafeliydi ama. Hatta burun kıvırırdı delikanlıya, içten içe de olsa daha mükemmel bir erkeğin bir yerlerde onu beklediğini düşünür, sakınırdı kendini."  NE? İnsanız, bu düşünceler olmaz demiyorum bu arada. Ama yazarın bunu bize çok romantik ve normal bir şekilde sunmasına aslında isyanım. 
   
    Umut (ex nişanlı) ile lise arkadaşı olduklarını, sonra koptuklarını, liseden sonra görüştüğü tüm erkeklerin et peşinde olduklarını, Umut' un samimiyetini özlediğini, sonra bir araya geldiklerinde Umut' un da isteğiyle sevgili olduklarından bahsediyor. Yani kafasındaki ideal kişiyi bulamadığı için Umut' u yalnız kalmamak adına o bekleme sürecine dahil ediyor. Bekleme salonunda yalnız beklememek için...  Ama Umut da çok iğrenç şeyler yapıyor işte, sonuncusu ise aldatmak. Ayrıldıktan sonra yoldayken kendisine neden katlandığını soran otobüs teyzesine: "Birini sevme ihtiyacı işte teyze. Öyle bir hastalık hali, öyle yorgunluk çöktü ki üzerime kırk yıl toparlayamacakmışım gibi geliyor artık."

    Kasabaya yanına geldiği anneannesinin geldiğinden bile haberi yok. Öyle bir bencillik. Ayrıldığından her şeyden bir anda haberi oluyor anneannenin. Kadına inme inmedi neyse ki. Ve aynı anda kasabadan eskiden tanıdığı Burak ile karşılaşıyor Merve. Burak aynı zamanda orada mekan işletiyor ve kafasını dağıtması için onu davet ediyor. Burak, Yosun Yeşilmen' in kitaplarında görmediğim kadar normal bir erkek :) Ama Merve gerçekten sıkıntılı, yaşadığı korkunç şeylere rağmen zihninin bir köşesinde hala Umut ihtimali taşıyor. Iyyy! 

    Öyle bir son ki, kitapta tüm krizli anları, korkunç şeyleri birlikte yaşıyoruz ama mutlu son namına hiçbir şeye ortak olamıyoruz. Bir duygusal gelişim asla göremiyoruz. Sanki kızlar bir arayışta olmasa veya sıkıntılı bir durumdan çıkmasa bu adamlarla muhatap bile olmayacak gibi. Bu seride fark ettiğim şeylerden biri bu. Kızgın kumlarda birlikte mücadele ediyoruz ama serin sulara asla atlayamıyoruz.  Bu kitap  da tam böyle bir anda elimiz böğrümüzde kalarak bitiyor... Biraz zayıf ve etkisiz...

Darlamam sona ermiştir. :) Sevgiler. 



Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com.tr" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!

Devamını Oku »

6 Ocak 2022 Perşembe

Buzlar Çözülmeden - Cevat Fehmi Başkut & Buzlar Çözülmeden ve Deli Deli Küpeli Film Yorumu (BCP AĞUSTOS)


Merhabalar,
BCP sağ olsun; uzun zamandır yazmak istediğim, bir türlü yazamadığım yazıların bir kısmını yazmış oldum. :) Bu yazı da onlardan biri olacak.
Ailecek klasik Türk filmlerini epey severiz. Kemal Sunal'ın da en sevdiğimiz filmlerinden biri Deli Deli Küpeli filmidir. Zaten karda kışta geçen filmleri ayrı bir severim. Bu filmi yıllardır defalarca izlemişimdir. Ancak yıllar önceki halleri genelde kalitesiz yayınlar olduğu için ve televizyonda yakaladığımızda da genelde jeneriğini göremediğimiz için bu filmin bir kitaptan uyarlandığını yıllar sonra öğrendim ben. Ve kitabı okumayı çok istedim. Kontrol ettim MART 2017'deki ŞU ALIŞVERİŞİMDE almışım.

Kitap bir tiyatro eseri. Defalarca sahnelenmiş. Ardından 1965'te Fikret Hakan'ın ve çok iyi bir kadronun yer aldığı siyah beyaz bir filmi çekilmiş. Bu filmden ise benim ne yazık ki bu sene haberim oldu. Kitabı okumayı düşünürken dayanamadım ve bu filmi izledim. Ardından ise kitabı okudum. Yani herkes gider Mersin'e ben giderim tersine :p Yapımları kronolojik sıranın tam tersine göre takip etmiş oldum. 

Hikayenin özü ise şu; ihtilal sonrası Sultan Dağları'nın gerisinde yolları buzlarla kaplı bir kasabada yollar kapalı olduğu için Kaymakam ve diğer yetkililer gelemeyince kendi düzenini kurmuş halka zulmeden istifçisi, karaborsacısı, toprak ağası, dava vekili... Halk ise yapılan haksızlıklar içinde açlıkla, soğukla, topraklarından olmakla mücadele etmektedir. Bir gün nasıl geldiği anlaşılamayan kaymakam kasabaya geliverir ve kasabanın tüm sorunlarına kendine göre çözümler bulur. Buraya yazmam gereken cümleyi spoiler bulur musunuz bilmiyorum ama başka türlü anlatmak zor olacağından yorumlar kısmında göreceğiz mecbur.

İlk olarak Buzlar Çözülmeden filminden bahsetmek istiyorum.


Yönetmen ve Senaryo: Nejat Saydam
Yapım Yılı: 1965
Oyuncular: Fikret Hakan, Selda Alkor, Nuri Altınok, Ali Şen, Reha Yurdakul, Sami Hazinses, Hüseyin Baradan, Suzan Avcı, Atıf Kaptan, Osman Alyanak

Kitabı ilk aldığımda biraz karıştırmıştım ve olayların sırasının ve bazı kısımların Deli Deli Küpeli filminden daha farklı ilerlediğini anlamıştım. O nedenle Buzlar Çözülmeden filmini izlediğimde kitapla epey paralel gittiğini aslında anladım. Kitapta olayları öğrenmemiz sürpriz unsuru olarak en sona bırakılmış. Buzlar Çözülmeden filminde de buna uygun olarak kaymakam kasabadadır ve işini yapmaktadır. 


Bu siyah beyaz filmde aşırı derece bir tiyatro havası var. Eserin ruhunu vermeye çalışırken tiyatro eseri olması da filmi ele geçirmiş gibi. Filmden çok bir tiyatro oyununun kasete alınmış halini izliyor gibisiniz. İsimler kitapla birebir aynı olarak tercih edilmiş. 
İzlerken arka plandaki dağlar bana sahte gibi görünmüşlerdi çünkü çok güzel görünüyorlardı. Bunu biraz araştırınca çok ilginç bir gazete haberine rastladım. 
Erzurum'da çekilmeye karar veriliyor film ancak ne hikmetse çekim ekibi şehre vardığında bir anda hava sıcaklığı 15°C oluveriyor ve kar falan kalmıyor. Tekrar yağar umuduyla önce iç mekan çekimleri yapılsa da beklenen kar yağmayınca dağlardan kamyonlarla taşıma kar getiriliyor ve çekimler bu şekilde tamamlanıyor. Gerçekten çok ilginç bir anekdot olmuş geriye kalan. 
Haber görselleri şu şekilde: 



İzlediğim ve okuduğum tüm versiyonlarına göre daha dramatik, daha duygusal ve daha ciddiydi bu yapım. Bu düzeni anca deliler düzeltir mizahı da yoktu ayrıca. 
Tek eksi yanı, sahne bütünlüğü yoktu. Çok fazla kesinti var gibi geliyor insana izlerken. Sanki başı sonu belli olmayan sahneler gibi. Önceki filmden ve kitaptan detayları bilmesem çok daha fazla yadırgardım sanırım. Sona doğru ise biraz uzamış ve sündürülmüş geldi bana. 


Fikret Hakan'ın kaymakamı deliden çok asabi ve sağı solu belli olmayan biri gibi film boyunca. Deliliği çok derinlerde kalmış sanki. Bu nedenle filmin sonuna kadar sezilmiyor bu durum. 
İzlediğim için çok memnun oldum cidden


Deli Deli Küpeli filmi ise Kemal Sunal filmleri içerisinde ailecek ilk üçümüzdeydi uzun yıllardır. Ben kış havası olan filmleri gerçekten bir başka seviyorum. Bu film de Bolu'nın Elmalı köyünde çekilmiş. Kış havasını iliklerinize kadar hissediyorsunuz, oyuncuların da yüzleri soğuktan epey kızarmış. :) 
Başı, sonu belli olan; konu bütünlüğü olan bir film var bu sefer. Hikayenin tamamını öğrenme imkanı var bu kez elimizde ve sürprizi yok işin. Kitapta ve diğer yapımlarda sonda verilen kısım en başta verilmiş. Buna rağmen filmin izlenirliğini pek bozmamış bence.


Bu yapım aynı zamanda hepsi içerisinde mizah yönü en baskın olandı. Konuyu güldürü katarak ve ana mesajlar konusunda kitaptan kopmayarak verdiği için çok güzel yedirmiş. Tam bir kara mizah. Burada iki deli var elimizde: Kaymakam ve Hakim (ki hakim benim favori karakterim). Ve o delilik bağından asla kopmuyor film, arada karakterlerin deli olduğunu vurgulayan ekstra sahneler var. Senarist kitabı bambaşka ele almış. Kitabın başı, sonu epey değişmiş. Tiyatro eserinde halkın anlattığı olaylar burada farklı olarak dilden dile konuşularak değil de birebir yaşandığı anı görebileceğimiz şekilde aktarılmış bize. Belli replikler ve vurgular aynen korunmuş.
 Kitabın sonu aslında olması gereken iyi bir mesaj verse de bize, nedense kalbimle düşündüğümde bu filmdeki sonu tercih ediyorum. Ve bu filmi senede birkaç kez, özellikle kış aylarında izlemekten hala sıkılmıyorum. 

nadirkitap'tan aldım resimleri

Adı: Buzlar Çözülmeden
Yazar: Cevat Fehmi Başkut
Yayınevi: İnkılap Kitabevi
  Sayfa Sayısı: 81
Basım: 2015, İstanbul

Ve gelelim Buzlar Çözülmeden kitabına. Bunların hepsini izlemiş ve bu kadar tüketmişken kitap bana ne kadar sürpriz olacaktı gerçekten merak ediyordum. 
Kitap beni daha en başından itibaren sarıverdi. Aşırı akıcıydı. O havayı, ortamı, karakterleri öyle güzel veriyor ki sanki hepsi gözünüzün önünde. Kış, hantallık, eskilik... Mesela bir sahnede kaymakam dilekçe verilmesini kaldırıyor ve halkın direkt kendisine ulaşmasını istiyor. Yani bürokrasinin hantal yollarında dolanmayı kaldırıyor. Bu da çok güzel veriliyor. 

Kaymakam: "Dilekçe mi? Yani dükkâncıya 10 kuruş verip bir tabaka kâğıt alacak, arzuhalciye 2,5 lira verip bunu yazdıracak, tütüncüye 16 kuruş verip bu yazılı kâğıdı devlet kapısından içeri sokmak için pul alacak... Memur arkadaşının işinden para aldığı zaman bu büyük bir suç sayılıyor da bir vatandaşın derdini dinlemek veya halletmek vazifesiyle kurulmuş hükümetin aldığı 16 kuruş sanki rüşvet olmuyor mu? Hayır, bundan sonra dilekçe kaldırıldı... (...) -dosyaları göstererek- Şunlara bakın, ne de masum, sessiz, zavallı görünüşleri var değil mi? Halbuki bunlar geçmişte koskoca bir imparatorluğu batırdılar."

Of, of mükemmel göndermeler. 

 Kitap filmle paralel gibi başlasa da ondan ayrıldığı epey yer var, Deli Deli Küpeli ise bambaşka bir çerçeve çizse de bize aslında içini aynı şeylerle doldurmuş. Başını ve sonunu toplamışlar en keskin fark olarak ve sonu daha umutlu bitmiş filmin. Umut severiz :)
"Karla kaplı başka bir kasabaya..."

Eserlere damga vuran karakterlerden biri Deli Çavuş. Deli Çavuş bir savaş gazisi. Kitapta ve Buzlar Çözülmeden'de ihtilal sonrası dönem ele alınıyor, DDK filminde ise 12 Eylül sonrasını. Kitapta Balkan Savaşları ve Kafkasya gazisi olan Deli Çavuş; DDK'de ise bir Kore gazisi. Yani dönemler değişiyor bazı yaşananlar hiç değişmiyor gibi hissettim bunları görünce. Ömrü savaşlarda geçmiş, biraz aklını kaybetmiş üzerinde ince bir asker kıyafeti ve madalyalarıyla gezen Deli Çavuş halkın da bir nevi eğlencesi haline gelmiştir. Kaymakamın ilk olarak buna el atması; ona itibarını geri vermesi ve iş sahibi etmesi çok güzel ayrıntılardı. Deli Çavuş hep sana gelen bana gelsin diye düşünerek kaymakamın en büyük koruyucularından biri haline geliyor. Deli Çavuş'un kaymakamı kendini feda edecek kadar çok sevmesi kitapta ve Buzlar Çözülmeden filminde çok dokunaklı ve etkileyici sahnelerle verilirken Deli Deli Küpeli filminde bu kadar saçma bir şekilde verilmesi çok enteresandı. Deli Çavuş gerçekten eserdeki en konuşulmaya değer karakterlerden biriydi. Temsil ettiği pek çok şey vardı. 


Ayrıca bu yapımların hepsini arka arkaya tekrar izleyip okuduktan sonra en çok aklıma takılan karakter Hatice oldu. Her yapım Hatice'yi almış kendi eleğinden geçirmiş, süzmüş. Ama hiç biri kitaptaki Hatice karakterine sadık kalmamış. Bu beni hem üzdü, hem bir miktar sinirlendirdi. Kitapta Hatice kocası kaçmış, 4 çocuğuyla onu bırakmış dul bir kadındır. Ve köprüyü dinamitleyecek kadar gözü kara, aynı zamanda kaymakamın yaptıklarının kıymetini bilecek kadar duygusal bir karakterdir. 
Sonrasındaki tüm eserlerde, ki tiyatro eserlerinden bahsedeceğim birazdan, Hatice karakteri hiç dul biri olarak verilmemiş. Hepsinde ailesini kaybetmiş ve kardeşleriyle kalakalmış bir genç kız olarak verilmiş. Bu cidden düşünülmesi gereken bir durum. Neden hiçbirinde bu kadın olduğu gibi verilmemiş? Biraz zihnimizdeki kalıpları yoklamak gerekiyor galiba. Unutmadan Hatice'nin oğlunun/erkek kardeşinin hareketlerini Bisiklet Hırsızları yorumumdaki küçük ustaya benzettim. :p


"Size, bizim gibiler değil akıllı idareciler lazım. Çok akıllı idareciler. (...) Deli mi oldunuz siz? Bak hele bir deliye deli mi oldunuz dedirttin. Çok acayip laf oldu."

Ben hızımı alamayıp kitabı okurken bazı araştırmalar yaptığımda pek çok tiyatro grubunun -ki amatörler de dahil- bu eseri tekrar tekrar ele aldığını gördüm. Youtube'da bazılarını bulabilirsiniz. Ayrıca 2010 yılında Haldun Dormen tiyatrosu bu eseri Bir Kış Öyküsü adıyla müzikal olarak sahneye koymuş. Youtube'da bunu da bulabilirsiniz. Selçuk Yöntem, Perihan Savaş, Bülent Kayabaş, Nilgün Belgün, Emre Altuğ, Settar Tanrıöğen, Ümit Yesin gibi pek çok usta oyuncu da yer alıyor. Bir akşam onu da izledim. Müzikal olması çok hoş bir ayrıntıydı ve epey farklı ele almışlardı bu kez de. Yani DDK'den bile çok daha farklı. Yine de izlemesi hoştu. 



Tam hava durumuna uygundu ve okuyup uyumak bana çok tatlı geldi. Tam bir battaniye altı kitabı. Karla kaplı bir kasabada geçmesi çok hoşuma gidiyordu. Ama anlattıkları o kadar romantik değildi tabi. Karlarla kaplı, herhangi bir düzenin olmadığı bir kasabada eline fırsat geçiren kişilerin halkı aç ve soğukta bırakacak kadar gaddarlaşmalarıyla ilgili çok gerçekçi tespitleri var kitabın. Okurken insan cidden bazı şeyler hiç mi değişmez düşüncelerine girebiliyor. 


Cevat Fehmi Başkut'un hayatını da biraz araştırdım. Cidden araştırmaya değer biri. Kalemini beğendim. Bu kitaptaki Hacı Kaptan eserini de okuduktan sonra büyük ihtimalle diğer kitaplarına da yöneleceğim. Bu arada Paydos ve Soygun eserlerinin de sinemaya uyarlandığını gördüm. Soygun filmini buldum ama Paydos filmini henüz bulamadım. Ona da bir bakacağım. 

Bu yazıyı buraya kadar kimsenin okuduğunu düşünmesem de sizi seviyorum. 
Sevgiler :* 


Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com.tr" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!

Devamını Oku »

27 Şubat 2021 Cumartesi

Türk Beyaz Diziler #1 / İlk Aşkım - Yosun Yeşilmen


Merhabalar, hoş geldiniz :)

Başlık belki biraz şaşırtıcı olabilir. Ama açıklayacağım. Blogda beyaz dizilere dair pek çok yazı yazdım. Bazılarını yorumladım da. Beyaz Dizileri/Harlequinleri araştırdığım dönemde Artemis Hafta Sonu ile birlikle verilen Türk işi beyaz dizileri keşfettim bir sahafta. Türk bir yazar tarafından yazılmışlardı: Yosun Yeşilmen

Ben böyle şeyleri çok merak ederim. Bazı şeyleri salt sosyolojik olarak incelemek hoşuma gider. Türkiye'de bu tarz kitapların popüler olduğu dönemde bu türü denememiş olmamız şaşırtıcı olurdu sanırım. Beyaz dizilerin yurt dışında yazılma amacının 70lerden sonra gelen hippi dalgasının etkisini yumuşatmak olduğunu okumuştum bir yerlerde. Bizdeki amacı ne olabilirdi acaba?

Sahafta karşılaştığım bu kitapları çok cüzi bir rakama aldım. Üç taneydiler zaten, üçünü de aynı yazar yazmış. Yerli Dizi'nin 1,2 ve 4 nolu kitapları var elimde. Bir numarayı alır almaz okumuştum. Ve blogumda bununla ilgili bir yazı olmasını istedim. O yüzden tekrar okudum. Siz de benim gibi merak ediyorsanız, lütfen alt satırlara doğru beni takip edin. :)

Öncelikle yazardan başlamak istiyorum. Yosun Yeşilmen benim ilk kez bu kitaplarda gördüğüm bir yazar oldu. Kitaplardan ilkinde yok ama sonrakilerde yazardan bahseden şöyle bir paragraf var: "Yosun Yeşilmen, 1970 yılında İstanbul'da doğdu. Kadıköy Anadolu Lisesi ve İstanbul Üniversitesi - İngiliz Edebiyatı'nda okudu. Aynı üniversitede Edebiyat Psikolojisi üzerine bir master tezi hazırladı. BBC televizyonu için çekilen dizilerde editör olarak çalışıyor. Londra'da eşi ve kızıyla birlikte yaşıyor." Bu paragrafı kitabı okumadan önce fark etmemiş, sonradan okumuştum. Şimdilik bu bilgiler de cepte. Bazen eserler yazardan çok da bağımsız olmuyor. 



Yerli Dizi #1 İLK AŞKIM - YOSUN YEŞİLMEN
Basım: Ağustos, 2006
Sayfa: 113
Konu: İlk bakışta aşk mümkündür derler. Biliyor musunuz? Gerçekten de mümkündür. Ama işte yine de aşkı sürdürmek, aşkı doyasıya yaşamak için sabretmek gerekir bazen.
Naz ve Nejat'ın hikayesinde de böyle oldu...
Bir kadın, bir erkek ve onların arasındaki bağı asla koparmak niyetinde olmayan kaderin başlıca rollerini paylaştığı İlk Aşkım ile masumiyetin sivri dişlerini ve tutkunun vazgeçilmezliğini yaşayacaksınız.

Bu kitapla ilgili ilk okumamdan, yani yıllar öncesinden aklımda kalan "iki" şey vardı. Birincisi kitabın bana hissettirdiği duygu. Alacakaranlık serisi 2. kitabı Yeni Ay'da Bella evin penceresinden bakarken mevsimler geçiyordu ya. Hayat başkaları için devam ederken onun için durmuştu ya, esas kız Naz da odasının penceresinden Nejat'ı keserken ve bitmek bilmeyen Nejat anılarıyla, hayalleriyle doluyken hayat Nejat dahil herkes için devam ediyordu.
İkincisi ise kitabın beni çok boğduğu ve sıktığıydı. Sırf bu yüzden diğer kitapları okumadan Türk Beyaz Dizi defterini kapatmıştım.

Tekrar okuduğumda da pek bir şey değişmedi. Yine kitap beni aşırı derecede yordu ve boğdu. Ve bu sefer bolca öfkelendirdi de. Çünkü bu okuyuşumda kitabın ne kadar cinsiyetçi bir dille yazıldığını da hatırlamış oldum. Ciddi bir kadınlık, erkeklik kalıplarına mahkumiyet vardı. Gözümüze gözümüze sokarcasına. Kadın şöyle zayıftır, duygularına yenik düşer. Erkek böyle güçlüdür, sevse bile unutup başkasıyla olabilir.

Dürüst olacağım. Niyetim üç kitabı da arka arkaya okuyup tek bir yazıda hepsinden bahsetmekti. Ama bu kitap beni o kadar oyaladı ve her satırına o kadar çok takıldım ki birkaç cümleyle geçmek istemiyorum. Madem dönemin ruhunu inceleyeceğiz tam inceleyelim. Okurken notlar da aldım. Biraz uzun olursa affola. :* (Kim okuyacak bu kadar uzun yazıyı diye de düşündüm ama okursanız çok mutlu olurum.)

Naz'ın başarısız randevusuyla başlıyor kitap. Naz, Utku adında bir adamla sevgili ama aynı zamanda çenesinden salata suyu akıtarak yemek yiyen bu adamdan iğreniyor. İlk sayfalar boyunca adamın barzoluğundan yakındığını okuyoruz. Hepimizin sorduğu "Peki, neden bu adama katlanıyorsun?" sorusunu o da kendine soruyor ve cevabı bu adamla asla mutlu olmasa da iyi bir ailesi ve iyi bir işi olduğu için kendini güvende hissedebileceği düşüncesi. Ondan ideal bir koca yapmaya çalışıyor. Oyun hamuru çünkü bu. Kitap ilk sayfadan midede hafiften bir çalkalanma hissi oluşturmuşken Naz dışardan şirin gözükmeye çalıştığı adama içinden hakaretler yağdırırken, öpüşmesini Sivas kangalına, kendisini ise en son buldoğa benzettiği bu adam tarafından terk ediliyor. Bu kısmı Naz'la ilgili fikriniz olsun diye anlattım.

Naz, 33 yaşında ve bir bankada çalışıyor. Orada da mutlu değil ve bunalmış durumdayken izin alarak Datça'daki yazlıklarına ailesinin yanına gidiyor. Komşuları Alp&Leyla çiftinin kızı Şeyma'yla okuldan arkadaşlar ve oğulları Nejat da Naz'ın gençlik aşkı. 
Ve normalde hiçbir yaz Datça'ya gelmeyen Nejat'ın da o yaz geleceği tutuyor. 

Kitap geriye dönüşler şeklinde ilerliyor. Nejat'la Naz'ın yıllar boyunca başından geçenleri ara ara o günlere dönüp okuyor, her defasında daha çok sinir krizi geçiriyoruz. Nejat'la, Şeyma sayesinde tanışıyor Naz. 

Nejat henüz evrimini tamamlamamış bir karakter. O yüzden duygu ve düşüncelerini konuşarak değil bazı ilkel motor hareketlerle ortaya koyuyor. Henüz konuşarak kendini ifade etme güncellemesi gelmediği için kitap boyunca duygu ve düşüncelerini hiçbir şekilde duymuyoruz. Aşırı dengesiz, kötü çocuk özentisi, itme-çekme yaparak ilişki kurmaya çalışan bir canlı. Asla açık davranmıyor. Bir anda sarılabiliyor ya da bir anda gidip başkasıyla evlenebiliyor. 

Naz'la yazlıkta karşılaştıklarında Nejat 2. evliliğini birkaç yıl önce yapmış bir adam. 
Naz'ın hatırladığı anılarda ilişkilerinin Naz'a bir anda sarılmasıyla başlaması. Ama annesi de Nejat da zengin bir eş istiyorlar. O yüzden Naz'ı kendine layık görmüyor ve zengin bir kadınla evleniyor. Naz'ı ısrarla arayarak en güven verdiği anda da ona bunu açıklaması çok çok mide bulandırıcıydı. Altındaki lüks araba, yeni eşinin babasının parasıyla Amerika'da 2 yıl yüksek lisans yapacaklarını ve sonra Avustralya'ya taşınacaklarını falan anlatıyor. Ve buna rağmen Naz'ın hayatına devam etmesine asla izin vermiyor. Geliyor, umut veriyor ve yok oluyor. Sen burada böylece kal, ben zenginliği kazandıktan sonra gelip seninle evleneyim kafasında. Gerçekten çok korkunç. 

Peki Naz ne mi yapıyor? "Tamam ya, bana uyar. Nejat'ın ne olursa olsun 'yırtması' gerekiyor. Bunlar da duyduğum en mantıklı ve anlamlı cümleler o yüzden ben günübirlik belki adam edeceğimi düşündüğüm kişilerle takılayım ama hiçbirinin Nejat olamayacağını kendime kanıtlayarak ömür boyu Nejat'ı bekleyeyim." diye düşünüyor. Bir insan kendinden bu kadar nefret etmemeli bence. Bir insanın kendine bunu reva görmesi çok üzücü.  Çünkü bu Neandertal "Sen benim 'evleneceğim' diyerek eve götürebileceğim biri değilsin. Benim evlenmek için çok başka birine ihtiyacım var." diyebiliyor rahatça. Ailesi biricik, çok kıymetli oğullarının sınıf atlamasını dört gözle bekliyor. Ve kızın karşısına sürekli başka kızlarla çıkıp Naz'ı aşağılıyor, karşıma çıkma evlenmem lazım diye. Evlenmeden bir gün önce gördüğü Naz'a verdiği züğürt tesellisi de şu: Ömür boyu birbirimizi kapsayacağız. Aramızdaki bağ tüm evliliklerden daha ileri vs. Bunlar arabada yakınlaşmışken düğünden bir gün önce trafik kazası geçiriyorlar. Ee, ne demişler: Kötüye bir şey olmaz. Nejat yarasız kurtulurken Naz'ın bacağı arabaya sıkışıyor, ailelerin haberi oluyor ve Nejat ne yapıyor dersiniz? Hiçbir şey. Evet, hiçbir şey yapmıyor. Herkesin Naz için Nejat'ı evlenmeden bir gün önce ayartan kadın olduğunu düşünmesine izin veriyor. Hiçbir şeyden haberi olmayan Şeyma da her cinsiyetçi gibi abisinde zerre kusur bulmuyor. "Abisini baştan çıkaran" Naz'a küsüyor ve bir daha hiç konuşmuyorlar. Hayırdır ya, hani erkekler duygularına teslim olmuyordu? Ah be Naz, keşke bacağın yerine kafan sıkışsaydı da belki aklın başına gelirdi. 

İlk karısından boşandıktan sonra tekrar Naz'ın kapısında bitip onu birilerinden kıskanabiliyor. Kısıtlayabiliyor. Ama yine de Naz'la olmuyor. Sahiplenme, kıskanma krizleri. Ay canım, ne kadar da masum. Biz de yedik. 

Bu geçmiş olaylar sürerken günümüzde ise Nejat, arkadaş grubuyla geldiği Datça'da Naz'ı da buluşmalara dahil ediyor. Ancak bu arkadaş grubundan Can, Naz'a ilgi duymaya başlayınca pençelerini hemen Naz'ın üzerine koyuyor, bir nevi "sahibi" olduğunu belli ediyor. Neyse oturdukları masanın etrafına idrarını yaparak yerini işaretlemediğine şükretmeliyiz. Ve bu durum Naz'ın hoşuna gidiyor! Malum köpek benzetmesine devam ederek: "Can, önünden yemeği alınmış bir köpek gibiydi. Ama cins bir köpek, mesela bir golden retriever. Şirin, masum, evcil. Oysa benim Nejat'ım sahibine aşık bir pitbull gibidir. Kafasına koydu mu parçalar."
Ne kadar hastalıklı bir düşünce bu, açıklama yapmama bile gerek yok sanırım. Ve oradaki kadınların kendisini kıskandığını düşünüyor. Öğk!
Yukarıdaki öğürmeyi erken yapmış olabilirim çünkü Naz'ın zihnindeki düşünceler devam ediyor. Erkeklerin dürtüsel davranışlarının bir hayvanın kakasını tutmadan olduğu yere yapmasına benzeterek kabul edilmesi gerektiğini, kadınların ise dırdırcı ve yakınmacı olduklarını, bundan kurtulmaları gerektiğini düşünüyor. Varsayalım ki öyle, kadınların bu yönünü neden olduğu gibi kabul etmiyoruz? 

Ve daha ne kadar saçmalayıp iğrençleşebilir ki dediğim yerde yine bir geçmişe dönüş yaşıyoruz ve günümüzde tekrar soracağı soruyu Nejat, Naz'a yine bir kıskançlık krizinin ardından soruyor. Bırakıp gittiği Naz'ın yanında bir adam görünce: O adamla yattın mı? Sen zaten bakire de değilsindir, diye kendi kendine hezeyanlar geçiriyor. Kitabı fırlatıp atmak istediğim yer burasıydı. İki kere evlenmiş, hâlâ evli olan mahlukun, Naz'a defalarca umut verdikten sonra ortadan kaybolan mahlukun sorduğu sorulara gel. İkisine de üzülesim gelmedi kitap boyunca, tam birbirlerini bulmuşlar dedim. 

Daha saçma ve iğrenç ne olabilir dedikçe olaylar üzerime yağıyordu. Nejat'ın güncel eşinin Naz'ın en yakın arkadaşının kuzeni olması ve Naz'ın o kadınla sabahlara kadar dertleşmiş olması gerçeği ortaya çıkıyor. Ve Naz yine nato kafa, nato mermer. Anlatacak gerçekten gücüm kalmadı. Yazıyı buraya kadar okuyan kaldı mı? Hiç sanmıyorum. :)

Finali anlatamıyorum madem, kitabı okurken aldığım notlardan birini filtresiz, olduğu haliyle aktarıyorum: 
"Nejat; dengesiz, sağı solu belli olmayan, hesap vermeyen, bir iyi bir kötü, emredici, seri evlenme alışkanlığına sahip, birinin gözlerinin içine bakarken başkasıyla evlenen ve hâlâ o gözlere bakmayı uman, ders çalışcam ben yaa diye evden misafir kovan itin teki." :) Bu da benim hezeyanım. 

Kitapla ilgili bir sürü yorum ve analiz yapabilirim ama anlatmak istediğimi anlattığımı sanıyorum. Böyle bir çiftin ilişkisinden ise bana kalan tek şey şu oldu. Naz, ilişkilerini bir Yeşilçam filmine benzetiyor. Benim daha önce izlemediğim bir filmdi bu. O yüzden mutlu oldum. Yeşilçam izlemeyi çok seviyorum. Bu kitabı okurken o filmi de izledim fırsattan istifade ve hayır ilişkileriyle alakası bile yok. Yine de o filmi izlediğim için mutluyum. Bu yazıdan sonra o filmin yorumu gelecek. Filmin yorumunun linkini TAM BURAYA bırakacağım :) 

Yazımı buraya kadar kimsenin okuduğunu sanmıyorum. Eğer okuduysanız lütfen yorum olarak hayatta olduğunuzu belirtin, ayrıca düşüncelerinizi de çok merak ediyorum. :( Yazdığım en uzun yorumlardan biri sanırım. İkinci ve üçüncü kitapları da kendime işkence etme pahasına okumayı düşünüyorum ama biraz araya ihtiyacım var. Bana katlandığınız için teşekkürler.

Sevgiler :* 


BUNLARA DA BAKABİLİRSİNİZ:






Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com.tr" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!

Devamını Oku »

14 Eylül 2020 Pazartesi

Cüneyt Arkın - Fakir Gencin Hikayesi


Merhaba,
Zaman zaman bende Nostalji hastalığı olduğunu düşünürüm. Belki zaman yolculuğu fikrinden bu kadar hoşlanmamın sebebi de budur. Çünkü böyle bir imkanım olsaydı bunun %80'ini geçmişe gitmek için kullanacağımı adım gibi biliyorum. Bugünü yaşayamayan insanların geçmişi veya geleceği idealize ettiği sık sık görülür. Ben de onlardan biriydim belki de uzunca bir zaman.

Mesela Yeşilçam'ı pek bir severim. 80'ler dönemi ya da arabesk filmlerin tepe noktasına çıktığı dönemler değil de genelde 70'ler filmlerini. Yeşilçam'a teşhis koysaydım Histeri teşhisi koyardım büyük ihtimalle. :) Tüm histerisine, arada doğallıktan ve inandırıcılıktan uzaklaşmasına rağmen beni epey çeker. Hâlâ ara ara açıp izlememin, sevdiğim filmlerin arşivini tutuyor olmamın sebebi de budur. Yormayan bir ev rahatlığı. Hani eve gelip pijamalarını giyip koltuğa uzanmışsın gibi bir his.

Aslında seneler önce Yeşilçam'la ilgili kişisel düşüncelerimden oluşan bir giriş yazısı hazırlamıştım blog için ama hiç yayınlamadım. Onu yayınladıktan sonra bazı sevdiğim filmlerin yorumlarını yazarım diye düşünmüştüm. Son yıllarda kendimden uzaklaştığımı fark ettiğim gibi blogumu da kaybedip yeniden bulmuş gibi hissediyorum. Belki cesaret verirseniz bir gün o yazıyı da yayınlarım. 

Sadece sevdiğim filmleri izleyip, arşiv tutup, müziklerini dinleyip, sevdiğim fotoğrafların koleksiyonunu tutmakla bitmiyor aslında bu sevgim. Ben Yeşilçam emektarlarının kitaplarını, ropörtajlarını okumayı da seviyorum. Zamanında Türkan Şoray'ın kitabını alıp okuyarak başlamıştım. Bazı kitaplar hatta defterler bile edindim. Zamanla onların da yorumunu umuyorum ki gireceğim. 

Bugün yazmak istediğim kitap ise okuyalı bir seneyi çoktan geçmiş olan: Cüneyt Arkın - Fakir Gencin Romanı. Değerli birinin tavsiyesiyle almıştım bu kitabı, benim hiç gözüme çarpmamıştı. Okuyalı geçen zamana rağmen bazı şeyler o kadar net ki aklımda; kendimi ifade edebileceğimi düşünüyorum. 

Not: Beni şok eden bir detay ise kitabın tükenmiş olması ve şu an ciddi olamayacak fiyatlara satılması oldu. 



 Adı: Fakir Gencin Hikayesi
Yazar: Cüneyt Arkın
Yayınevi: Epsilon Yayınları
  Sayfa Sayısı: 189
Basım: Nisan 2014

"İşte bu yüzden ben hep dargın bakan bir çocuktum..."

Filmlerimde zalimin karşısında ezilen yoksulun,hakkı yenenin yanındaydım hep...
Güçlü, yiğit, cesurdum.
Emeğin, alın terinin yanındaydım.
Başıma gelecek belaları umursamadan, durmadan horlanan, hakkını arayamayan halkımın acılarını paylaşıyor, yenilmez görünen büyük, acımasız güçlerle ölümü göze alarak savaşıyordum.
Cömerttim, insan aşığıydım...
Yılmaz, cesur bir savaşçıydım.
Ordular bozuyor, kaleler fethediyordum.
Peki filmlerimde böyleydim de, özel hayatımda aynı doğrucu, halkını, yurdunu seven insan mıydım?
Halkıma ne kadar dürüst davrandım?
Hayatım boyunca, kendime bunları sordum, kendimle hesaplaşıp durdum.


Bu kitabı okumadan önce Cüneyt Arkın hakkında ne biliyordum? Ne düşünüyordum? Ve okuduktan sonra bunlarda değişiklik oldu mu? Bu soruları yanıtlamam daha doğru olacak sanırım. 
Filmlerini severek izlediğim biriydi, oyunculuğunu seviyordum. Özellikle romantik olanları. Diğer filmlerinde dublör kullanmamasına ciddi bir saygı duyuyordum. Herkesin bildiği esas adının Fahrettin Cüreklibatur olması, esas mesleğinin doktorluk olması gibi yüzeysel bilgilere de sahiptim. Hepsi bu... 

Bu kitapta bilmediğim epey şey olduğunu fark ettim. Hem Cüneyt Arkın'ın hayatına hem döneme ait pek çok şey öğrendim. Gazinoda sahne aldığını hiç bilmezdim mesela. Orada geçen "Bir mumdur, iki mumdur..." kısmı gibi kara mizah yerleri de vardı, içim yanarak güldüğüm; ciddi anlamda içime işleyen yerleri de vardı.

Bir dilim ekmeğin onun hayatındaki yeri gibi. Çocukken çektiği ciddi açlık nedeniyle yanından ve baş ucundan bir dilim ekmeği eksik etmemesi ve o ekmeği öpüp yatması gibi. Ekmekle ilgili anıları en çok içimi acıtan oldu. 

Bunun yanı sıra yaralanıp yatağa mahkum kaldığında geçirdiği o kötü gece ve içindeki gücün onu tekrar ayağa kaldırması... Asla kendinden ödün vermeyen bir insan olması öyle dikkat çekici ki. 

Başka hayatlarda etkilenecek, ders çıkarılacak ne çok şey var... 
Hiçbir şey dışarıda göründüğünden ibaret değil... 

Sevgiler.




Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com.tr" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!

Devamını Oku »