25 Nisan 2026 Cumartesi

Yazıyorum Aslında...



Bugün oturup bu yazıyı yazmaya beni ne itti bilmiyorum, ama yazasım var. Merhaba tekrar. Bilmem kaçıncı kez...

Buraya yazma motivasyonum neydi, onu düşündüm önce. Çok fazla okuyan ve çok fazla merakları olan biriydim. Bir şey araştırmak, okumak, izlemek bir tutku gibiydi. Ama etrafımda bunları paylaşabileceğim kimse yoktu. İnsanın içinde bazı şeylerin birikmesi hiç iyi değildir ve patlamalar yaşatır. Ben bunları dökecek bir yer ararken karşılaştım blog dünyasıyla. Evet; burayı düşüncelerimi, hislerimi, gözlemlerimi dökebileceğim bir yer olarak kullanabilirdim ve kişisel  bir arşiv de tutmuş olurdum. Motivasyonum başlangıçta sadece buydu. Ama blog yazmak işi bana umduğumdan çok farklı kapılar açtı; bazıları iyiydi, bazıları kötü. Bazen bir kapı açıldığında o kapıdan neyin geçeceğini öngöremeyebiliyoruz. Hepsini oldukları haliyle kabul etmeyi öğrendim.

Sonra bazı hayat gailesi dediğimiz olaylar girdi işin içine, kişisel hayatımda çok fazla değişiklikler oldu. İş, adres, hayat tarzı değişiklikleri... Buraya ulaşamaz oldum sanki. Bloglar zaten unutulmaya yüz tutmuşken bazı şeylere biraz küstüm de belki. Bloggerlık yerini diğer sosyal medya araçlarına bıraktı ve ben bu hızla değişen dünyaya yetişemedim belki de, bilmiyorum. 

Şu an alelade bir akşamda oturup buraya yazmama sebep olan şeyin ne olduğunu biliyorum. Değişen çoğu şeye rağmen içimdeki yazma arzusu asla değişmedi, bir süredir bunu sadece defterlerime yazarak gideriyorum ama bu kadar içine kapanmayı da artık sıkıcı buluyorum. Okuyamadığım, izleyemediğim bir süreç vardı ve bitti.

Uzun zamandır yazmanın, özellikle görsellik odağına bağlı kalıp birkaç süslü cümleyle geçiştirmeden ve karakter sınırı olmadan yazmayı ne kadar özlediğimi düşünüyordum. Bazı izlediğim, okuduğum, gözlemlediğim şeyleri paylaşabilirdim diye düşünüyordum. Ama ne blogun sosyal medyasında, ne de burada paylaşacak güç bulamıyordum. Okuyorum, izliyorum, yaşıyorum ve bunları yazıyorum. Sadece buraya değil. 

Bazen bazılarınızdan çok güzel mesajlar alıyorum, çok uzun süredir aktif olmamama rağmen. İçim kıpır kıpır oluyor, sanki bir yaşama sevinciyle dolup mutlu oluyorum, bir heves geliyor. Sonra yine o olağan hayata dönüyorum. Tam bunları düşünürken yakın zamanda birinin yazmakla ilgili çok sıradan bir anda söylediği bir şeyler sanki tekrar bir kıvılcım çaktırdı içimde. 

Yazmadan bir şeylerin sihri kaçıyormuş gibi hissediyorum. Çünkü ben yazdıkça yaşadığımı daha iyi hissediyorum. 

benherneysemo

Bu yazıyı benherneysemo.blogspot.com.tr' ye aittir.
Devamını Oku »

25 Kasım 2023 Cumartesi

PERŞEMBELERİ PARKTA :) -Hayır, Bu Bir Kitap Yorumu Değil-


    Uzuuuuun uzuuuun çöller aşmış, nice diyarlar görmüş; sonra evime, yurduma dönmüş gibi hissettiğim bir yazıyla merhabalar :) 
Burada olmak hem çok yabancı, hem çok tanıdık. Uzunca bir süre evden ayrı kaldıktan sonra dönmek gibi işte. Her şeyin tanıdık bir yabancı gibi görünmesi hissi... 

    Ve aynı zamanda bir kürkçü dükkanı sanki, dönüp dolaşıp geldiğim. 
Bu yazıyı aslında Temmuz-Ağustos gibi yazmalıydım. Ki o zaman yazmayı düşünüyordum aslında. Ama çok rastgele bir anda, üzerimde pijamalarımla, üstünkörü bir şekilde bilgisayarın kapağını açmışken yazmaya başlayıverdim. Yayınladığımda ne zaman olur bilemiyorum :p


Uzun zamandır okuyamıyordum, okuma hızımsa bir salyangozdan halliceydi. Ama ne demişleeeer instagram bilgeleri; hızın önemli değil, başladıysan hiç başlamamış olanlardan ileridesin. :p 

Bu yüzdendir ki hızım ve ayırdığım vakit içler acısı olsa bile tam anlamıyla bırakmadım okuma işini. Bu dönemde eskisi gibi okumaya vakit ayıramadığından yakınan iş arkadaşlarımla etkinlikvari bir alışkanlık oluşturma çabasına girdik. Sonuç: havalar güzelken haftada bir gün parkta kitap okumak. 

Şu an havalardan ötürü bu etkinliğe biraz ara verdik ama gerçekten çok eğlenceli geçti. Termoslarımızı, kitap ve defterlerimizi alıp hatta örtü bile alıp büyüüük ve devasa ağaçlardan oluşan, taş masala rı olan parkta kitap okumaya başladık. Bazen hava o kadar sıcaktı ki ağaç altlarına, çimlere kaçtık. Başlarda kitap okuma faslına başlayana kadar epey goy goy yaptık. Bazen içimizden herhangi birinin hiç kitap okuyası yoktu. :) Ama günün sonunda birkaç satır karalamış ve birkaç sayfa okumuş olarak döndük evlerimize.

Genelde perşembe günlerine denk geldiği için bu okumalar aklıma bir dönem basılmış bir kitabın adını getirdi aklıma; Perşembeleri Parkta. Etkinliğimizin adını da Perşembeleri Parkta koymuştuk. :)
Elime bir kitap alıp okumak artık bir parça daha alışkanlığa dönüştü. Bu etkinlikten sonra okumaya tekrar döndüm, keza yazmaya da. O süreçten beri okuduğum kitapların yorumları ve izlediğim (ki onlar bir parça daha az) dizi/filmlerin yorumları da gelecek.


Hiçbir şey güzel bir kitabın yerini tutmuyor gerçekten.
Tekrar görüşmek üzere.
Sevgiler... 





Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com.tr" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!

Devamını Oku »

17 Ocak 2021 Pazar

HAYAT KISA, SANAT SONSUZ


Merhabalar, 

Hippokrates'in ünlü "Hayat Kısa, Sanat Uzun" aforizmasına eminim bir yerlerde denk gelmişsinizdir. Sosyal Medya kullanıp da denk gelmemiş olmak çok zor. 

Bir süredir ya da birkaç yıldır kendimde ve düşünce şeklimde sürekli değişimler görüyorum. Bunlar üzerine bazen kafa yoruyorum. Bazılarını anlamlandırmak için not dahi alıyorum. Bunlardan biri eskiden en ufak hatıraları bile saklayan biriyken yani ufak eşyalara fazla anlamlar yükleyen biriyken artık sadece gerçekten anlamlı bulduğum az sayıda şeyi saklamaya geçmiş olmam. Diğeri okumayacağımı bildiğim kitapları dahi saklamamdı. Bir insan bunu neden yapar? Kitaplar, okuma yazmayı öğrendiğim 4 yaşından beri hep hayatımda var oldu. Onları kendimden ayrı düşündüğüm bir zaman dilimi hiç olmadı. Eskisi kadar okuyamadığım zor süreçlerden geçtim evet ama bir şekilde bir şeyler okumaya hep tutundum. Belki onları elim, kolum; bir uzvum, bir dost gibi gördüğüm içindir. Okuyup sevmemiş olsam da veya okumayacağımı bilsem de elimden çıkaramadığımı fark etmem öncelikle yer problemiyle başladı. Zihinsel olarak o kitapların varlığının beni yorduğunu, sürekli aklımda yer edindiklerini, beni rahatsız ettiklerinin ayırdına vardım. Sonrasında bazı okumalar ve araştırmalarla -ki Youtube'da Türkçe minimalizm videoları bulamadığımız zamanlardan bahsediyorum- düşünce yapımın değiştiğini fark ettim. Buna hazırdım artık zihnen. 

Elbette hiçbir değişim gökten bir anda inmiyor kucağınıza. Bebek adımları denen şey bu yüzden var. Ben ilk önce okuyup sevmediğim, bir daha okumayı düşünmediğim kitaplarla başladım. Biraz zaman geçince tür olarak sevmediğim, bana hitap etmeyen kitaplarla devam ettim. Zaman geçtikçe kitaplığımı her kontrol ettikçe bir şeyler bulmaya başladım. Bu çok uzun bir süreç. Ve ben kitaplığımda sadece okumayı sevdiğim, gördüğümde beni mutlu eden kitaplar olsun istiyorum. Duvardan duvara kitaplıklar hala içimi ısıtsa da o raflardaki kitaplar beni boğuyorsa bunun bir anlamı olmadığını düşünüyorum. Az ve öz daha cazip geliyor. Çok fazla kitabınız olmanıza insanlar hayranlıktan, bu delirmişe kadar çeşitli tepkiler verebiliyor. Ama sonuçta benim düşüncelerim daha önemli. Yüzlerce kitap okudum ve bunu kimseye kanıtlamaya ihtiyacım yok. 

Kitaplık arındırma sürecim ise hâlâ devam ediyor ve tam olarak istediğim noktaya gelmedi. Diğer biriktirmeyi sevdiğim şey olan hatıralar, kupalar ve kırtasiye malzemeleri kısmında ise epey yol kat ettiğimi sevinerek iletirim. 

Yazının bu kadarki kısmı daha önce bahsettiğim şeyler aslında. Bir nevi giriş olarak kabul edebilirsiniz. Maşallah, Topkapı sarayı girişinden bile uzun bir giriş oldu ama belki siz de benimle dertleşmeyi özlemişsinizdir. :)

Bir süredir düşündüğüm, zihnimde dolanan başka şeyler de vardı. Kendi kendime söylüyordum ama burada tam olarak dillendirmemiştim. Konu Kitap Tutkusu, One Better Day, Fighting Blog ve Küçük Evrenim ile olan konuşma grubumuzda patlak verince artık dillendirebildiğimi ve burada sizle paylaşabileceğimi de gördüm. 

Kitaplarımı, kırtasiye eşyalarımı vs. eleme sürecinde gördüğüm bir şey daha vardı. Aldığım güzel eşyaları bazen farkında olarak, bazen farkında olmadan kullanmayı erteliyordum. Bu bana çok normal geliyordu. Güzel şeylere ulaşmak uzunca bir zaman zordu, hayalimdeki çoğu şeyi bulamıyordum. Örneğin, ilkokulda günlük tutarken yeni defter alacağımda okulun karşısındaki kırtasiyeye mahkumdum. Çok fazla seçeneğim yoktu. İnternetten almak ya da mağaza mağaza gezmek gibi lükslerimin olmadığı zamanlar. Bu biraz içime işlemiş sanırım, bir türlü kıyamıyordum. Onları kullanmak için doğru bir zaman gelecek gibi hissediyordum ve içten içe bunu yadırgamıyordum. Sonra evde bir sürü şey birikti. Not defterleri, defterler, kupalar, mumlar... Eski ve çok sevmediğim bir kupayı kullanıp diğerlerini saklamanın mantıksızlığı bir yerde kafama dank etti. Nasıl oldu bilmiyorum. Belki koyacak yer kalmayacak kadar arttıklarında gözüme görünür oldular. Bazı insanlarda ise bunun sebebinin onlara tekrar ulaşamayacak durumda olmasından veya kendini içten içe sevmediği için kendini onları kullanmaya layık hissetmediğinden olduğunu gördüm. Ama bir yerde bir kırılma oluyor işte. Ben de sevdiğim ve istediğim eşyaları kullanmaya başladım. İhtiyacım olmayanları veya istemediklerimi elden çıkardım. Abuk subuk bir sürü anlam yüklediğim hatıra saklardım. Bunlar insanın hem zihnine, hem de evdeki alanına bir yük olduğunu görüyor insan. Hepsinden kurtuldum. Hâlâ arınıyorum, süreç devam ediyor. Ama bunu düzene koyunca, tamam diyorsun. Her şey yolunda.

Fakat ben bu sene bir şey daha fark ettim. İzlemeyi çok istediğim dizileri, okumayı çok istediğim kitapları, dinlemek istediğim şeyleri daha sonraya erteleyip ortalama, ıvır zıvır şeyler okuyor, izliyor, dinliyorum. Onları sonraya saklıyorum. Neden diye çok düşündüm. Sanki çok daha iyi günler gelecek ve o günlerde izleyecek, okuyacakmışım gibi bir algı vardı içimde. Bu yıl pandemiden ötürü mü bilmiyorum biraz daha depresiftim ve böyle durumlarda ben izlediğim, okuduğum şeyleri tekrar ediyor, yenilikten kaçınıyorum. İnsanlar bunu güvende hissetmek için yaparmış. Ben de bu durumdan memnun olmadığım için içten içe ertelediğimi gördüm. Ama düşününce insan ayırdına varıyor. Ömrümüz ne kadar bilmiyoruz. Hayatımız ne kadar daha böyle gidecek ya da elimizdekiler hep elimizde mi kalacak bilemiyoruz. Bazen diyorum ki tam şu an ölsem; okumak isteyip ertelediğim güzel kitapları okumadan, izlemek istediğim güzellikleri izlemeden, kullanmak istediğim eşyaları kullanmadan ortalama kitaplar okumuş, ortalama şeyler izlemiş biri olarak ölüp gideceğim. Yani kendimi mahkum ettiğim vasat çerçevede ölüp gitmiş olacağım. Ne kadar yazık boşa gitmiş o hayata... O yüzden eşyalar geçici ve yerine konabilir şeyler. Ama kendimize en iyi bakacak olan yine biziz. Ertelemelerden korkuyorum artık. 

Ben bu düşünceyi kırdım haydi kullanayım artıkla da olmuyor. Aksine kullandıkça, okudukça, izledikçe bu düşünce kırılıyor. Ben bunu kullandım ve dünyanın sonu gelmedi diyorsun.

Bebek adımları... 
Yaptıklarınızla gurur duyun. Yapmadıklarınızı da belki yaparsınız, belki yapmazsınız. Ama bu yapmış olduklarınızı değersiz kılmaz.
Hayat kısa, sanat uzun... O yüzden en sevdiğimiz yerden neden tutmayalım onu?
Sevgiler... :)




Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com.tr" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!

Devamını Oku »

10 Aralık 2020 Perşembe

İkinci El Kitaplardan Bana Notlar ^^ #1


Merhabalar, 
İkinci el kitap satın alır mısınız ya da sever misiniz ikinci el kitapları?
    Ben eskiden daha çok alırdım. Aradığım bazı kitapları bulamamak, sahaf kültürü, online sipariş diye bir şeyin olmaması/yaygın olmaması, daha makul fiyatlara kitap edinmek derken sahaflara sıkça giderdim. Kitaplarımın çoğu ikinci eldi. 

    Daha sonra hem çalışmaya başlamamla ekonomik olarak rahatladım hem de online alışverişlerle yeni baskı kitapları daha uygun fiyatlara alabildim. Sonra sanki sahaflara da bir şey olmuş gibi fiyatlar yeni kitaplarla yarışmaya başladı. (Eminim onların da bu konuda açıklamaları, anlatmak istedikleri vardır.) O nedenle sadece bulamadığım kitaplar olunca sahafları tercih etmeye başlamıştım. Son yıllarda ise kitap fiyatları genel olarak inanılmaz arttı. Bu da benim için elimdeki kitapları okuyup değerlendirmek için bir fırsat yarattı. Son yıllarda kitap alışverişlerini en aza indirdim. 

    Girişi tamamladıysak gelelim yazının asıl konusuna. Hep diyorum ya bende nostalji hastalığı vardı diye. Okuduğum kitabın benden önce kime ait olduğunu, benden önce okuyan kişinin aynı satırlarda göz gezdirmiş olduğunu, onun okurken neler düşünüp hissettiğini hayal etmeyi severdim. Bazen de o kişiden size bazı ipuçları kalır bu hayali kolaylaştırmak için. Notlar, karalamalar, altı çizili satırlar... Önceki okurla arada bir bağ kurar sanki.


    Bu yazıyı çok uzun zamandır yazmak istiyordum o yüzden heyecanlıyım. Sizlerin de ne düşüneceğini, neler söyleyeceğinizi merak ediyorum. Bu yazı bir serinin ilk yazısı olacak. Ara ara devamını yazacağım. Sizinle ikinci el kitaplarda denk geldiğim bazı notları paylaşacağım. Anlamlı olanları paylaşacağım elbette. Karalamalar, boyalar, çizgiler, telefon numaralarını birkaç örnek dışında paylaşmayacağım. Kim bilir, belki bu yazılardan birinde sizin yazdığınız bir nota bile rastlayabilirsiniz.


    
    En sık rastladıklarımdan biri adresler, telefon numaraları ve karalamalar. Elinin altında defter, kağıt bulamamış gibi telaşla okunan kitabın kenarına karalanıvermiş oluyorlar. Bir de kitabı çocuğunun, kardeşinin veya başka bir küçük çocuğun eline kaptıranlar. Kaçınılmaz son olarak karalama defterine dönmüş, miniğin hayal gücünü yansıtan çizgiler. :) İşte bunları enteresan bir durum olmadıkça bu yazı dışında paylaşmayacağım.




Sık gördüklerimizden biri de kitabın iç kapağına isim ve kitabın alındığı / okunduğu tarihi yazmaktır. Bazıları çok eski tarihli oluyor ve bu hoşuma gidiyor. Tıpkı bir tarih söylediğinde bunu ben doğmadan 10 yıl önce, ben ilk okula başladığımda vs. diyerek kendi hayatına göre değerlendirenler gibiyim. :p Kendi kitaplarımı ilk almaya başladığımda ben de isim ve tarih yazardım. Sonra nedense kitaba yaptığım bir haksızlık gibi geldi bu ve bıraktım. İsmimi yazmadığım gibi asla satırların altını da çizemem. Arkamda iz bırakmıyorum yani. :) 



Daha sonra nispeten sık gördüklerimden biri de birine hediye edilmiş ve ona hitaben not yazılmış kitaplar. Arkadaşlar, sevgililer, aileler, öğretmen&öğrenciler... Bu tarz kitapların da ne şartlarla elden çıkarıldığını hep merak etmişimdir. Bu konuda gördüğüm en yaratıcı yazılardan biri yıllar önce ŞU YAZIMDA bahsettiğim nişanlısına abla diyen, parantez içerinde nişanlı olduklarını belirtmek zorunda hisseden gencin dramıydı. :p





Bu tarz alakasız veya komik yazılar da görmek mümkün. 


Ve benim hoşuma giden şeylerden biri kitabı okurken o kitapla ilgili ya da o kitabın uyandırdığı duygularla dolup kitabın üzerine taşıp yazılan notlar. Kitabı okurken hiç tanışmadığım biriyle kitapla ilgili düşüncelerimizi, fikirlerimizi paylaşıyoruz gibi hissediyorum. 



Son olarak ise kitaptan alakasız olarak kitapların arasından çıkan notlar, faturalar, fotoğraflar, mektuplar... Tek bir kitabımdan fotoğraf çıktı. Bu da kucağında bir bebek tutan genç bir adamın fotoğrafıydı. Ve not kağıtlarına yazılmış sevgi dolu ufak kağıtlar çıkmıştı.



Bu da değişik bir anı olmuştu benim için. 


Kitapların arasında çiçek kurutmak; anısı olan çiçekleri kitap aralarında, sevilen satırların yanı başında saklamak adı konmamış bir kuraldır sanki yıllardır... Buna da değinmesem olmazdı. 

Bunlara rastlamak bende düşük bütçeli bir zaman yolculuğu hissi uyandırıyor. O yüzden ilginç notlar biriktikçe bu yazının devamı da gelecek. Düşüncelerinizi çok merak ediyorum. 

Sevgilerle :) 




Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com.tr" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!

Devamını Oku »

26 Eylül 2020 Cumartesi

(Tarafını Seç #1) Edward Mı? Jacob Mı? (Tarihin Tozlu Raflarından Bir Tartışma)


Merhabalar.
Aman aman, nerelere geldik; diyebilirsiniz. :)
Madem ben taslaklarımı düzenleyip yayınlıyorum. Madem Gece Yarısı Güneşi kitabının çıkmasıyla bu konu tekrar gündeme geldi. Madem ben okuduğum diğer serilerle ilgili de bu tarz yazılar yazmayı uzun yıllardır istiyorum. Neden olmasın? :)

Yukarıdaki anlamsız paragrafı görmezden gelirsek eğer, malumunuz Alacakaranlık serisinin çok uzun zamandır beklenen üyesi Gece Yarısı Güneşi çıktı. Bu seri pek çok kişiye okuma alışkanlığı kazandırmasının yanı sıra benim gibi o güne kadar dark, gotik, acımasız vampirler okumuş bir okuyucuyu da light vampirlerle tanıştırdı. :p
Ve çoğu popüler seri gibi döneminde çok sevildi, ardından nefret edildi.
Bu seriyle yatıp kalktığını bildiğim insanlardan dahi daha sonra olumsuz şeyler duydum. :)

Ben bu seriyi yanlış hatırlamıyorsam 2008 sonlarında almıştım. Henüz ortada bir çılgınlığı yokken okumak insanın bakış açısını etkiliyor. O yüzden hiçbir bilgim yokken okuduğum için ben bu seriyi sevmiştim. Hala da severim. Blogu açmadan çok önce yaşandığı için bunlar blogumda maalesef yorumları yok. 4. kitabı heyecanla beklediğim zamanları hatırlıyorum mesela :) Ardından yazarın Edward'ın da ağzından bir kitap yazdığını duyduğumda sevinmiştim. Seri acayip tutmuştu ve bırakın kaymağını yemeyi dibini ekmekle sıyırmak bile normal bir davranıştı.


Gelin görün ki Gece Yarısı Güneşi'nin 12 Bölümü Stephanie Meyer'in bilgisayarından sızdırıldı ve yayıldı. O zaman ne yalan söyleyeyim ben de okumuştum bu 12 bölümü ve Bella'nın sıkıcı zihnindense Edward'ınkini yeğlemiştim. :) Aslında devamını da okumak istemiştim ama yazar kitap unutulana kadar ara vereceğini, bu ruh haliyle yazarsa tüm Cullenları öldürebileceğini söylemişti. Ve böylece kitap pek çok okurca unutulup gitti. 
Daha önce Bree Tanner'ın İkinci Hayatı adında ek bir kitap yayımlayan yazar 10. yıla özel Yaşam ve Ölüm adında bir ek kitap daha çıkarttı. Bunun nedeni Alacakaranlık'tan sonraki kitaplarının bu kadar ilgili görmemesi olarak düşünülebilir mi, kararı size bırakıyorum. Yaşam ve Ölüm'de Edward ve Bella bir nevi yer değiştirmişti. Ve kitap Alacakaranlık kitabıyla birlikte bir yüzünde Alacakaranlık, diğer yüzünde Yaşam ve Ölüm olacak şekilde basılmıştı. Hoş bir düşünceydi. Ben de bu kitabı almıştım ama hâlâ okumadım. Okuyanlardan da genel olarak geçer bir not almadı. Ama ben okuyup kendim karar vermek istiyorum. :)
Alışveriş yazımda da bu kitaptan bahsetmiştim. Okumak için TIKLAYIN!

Yine Epsilon sayfasından aldım resmi. :)


Ve günümüz. Tam unutuldu dendiği anda Gece Yarısı Güneşi çıkıverdi. Kapağını pek sevmedim. Bana iyi duygular vermiyor. Ama alıp okumayı düşünüyor muyum, evet düşünüyorum. 
Blogda bu kitaplarla ilgili yazdığım alışveriş yazısı dışındaki tek yazı olduğu için biraz çenem düşmüş olabilir. Affedin. :)

Tarafını seç kısmına gelelim.
Bu tarz aşk üçgeni bulunan kitaplarda ve serilerde okuyucular genelde ikiye bölünürler. Edward'ı çok seven ve Bella'yla onun olması gerektiğini düşünenler. Jacob'ı çok seven ve aslında Bella'yla onun olması gerektiğini düşünenler. 
Bir de benim gibi ikisinin de kaçıp kendini Bella'dan kurtarması gerektiğini düşünenler. :p 
Gördüğünüz gibi "Kızım Bellam sen ne düşünüyorsun? Bu hayat senin," diyen yok. 

Kitapları baz alacak olursam ben Team Edward'ım. Jacob'ı iyi bir arkadaştan öteye göremiyorum maalesef. Ve Bella'nın seçimine de saygı duyuyorum. :p 

Filmleri düşünecek olursam çok büyük Edward antisiyim ama Jacob'a da yakın hissetmiyorum. Filmler için hepsi kaçıp birbirinden kurtulsun düşüncesindeyim. :p 

Bir de pek Kurtadam düşkünü olmadığım ve Vampirleri daha çok sevdiğim için biraz taraflı bakıyor olabilirim. Edward'ın aşırı sahiplenici tutumları kitap çerçevesinde hoşuma gitmiş olsa da gerçek hayatta asla tahammül edemiyorum.
Aklıma sürekli Biri Beni Isırdı filminin (Alacakaranlık parodisi) finali geliyor. Mantıklı buluyorum :p

Siz kimin tarafındasınız? Lütfen düşüncelerinizi yorum olarak belirtin. Biraz nostaljinin kimseye zararı olmaz. :)  

Bu yazıyı sonuna kadar okuyan olduysa ayrıca teşekkürlerimi sunuyorum. ^_^
Kendimi daha genç ve ergen günlerime dönmüş gibi hissediyorum. :p

Sevgiler.




Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com.tr" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!

Devamını Oku »

20 Kasım 2019 Çarşamba

Eskiden Kitapları Yarım Bırakmazdım...


Merhabalar,
Eskiden asla kitap yarım bırakamayan biriydim. Seri belki ama kitap asla... 
Bunun altında yatan sebebi tam olarak bilemiyorum. Önceden bu kadar geniş bir kütüphanemiz yoktu, sevdiğimiz kitaplara ulaşmak daha zordu ve sevdiğimiz kitapları tekrar tekrar okurduk. Belki sebep buydu, belki de karakterlerin kitapta kaldığım yerde öylece donup kaldığı hissiydi. :) Onları da onları bekleyen sona ulaştırmak gerekiyordu. Bir okurun karakterlere karşı son görevi bir nevi... 

Elde bir sürü okunacak kitap birikince, okumak için eskisinden daha kısıtlı bir zamana sahip olunca ve eldeki fiziksel kitapları koyacak mekan daralınca eleme yapmak şart oldu. Çünkü bunların yanı sıra okumak istenen kitapları bu kalabalıkta bulamama durumu vardı. Seçeneğin çok olması seçme ve karar davranışını olumsuz etkiliyor, bu ortaya konmuş bilimsel bir durum. Bundan da hoşlanmıyordum. 

Okuduğum, tekrar okumayacağım, sevmediğim kitaplarımın kütüphanemde yük olması bana çok anlamsız gelmeye başladı. Binlerce kitap... Ama bana huzur, mutluluk vermiyorlar. Onlara verilen bakım, temizlik artı bir vakit kaybı. 


Bir dönem okuyacak kitap bulmakta ciddi zorluk yaşadığımdan olsa gerek, eskiden çocukça bir kitap açlığı çekerdim. Sanırım biraz büyüdüm. Ve kitaplığımda gördüğümde bana mutluluk veren, arada karıştırmayı sevdiğim az ve öz kitap olmasını istiyorum. 

Hal böyle olunca okurken bana hiç hitap etmeyen kitapları kendime işkence ederek okumaya çalışmaktan vazgeçtim. Bana mutluluk vermeyen kitaplar başkasına mutluluk verecekse 'Ya benimsin, ya kara toprağın' manyaklığıyla onları evde hapsetmenin bir anlamı yoktu. Ben de başkalarını mutlu edeceklere yere yani kütüphaneye bağışlıyorum onları.

Onlar mutlu, ben mutlu. :) Üzerimden öyle bir yük kalktı ki bu şekilde.
Fark etmeden kendimize ne kadar yükleniyoruz bazen. Tabi bu bilinç biraz da zamanla geliyor. Bu bir giriş yazısı olsun. Yarım bıraktığım bazı kitaplarla ilgili ufak notlar almıştım. Bir sonraki yazıda biraz da onlardan bahsedeyim. 

Son olarak; bazen özgür bırakmak, özgür kalmaktır... 
Sevgiler ^^


Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com.tr" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!

Devamını Oku »

31 Aralık 2018 Pazartesi

2018'in Son Yazısı (Dürüstlük İçerir)



Merhaba,
Yılın son yazısını yazayım diyerek geldim. Sorsanız "Koca yıl kaç yazı yazdın sanki?" diye verecek cevabım yok. :) 
Son bir iki yıl zor geçti. Her şeyin üst üste geldiği zamanlar. Ben kendi hayatımı düzene koymaya çalışırken (şu an çok iyiyim) kitaplara sığınmam gereken dönemde kitaplara da el süremediğimi fark ettim. Çünkü her şeyden soğumuştum. Bu konuyu 2018'in son saatlerinde buraya döküp, burada bırakmak amacıyla yazıyorum. Son cümleyi baştan söyeyim; bahsedeceğim tüm geçmiş sıkıntılara rağmen pek çok şeyi sorguladığım 2018 bana pek çok şeyi geride bırakma imkanı sağladı, çok büyük güzellikler getirdi. Mücadelemiz sürecek. :)
Hani dönem dönem akımlar olur ya, yeni moda kitap okumaktı ve okuma yazma öğrendiği günden beri okuyan biri olarak bazı şeylerden epey itildim. Sahne arkasında dönen şeylerin can sıkıcılığına hiç girmiyorum. Yani şahsi yoğunluklara, beni soğutan nahoş durumlar eklenince sonuç bu oldu. 
Son sene en az okuduğum senelerden biriydi sanırım. Elimde de biriken kitapları elemeye çalışmak (birkaç bin kitaptan bahsediyorum) taşınma sürecinde de sonrasında da beni çok yordu. Bir kısmını köy okullarına bağışladım, bir kısmını çevreme dağıttım, küçük bir kısmını sattım, bir kısmını hala gün gün kütüphaneye bağışlıyorum... 
Günceli çok az takip ediyorum. Çünkü bir zaman sonra güncelleri al ve yığılsın'a dönüyor. Eskiden çok eski saman kağıdı, ciltli kitaplar okuyordum. Kitabın modası geçtiğini düşünenlerden değilim. Kitabın eskimişi olduğunu düşünmüyorum. Kitaplarımı sahaflara götürmüyorum. Çünkü yıllardır onlarca kitap aldığım, bir sürü arkadaşımı götürdüğüm sahaf 2014-2016 basım kitaplarımın çok eski olduğunu iddia etti. Tabii o ticari kısmına bakıyor, ben sadece bir okur olarak böyle düşünmüyorum. 
Okuma işi popüler kültürün son zamanlardaki kölesi maalesef. Bir dönemin bazı kozmetik blogları vs gibi ki şu an mesleğe dönüşmüş olan popülerleştikçe ürün gelsin diye hesap açanlar, geleni kötü de olsa kötüleyemeyenler. Aynısı kitaplarda da oldu. Bir dönem herkes blog açıyordu. Ancak blog yazmak belli bir uzunlukta düzgün bir metin yazmayı gerektirdiği için bir çoğu sapır sapır döküldü. Instagram ile birlikte bu durum okuduklarına dair fikirlerini düzgünce ifade etmek yerine güzel bir kitap fotoğrafı çekip altına bir cümlelik alıntıyla bir cümlelik beğendim/beğenmedim yazmak haline geldi. Bunu oldu bitti sevemedim. Sosyal medya hesaplarını yazılarımı paylaşmak adına kullansam da bir türlü benimseyemedim. Benim kendimi iyi hissettiğim, ifade edebildiğim ana yerin burası olduğunu düşünüyorum. İleride ne olur ben de bilemiyorum tabii ki. 
Benzer bir yozlaşmanın yayınevleri için de geçerli olduğunu düşünüyorum. 100 TL ye kitap satanlar (pardon, 99.90 TL), devam etmeyen seriler, birbirlerinin yazarlarını serinin ortasındayken (ç)alanlar, kitap boyutlarını seri boyunca büyütüp küçültenler, aniden ciltli basıp bir sonraki kitabı karton kapak basanlar, bazı instagram hesaplarını kendi yayınevi reklamları için kiralayanlar...
Ben artık bunlara canımı sıkmıyorum, eskisi gibi kendi kafama göre gidiyorum. Ve blogumda, kendi küçük dünyamda mutluyum. 
Hepinizi seviyorum. :)
Görüşmek üzere.




Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com.tr" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!

Devamını Oku »

26 Temmuz 2017 Çarşamba

Distopik Kitaplarda Diktatör Rejim Olgusu ve Bu Konuyu Ele Alan Kitaplar




Distopyaları severim. Zaten bu etkinliği yapmamızın nedeni grupça bu türü sıkça okumamız. 

Ütopyadansa distopya tarzı kitapları okumak, bu konuda film/dizi izlemek bana daha cazip gelir. Okuduğum tüm ütopyalarda kendimce bir kusur, aksaklık bulmuşken; her şey bir türlü mükemmel olamazken distopyalardaki baştan aşağı bozuk düzen insanı kendine çekiyor. 

Gerçek hayatta bir ütopyada yaşamayı tercih edecekken kitaplarda okumak nedense beni esnetir, sıkıcı gelir. Distopyalarda insanın hem yıkıcı, hem de buna karşı çıkanlar sayesinde yapıcı gücünü bir arada görmek değişik bir his uyandırıyor. Bu tür 
çelik bir bıçağın yüzeyi kadar soğuk ve keskin, heyecan vericidir. İnsanoğlu işte hepimiz bir parça dram ve kaos olmadan yapamıyoruz. Oğuz Atay'ın da dediği gibi "Tehlikeli oyunlar oynamak istiyor insan; bir yandan da kılına zarar gelsin istemiyor." 
İşte bunu en iyi hissettiren şeylerden biri de kitaplar. 

Bildiğiniz gibi distopyalar geleceğe dair olası, kötü bir senaryodur. 
Bu senaryoyu da oluşturmanın bir çok yolu olabiliyor. 
salgın hastalıklar, totaliter rejimler, zombi saldırıları, uzaylı istilaları, suyun/havanın tükenmesi, insanların dünyayı terketmek zorunda kalması, göktaşları, çevre kirliliği, iklim değişiklikleri, teknolojinin insanları ele geçirmesi... 

En çok rastladıklarımızdan biri ise totaliter rejimdir, diktatör rejim de diyebiliriz.

Burada sınıf ayrımını ve bu sınıfların hiyerarşik bir şekilde sıralanmasını; yani kast sistemini de açıkça görürüz. Fakir daha fakir, zengin daha zengindir. Ve alt sınıfta olanlar rahatça sömürülüp gözden çıkarılabilir. Yani toplumun yükünü çekenler en çok kazananlardır. 

Baskıyla ya da alt tabakayı türlü vaadlerle kandırmak suretiyle yönetilirler. Ve genelde okuduğumuz bu rejime karşı çıkanların mücadelesidir. seçilmiş kişi/kişilerdir bunlar. Her ne kadar filmler/diziler, kitaplar bu durumun seçilmiş kişiler aracılığıyla değiştirilebileceğini pompalasalar da bazen gerekli olan sadece toplumun bunu istemesidir.

Bu konuyu temel alan kitaplardan bahsetmek gerekirse;


#1 Açlık Oyunları

Bu seriyi bilmeyen yoktur sanırım. Bir dönem hem kitaplarıyla, hem de filmleriyle epey popülerdi. Ve güzel de bir seriydi.

 Eskiden Kuzey Amerika'nın olduğu yerde Panem diye bir devlet var. Devletin merkezi bir nevi asillerden oluşan Capitol. Buradaki herkes her türlü hakka sahip bir tür üst sınıf... 

Bir de mıntıkalar var. Toplamda 12 mıntıka var. Her mıntıkanın uzmanlaştığı bir alan var. Balıkçılık, tarım gibi... Eskiden 13. mıntıka da varmış, ancak daha önce mıntıkalarda oluşan ayaklanmada 13. mıntıka tamamen yok edilmiş. Ve her yıl bunu anmak için her mıntıkadan bir kız, bir erkek Açlık Oyunları'na katılıyor. Ölümüne bir oyuna...    

                                                               
seriye dair yorumum için TIKTIK!



#2 Kızıl Yükseliş - Pierce Brown

Bu kitap benim okuduğum son zamanlarda okuduğum en iyi distopyalardan biriydi. 
İçinde bir parça bilimkurgu da olan heyecanı yüksek bir seri. 




#3 Fahrenheit: 451 - Ray Bradbury

Bu kitap benim Okuma Etkinliği'miz için tekrar okumaya karar verdiğim kitap. Ayrıntılı yorumum gelecek. Kitapların yakıldığı bir gelecekte geçiyor. 



#4 George Orwell 

George Orwell politik eleştiri konusunda güçlü bir isim. 1984 ve Hayvan Çiftliği isimli kitapları zaten kültleşmiş durumda. Okunması gerekenlerden. 



#5 Kül - Shani Petroff & Darci Manley

Yine aynı temayı alan bu kitabın yorumunu One Better Day'den okumak için TIKTIK!

---

Bu konuda bahsedilebilecek hem klasik, hem güncel birçok kitap var. Birkaç örnek vermekle yetiniyorum bu kez. 

Sevgiler :*
 



Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!
x

Devamını Oku »

8 Eylül 2016 Perşembe

MİM: Bu Yazın En'leri


Merhabalar, 
Canım blog ikizim Kitap Tutkusu ve tatlı kıs Büyülü Ayraç beni bu mime davet etmişler. Sağolsunlar, varolsunlar :* 
Mim resmini benim için çeken One Better Day'e öpücükler :*

Son zamanlarda çok fazla kitap okuyamadığımın farkındayım, aksilikler, olaylar, yoğunluklar yakamı bırakmıyor. Ama son haftalarda güzel kitaplar okuyabildim en azından teselli olarak. 

O yüzden bu mime kısıtlı bir çerçeveden yanıt verebileceğim maalesef. 

1) Bu yaz okuduğun en güzel kitap: Taştan Kalp - Jill Marie Landis. Atmosferini sevdiğim kitaplardan biri oldu. İlk fırsatta  bloga yorumunu da gireceğim. 

2) Bu yaz keşfedip okuduğun en güzel kitap: Tam olarak yazın mı keşfettim emin değilim ama Hayatta Kalma Rehberi - Hugh McManners. Survivor olaylarını çok sevdiğim için bu kitabı da çok zevk alarak okudum. 

3) Bu yaz okuduğun ve sana en büyük hayal kırıklığını yaşatan kitap: Bu yaz çok büyük hayal kırıklığına uğratan bir kitap okumadım ama Harika S.rt.k - Christina Lauren kitabını çok hevesle beklediğim için sanırım beklediğim kadar sevmedim. Yine güzeldi ama beklentimin aşağısında kaldı. 

4) Bu yaz izlediğin en güzel film: Film sorularına cevap verme konusunda hiç iyi değilim. Ama bu yaz uzun zamandan sonra Kore dizilerime döndüm. W Two Worlds izlemeye başladım ve çok beğendim izlediğim kadarını. 

5) Bu yaz dinlediğin en güzel şarkı: Son zamanlarda takıldığım ve günde 500 kez dinlediğim şarkıyı buraya yazsam blogdan toplu ayrılmalar olacağını düşünüyorum. :) Verecek havalı bir cevabım yok şimdilik. :)

6) Bu yazı bir kelime ile tarif et:  İşkence. :/ Bu yaz bana işkence gibi geldi, moralim hep düşüktü. :/ Olaylar olaylar.

Bir mimin daha sonuna geldik. Mim yazıları yazmayı seviyorum ^_^
Umarım siz de okurken keyif almışsınızdır. 
Ben de One Better Day'i, biriciğim Fighting! Blogundan Esramı ve Evil'in Dünyası'nı mimliyorum. Ayrıca ne güzel bir mimmiş bu, keşke benim de olsa diyen herkesi de. 
Sevgiler :* 

 

Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!
Devamını Oku »