15 Temmuz 2021 Perşembe

Freud'un Kız Kardeşi - Goce Smilevski (BCP Mart)


Merhabalar, 
Blogları Canlandırma Projesi kapsamında her ay  o ayın konusuyla ilgili yazı yazıyordum ve bu beni mutlu ediyordu. Ancak araya bir yakınımın hastalığı ve vefatı girdi, zor zamanlardı; biraz geri kaldım. Önceki aylara dair yazılarımı seri bir şekilde girip günceli yakalamak istiyorum. Çünkü bu projeye devam etme niyetindeyim. Başlayalım. 

BCP Mart ayı için bir süre önce başladığım ancak yarım kalan bir kitabımı seçtim. Bu sayede kitabımı da tamamlamış bulunuyorum. Mart ayı temamız "Kadın" idi. 
"Malumunuz bu ay 8 mart Dünya Kadınlar Günü'nü de bünyesinde barındırıyor. Bu sebeple mart ayı temamız Kadın.  O yüzden okuyacağımız ve izleyeceğimiz içerikler kadınları temel alıyor olacak. Konusu kadınlar üzerine olan ya da kadınlar tarafından hayata geçirilmiş içerikler bu temaya dahildir. Özellikle son zamanlarda yaşananlarla da bu tema daha da işlenmesi, konuşulması gereken bir hâl alıyor." diye özetlemiştim 
BCP ile ilgili bilgi almak için buraya TIKLAYABİLİRSİNİZ.




Kitap Adı: Freud'un Kız Kardeşi
Yazar: Goce Smilevski
Çevirmen: Levent Ademov
Yayınevi: Nemesis Kitap
Orijinal Adı: Sestrata na Zigmund Frojd
Basım: 1. Baskı - Ekim 2013 / 2-5. Baskı - Aralık 2013
Sayfa Sayısı: 243

"Herkes burada ama sen kendine çok fazla baktığından diğerlerini göremiyorsun."

Bir dönem psikolojiye 'sözde' de olsa kıyısından köşesinden dokunan kitapları toplama huyum vardı. Henüz çok seçici değildim bu konuda. Bu kitabı da öyle bir zamanda almıştım. Hata etmişim. Sonda söylemem gerekeni başta söyledim sanırım. Ups.

Kadın teması altında seçme nedenim ise kitap adından da anlaşılabileceği gibi bir kadını konu alıyor ve o kadının bakış açısıyla, onun maceralarını anlatıyor. Nedenim buydu.
Kitabın enteresan bir olay anlatma sırası var. Daha doğrusu pek sırası yok. 

Kitap Freud'un dört kız kardeşinden biri olan Adolfina'nın ağzından anlatılıyor. Hikaye öyle bir başlıyor ki hepsinin yaşlılık yılları ve 2. Dünya Savaşı zamanları. Yahudilere uygulanan zulümden onlar da zarar görüyorlar. Bazı nüfuzlu Yahudiler diğer Avrupa ülkelerine çıkarılabiliyorlar. Freud'a da bu ayrıcalık tanınıyor ve arka kapakta da yazdığı gibi yanında götürmek istediği kişiler listesine eşi, çocukları dışında eşinin ailesi, doktoru, doktorunun ailesi, hizmetçileri hatta köpeğini bile eklemesine rağmen kız kardeşlerini eklemez. Kız kardeşleri ne kadar yalvarsalar da onlara, bir tehlike olmadığını söyler. 

Minik bir not: Burada Adolfina kardeşi Freud'la rüyasında bir nevi hesaplaşır. Freud pişmandır ve Adolfina ona "Affedilecek bir şey yok. Yaptığın hiçbir şey yok. İyi bir şey yapma imkanını kaçırdın o kadar." diyor. Enteresan ve insanı bir anlığına düşündüren bir bakış açısı. Ama çok düşününce insanı yaptığı kötülüğün sorumluluğundan uzaklaştıracak bir parça da sıkıntılı bir bakış açısı bana göre. 

Hikayeye dönersek, kardeşler Freud Londra'ya gittikten kısa bir süre sonra toplama kampına gönderilirler. Adolfina kız kardeşlerinden de ayrı düşer bu süreçte. Bu kısma kadar Adolfina'nın çocukluk ve gençlik yıllarına, kardeşi Freud'la ilgili anılarına dair geçmişe dönüşlere yer veriliyor.

Tam kitap kendi ritmine oturdu, 2. Dünya Savaşı zamanları ve Freud ailesinin erken yıllarını konu alıyor ve bu şekilde devam edecek diye düşündüğünüz anda ise komple çocukluk ve gençlik yıllarına döndü. Geçmişte devam ettik, gelecek tamamen silindi. Adolfina'nın Freud'la çocukluktan beri olan yakın ilişkisi, annesi ve babasıyla ilişkisi, arkadaşları... Bunları okumaya başladık. Ve bir daha baştaki kısım haricinde 2. Dünya Savaşı zamanlarına dönmedik. Arka kapak yazısı bir parça yanıltıcı yani. 

Kitap bir anda çocukluk, gençlik, yaşlılık olarak devam etti Adolfina'nın bakış açısından. Çocukluk yıllarında kardeşi Sigmund'la herkesten ayrı bir ilişkisi var Adolfina'nın ki bu ilişki de bir parça analize muhtaç bence. Ama annesinin gölgesi var hep üzerlerinde. Oğlunu çok seven ve onun "bir şey" olacağına inanan annesi kendine daha kolay bir hedef olarak hep Adolfina'yı alıyor ve zehrini sürekli ona akıtıyor. Bu kısımları okumak benim için çok zor oldu çünkü insanı etkiliyor.  Bir annenin çocuğuna asla söylememesi gereken çok şey söyleniyor ve yapmaması gereken çok şey yapılıyor. Ve Adolfina'yla çok daha yakın olduğu halde Freud hiçbir şey yapmıyor... 

Adolfina çok anaç bir karakter. Çocuk sahibi olmak istemesi, emzirmeyle ilgili gördüğü psikanalitik rüyalar, biriktirdiği bebek kıyafetleri... Ve annesinin sadece keşke seni hiç doğurmasaydım dediği Adolfina'yla ilgili değil kadınlıkla da ilgili korkunç fikirleri var. 
Çok ufak bir parça vermek istiyorum: "Artık borcunu bilmek zorundasın. Her kadının temel borcu; kendi hayatın için yeni hayatlar doğurarak ödeyeceğin borç."

Kardeşinin okulu, işi ve daha sonra evliliği nedeniyle ondan kopan Adolfina ne kadar uzaklaşmak istese de hep annesinin yanında buluyor kendini. Kız kardeşleriyle ilişkilerinin yanı sıra edindiği arkadaşlardan da bahsediliyor. 

Sara'nın hikayesi üzücü olsa da ben en çok Klara karakterini sevdim kitapta. Klara'nın , Gustav Klimt adında sürekli birileriyle düşüp kalkan ve sonra bunları kardeşi ve arkadaşlarının olduğu sosyal etkinliklerde anlatan bir ağabeyi var, bir de bahsetmekten hiç hoşlanmadığı kendisine şiddet gösteren bir annesi. Gustav'ın ünlü bir ressam olması, Klara'ya bir faydasının dokunmaması ve anne figürü Adolfina'nın yaşadıklarıyla paralel aslında. 

Klara o dönem kadın hakları için çok çabalıyor. Çabası bana çok anlamlı ve güzel gelmişti. 
Klara diyor ki; "Belli ki biz kadınlar, bu zamanın ve dünyanın bize vermek istemediği şeyi, kendimiz almak zorundayız." Çok zorluklar çekiyor, hatta bir yerde Freud'la da bu konuyu tartışıyorlar. Şu an bu konuları araştıran kişilerin adını kesinlikle duyduğu Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi - Mary Wallstonecraft kitabından da bahsediliyor. Bu detayları çok sevmiştim. 
Ufak bir not olarak şunu da ekleyeyim; Klara da bu kitabın adının Freud'un kız kardeşi değil de Adolfina olması gerektiği konusunda benimle hem fikir olurdu sanırım. Kadınların birinin bir şeyi olarak konumlandırılıp isimsiz bırakılmasından hoşlanmazdı. 

"Bütün normal insanlar aynı şekilde normaldir; ama her deli insan kendine özgü bir şekilde delidir."

Dönemle ilgili de epey bilgi sahibi oluyoruz. Mesela Klara sayesinde o dönemde bir kadının akıl hastanesine yatırılması için eşinin beyanının ya da miras istediği için erkek kardeşlerinin beyanının yeterli olduğu ve akıl hastanelerinin sağlıklı kadınlarla dolu olduğu bilgisini öğrenmemiz gibi. 

İlerleyen kısımlarda Klara ve onu takip edecek şekilde Adolfina kendilerini akıl hastanesinde buluyorlar. Aslında orada bir nevi hayattan ve gerçeklerden kaçmak için kendi istekleriyle bulunuyorlar. Bu sefer Freud'dan çok daha farklı bir hasta yaklaşımı olan Dr. Goethe ve oradaki hastaların günlük hayatlarını okumaya başlıyoruz.

Kitabın bir amacı yok gibi ilerliyor. Düzgün bir giriş gelişme sonuç da yok.  Evet bazı olaylar güzeldi, evet bu kısmı heyecanlıydı dediğiniz yerler oluyor ama neden okuduğunuz konusunda size bir şey vermiyor kitap. Adolfina'nın yıllar geçtikten sonra unutmamak için oturup yazdığı günlüğünü okumuş gibi bir his bırakıyor. 


Okuduğum süre boyunca ben bu kitabı sevmedim diye tekrarlasam da kendime, sırf nereye bağlanacağını merak ettiğim için devam ettiğim bir kitaptı. Ve bir yere bağlanmadı. (çekirge sesleri) 
Ama okuduğuma pişman mıyım? Enteresan bir şekilde hayır. 
Kitapla ilgili karmaşık duygular içindeyim kısaca.
Tekrar okur muyum? Hiç sanmıyorum.

Sevgiler. :* 




Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com.tr" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!

Devamını Oku »

17 Eylül 2020 Perşembe

Ağustos 2020 Kitap Alışverişi (Amazon.com.tr)


Merhabalar,
Eskiden blogda çok sık kitap alışverişi yazıları olurdu, hey gidi. :) 
Birkaç senedir kitap alışverişlerimi en aza indirdim. Buraya yazmadığım bazı ufak alışverişlerim oldu tabii ama eskisi kadar da almıyorum. Bunun nedeni elimde hâlâ hem okumam hem de elemem gereken epey kitap bulunması. 

Güncel tüm kitapları okumak zorunda değilim. Son yıllarda kitap okuma öyle bir moda haline geldi ki birkaç sene önce çıkmış kitaplar/seriler bir nevi demode oldular. Bu bakış açısı beni çok ama çok rahatsız ediyor. Kitapların eskidiğine inanmadığımdan olsa gerek... Ama benzer rahatsızlıkları birkaç sene önce ben de yaşadım. Günceli yakalayacağım derken kitap okumaktan uzaklaşmak istemiyorum. O yüzden kitap alışverişlerimi en aza indirme durumum bazı istisnalar haricinde devam edecek. 

Geçtiğimiz ay Amazon.com.tr den kitap alışverişi yaptım. Epeydir aklımda olan bazı Psikoloji kitapları vardı. Ve 3'ü birlikte çok iyi bir fiyata denk geliyordu. Böylece hem Amazon'dan kitap alma konusunu da konuşmuş oluruz. Öncelikle hem daha önceki kitap veya farklı ürünler içeren alışverişlerimde hem bu alışverişimde Amazon'un kargosundan çok memnun kaldım. Hızlı, bilgilendirici, iletişim kurulması çok kolay.

Önceki alışverişlerimde bir sıkıntı yaşamasam da bu alışverişimde kitaplarımdan birinin ön kapağı biraz yıpranmış geldi. Üzüldüm. Bunun dışında bir sorunum olmadı.

Geleyim aldığım kitaplara. 


"Olgunlaşmamış Ebeveynlerin Yetişkin Çocukları" kitabını daha ilk çıktığında alınacaklar listem için ekran görüntüsü alarak kaydetmiştim. Yazarı Dr. Lindsay C. Gibson. Epey zamandır istiyordum ama zamanı şimdiymiş diyorum. Arka kapak yazısını okuduğumda dahi okumak istediğimden emindim. Umarım beklentilerimi karşılayan bir kitap olur.

 

"Boşluk Hissi" kitabını nispeten daha yakın zamanda gördüm. Yazarı Dr. Jonice Webb. Konuyla ilgili olmasıyla da diğer kitapla birbirlerinin üzerine iyi gideceklerini düşünüyorum.


"Çözümler" kitabının yazarı da bir önceki kitabın yazarıyla aynı; Dr. Jonice Webb. Bu kitaptan hiç haberim yoktu. Diğer kitapları araştırıp sepetime atarken fark ettim. Anladığım kadarıyla Boşluk Hissi'nin bir nevi tamamlayıcı kitabı. 

Bir parça mesleki okumalara odaklanmak istediğim şu dönemde iyi bir giriş olurlar gibi geliyor. Bir de uzun zamandır kitap alışverişi yazısı yazmayınca heves ettim ^_^

Beni özleyin anacım.
Sevgiler.



Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com.tr" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!

Devamını Oku »

26 Ağustos 2016 Cuma

Korku Biriktirmek




Hepimizin korkuları vardır ve korku görece evrensel duygulardan biridir. 

Korkunun insanoğlunu belki de avcılık, toplayıcılık yaptığı zamanlardan beri tehlikelere karşı tetikte tutan bir yanı vardır. Aşırı korkunun paralize eden yanını göz ardı edersek insanda savaş veya kaç refleksi oluşturur. Böyle bakıldığında gerekli ve faydalı olan bu duygu bazen bir olaya/cisme/canlıya yoğunlaşıp gerekenden daha büyük tepkilere neden olduğunda karşımıza fobi adıyla çıkıverir. 

Korku duygumuz evrensel olsa da fobilerin sonradan öğrenildiği bazı çalışmalarla kanıtlanmıştır. Bu konuda Küçük Albert deneyini eminim çoğunuz biliyorsunuzdur. Tüylü hayvanlarla, tavşanlarla vs. bir sorunu olmayan Albert yapılan bir dizi koşullandırma çalışmasından sonra bunlara karşı fobi geliştirmiştir. 

Çocukluk çağlarınızı düşünün. Ne kadar korkusuz ve cesur olduğunuzu. Böcekler, yanan sobalar, yağmur, çamur; hepsine kendimizi kolayca atabilirdik. 

Uf oldun, aman cıs, ıy iğrenç, bunu yemezsen seni öcüye veririm, uslu dur bu abla sana iğne yapar, benimle inatlaşırsan öcüler seni yer gibi öğretilerle büyüdükçe ve bazı hoş olmayan deneyimler de buna eklenince hepimiz fobi geliştirme adayıyız aslen. :)

Büyüdükçe ve modern hayata adapte oldukça korkular da şekilleniyor ve çeşitleniyor.

Karanlık korkusu, hayvan korkusu gibi şeyler atalarımızdan kalan genetik mirasımızken, yükseklik korkusu, okul korkusu, toplum karşısında konuşamama korkusu gibi korkular daha çok modern dünyanın getirileri. 

Peki insanlar neden bunlara rağmen hâlâ ilgiyle korku filmleri izliyor, korku romanları okuyor? Çünkü bu da çoğu duygu ve macera gibi korkuyu da yerimizden kalkmadan, güvenli ortamımızda tatma imkanı sağlıyor. 


Turunu yaptığımız İhtiyaç kitabının ana karakteri Zara da fobilere karşı yoğun bir ilgi duyuyor. Öyle ki kitabın bölüm adları bile isimlerini belli başlı fobilerden alıyor. Aşık olma fobisi olan Filofobi'nin birden fazla bölümde geçmesi ise düşündürücü 3:)

Durumu Zara'nın ağzından dinlersek: "Herkesin korkuları vardır, değil mi? Millet pul koleksiyonu yapar, ben korku biriktiririm. (...) İnsan bir şeylere isim verince onları çok daha kolay anlıyor. Beni sıklıkla tırstıran şeyler, bilinmeyenler."

Bilinmeyene duyulan korku bence de en büyük korkularımızdan ama aynı zamanda meraklarımızdan da biri. 

Peki siz en çok neyden korkarsınız? 

 

Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!
Devamını Oku »

20 Ekim 2013 Pazar

OKK 17. BLOG TUR - Bir Yazar Hastalığı: Beyaz Kağıt Sendromu




Kitabımızın anlatıcısı Marcus, bir kitap yazar ve bir anda ülkenin en popüler yazarlarından biri haline gelir. Uzun süre en çok satanlar listesinin başında kalır, yüklü bir miktar para kazanır, herkes onu tanır, imza ister... Tabi hayat böyle sürüp gitmez, 6 ay sonunda insanlar ondan ikinci kitap beklemektedirler, ancak Marcus popüler dünyanın ışıltısına kendini kaptırmış ve o rehavetle bir şey yazamamıştır. Süre uzadıkça o ilgiyi yitirir ve unutulmaya başladığını fark eder... Çabucak yeni bir kitap yazmalıdır, yayıncısı ve asistanı da baskı yapmaya başlayınca Marcus panik yapmaya başlar, ancak ne kadar bir şeyler yazmaya çalışsa da o tüm yazarların korkulu rüyası olan Beyaz Kağıt Sendromu'na yakalanmıştır bile... Sözleşmesi de onu sıkıştırırken Marcus en sonunda üniversiteden de hocası olan ve başarılı bir yazar olan Harry Quebert'tan yardım ister.

O yardım isteye dursun biz bu sendrom neymiş ondan bahsedelim. Yazar ve yazar adayı sıklıkla zihnindekileri kağıda dökmeye meyilli biridir. Genelde düşünceler seri bir şekilde kağıda -günümüzde bilgisayar ekranına- akar gider. Ancak öyle bir an gelir ki o bembeyaz kağıdın başına geçtiğinde kişi yazacak tek bir kelime bulamaz. Sanki zihninin içi de o kağıt gibi bomboştur. Kimisi bu yüzden dikkatini bir türlü toDekkoamaz, kaçış olarak çevredeki çeldirici şeyler -müzik,kitap,film ya da daha da basit yerdeki terlikler- bir anda dünyanın en ilginç şeyiymişçesine ilgisini çeker. Kimisi o bembeyaz kağıdı kirletmeye değecek bir şey bulamadığı için yazamadığına inanır. Aslında sonuç hep aynıdır: Kişi hiçbir şey yazamaz... Yazamadıkça panikler, umutsuzluğa kapılır, bu duygulara kapıldıkça yazamaz.  Bunun bir yazar veya yazmak isteyen kişi için ne kadar korkunç olduğunu eminim tahmin edebilirsiniz. 

Peki, bu durumdaki kişi ne yapabilir? Genelde tavsiye edilen şey en baştan başlamak yerine aklınıza gelen yerden başlamak... O beyaz kağıt bir kere kirlendi mi yazılanların toparlanması ve yazmaya devam edebilmenin daha kolay olduğunu söylerler... 

Bu arada Marcus,  Harry Q.'ya danışmıştır. Bakalım Harry ona ne cevap vermiş? : 

"Ne yazacağımı bilmiyorum, bittim ben. Beyaz sayfa. Aylardır böyle. Belki bir yıldır. " 
Sıcak ve güven verici bir kahkaha attı. 
"Zihinsel kilitlenme, Marcus, mesele işte bu! Beyaz sayfa olayı, performansa bağlı, cinsel başarısızlıklar kadar aptalcadır. Bu dehanın paniğidir. Size hayran kızlardan biriyle oynaşmaya hazırlanırken ve ona Richter ölçeğiyle ölçülebilir bir orgazm yaşatmak tek düşüncenizken, kamışınızı yumuşatan paniğin aynısı. Dehayı boşverin, kelimeleri sıralamakla yetinin. Deha kendiliğinden geri gelecektir." 

Aslında kitap boyunca Harry birçok kez Marcus'a yazarlıkla ilgili  ipuçları verir. Bunlar neler mi? O zaman  blog ikizimin bloguna buyurun :) 





Devamını Oku »

13 Ekim 2013 Pazar

OKK 16. Blog Tur: Annelik İçgüdüsü ve Kardeş Sevgisi Üzerine



Ve Dağlar Yankılandı parça parça hikayelerden bütüne giden bir kitap. Abdullah ve Peri Afganistan'ın köylerinden birinde yaşayan iki kardeş. Babaları bazen Kabil'de iş bulup gider gelir, genelde pek konuşmaz.  Anneleri Peri'yi doğurduktan sonra ölmüş, babaları da yeniden evlenmiş ve üvey annelerinin de bir bebeği var. Elimde olmadan olaylara Abdullah'ın gözünden baktım. Onun üvey annesinin kardeşiyle kendisine tutumuyla küçük kardeşlerine olan tutumunu sorgulaması, kız kardeşine yaklaşımı beni öz anne, üvey anne, annelik tutumları, kardeş, kardeş sevgisi üzerine düşünmeye ve bu konuda bir şeyler yazmaya itti. 


Abdullah üvey annesinin kendilerine bakım verdiğini ama küçük kardeşlerine verdiği bakım+sevginin sevgi kısmını vermediğini fark edecek kadar iyi bir gözlemci.  Yeni doğan bir bebek için anne sevgisinin amacı onun hayatta kalmasını sağlayacak bakımı vermektir ancak bu bakım tek başına yeterli değildir, bunun yanı sıra Erich Fromm'un ifade ettiği şekliyle "Çocuğa yaşam sevgisi aşılayacak, ona 'yaşamak güzel' , 'küçük bir çocuk olmak ne iyi' dedirtecek bir tutumdur." İşte Abdullah'ın eksikliğini hissettiği şey aslında budur. Bu bir yandan Abdullah'a normal gelir. Küçük kardeşleri üvey annelerine aittirler, Abdullah ve Peri ise başka bir kadının artıklarıdır. 

Anne- çocuk sevgisi eşit bir ilişki üzerine kurulmaz. Bir taraf bakım veren, diğer taraf ise bu bakıma muhtaç olandır. Bu nedenle anne sevgisi kutsal görülür.Bu sevgi ve tutumun kökeni hayvanlarda olduğu kadar güçlü olmasa da içgüdüsel nedenlere bağlı ancak aynı zamanda annenin kendi narsizmini doyurması, güçlülüğünü sergilemesi, sahip olma isteği, kendini aşma gereksinimi gibi ruhsal durumlara da bağlı olabilir. Anne sevgisinin gerçekten başarılı olup olmadığı tamamen kendine bağlı ve muhtaç bir bebeğe gösterilen sevgiden değil yavaş yavaş anneden kopan büyümekte olan bir çocuğa gösterilen sevgiden anlaşılır. 




Kardeş sevgisi ise aslında diğer sevgilerden daha eşit bir sevgidir çünkü ihtiyaca dayanmaz. Anne çocuk sevgisinde, baba çocuk sevgisinde, evcil hayvan- sahip sevgisinde bile bir bakım veren/ihtiyaç karşılayan ile o bakıma ihtiyacı olan arasındaki sevgidir. Evet küçük kardeşinizle siz ilgileniyor olabilirsiniz, ya da ablanız size  destek oluyor olabilir ancak bu bugün bana , yarın sana şeklindeki bir durumdur. Abdullah'ın Peri'yle ilgilenmesi, hatta onun yaptığı tüy koleksiyonuna bir tüy alabilmek için ayağındaki ayakkabıları vermesi de aynı böyle bir sevgidir işte. Bazı kuramcılar kardeş sevgisini insan sevgisine açılan bir kapı olarak görürler. Bu nedenle daha da önemlidir... 

Herkese Sevgiler :) 
Turumuzun bugünkü diğer yazıları için:

13 Ekim 2013 



13.00

Kitap Tutkusu – Khaled Hosseini’nin Kitaplarının Efsanevi Yolculuğu
Kütüphanemden Kitap Manzaraları– Annelik İçgüdüsü ve Kardeş Sevgisi Üzerine
Pudra Tozu– Alıntıların İzinde Kitabın Peşinde
Fighting!!  – Kitapların Mistik Diyarı: Afganistan



Devamını Oku »

27 Eylül 2013 Cuma

Hepimiz - Kim Noble - Bir Bedeni Paylaşanların Hikayesi




Kitap Adı: Hepimiz
Kitabın Orijinal Adı: All of me
Yazar Adı: Kim Noble
Yayınevi: Hyperion
Sayfa Sayısı:  319
Basım Yılı: 2013

Bu kitap ilk çıktığında dikkatimi çekti. Benim ilgi alanım üzerine, üstelik de biyografi türünde gerçek bir eser... Ve kitap adı harika bir seçim...Hele kapak beni benden almaya yetmişti, inanılmaz güzel ve konuya uygun... 

Kitap Çoklu Kişilik Bozukluğu (Disosiyatif Kimlik Bozukluğu) denen psikolojik hastalığa sahip 1960 doğumlu Kim Noble'ın kendi ağzından hayat hikayesi... İşte bu noktada bilmeyenler için bu hastalıktan kısaca bahsetmek lazım. 

 Çoklu kişiliğiniz olduğunda nasıl hissedeceğinizi düşünün... Başkaları size kişiliğinize uymayan ve hiç hatırlamadığınız şeyler yaptığınızı söylerler. Sabah kalktığınızda yatak ucunuzda yarısı içilmiş bir çay bardağı bulursunuz. Ancak çay sevmediğinizi bilirsiniz. Bunları nasıl açıklayabilirsiniz? Eğer tedaviye giderseniz psikolog veya psikiyatristin size inanıp inanmayacağını merak etmez misiniz ? -Gelin annem, ben inanırım :p- 

Aslında bir nevi merak etmekte haklısınız. Çünkü uzun yıllar bu hastalığın olduğu kabul edilmemiş, hastalar ya şizofren sanılmış ya da numara yaptıkları düşünülmüş... 


Hastalığın temelinde genelde çocukluk veya ergenlik döneminde yaşanmış travmalar olduğu düşünülüyor. Cinsel istismar ve taciz özellikle. Farklı bakış açıları farklı şeyler düşünse de ortak olan görüş bu. Kişi bu yaşantıdan kaçmak için bastırır ve sonuçta düşüp kırılan bir ayna gibi paramparça olan kişiliği, farklı ego durumları üretir.   Kim Noble için de aynen bu olmuş aslında. Çocuk yaşta kendisine bakıcılık yapan akrabalarının cinsel istismarına uğramış. Ama o kadar küçükmüş ki kimseye anlatamamış, hatta bunun ne kadar kötü bir şey olduğunu bile bilmeyecek yaştaymış. 

Burada bir parantez açalım kitapta da sözü geçtiği gibi şöyle düşünmeyin: Bugün öfkeli Kim Noble oluyor, yarın neşeli Kim Noble oluyor. Örnek olarak söylemek gerekirse bugün 42 yaşındaki emekli öğretmen Geofrey Smith olurken yarın eşcinsel ressam Nick Turner oluyor, belki 3-5 saat sonra 12 yaşındaki kız çocuğu Jessica Laine oluyor. Yani bir bedeni kullanarak yaşayan bir çok insan gibi... Hepsi farklı kişiler, belli olmayan süreler boyunca, ansızın belirebiliyorlar. Siz en son yataktan doğrulduğunuzu hatırlıyorsunuz ama yeniden kendinize geldiğinizde araba kullanıyor halde buluyorsunuz kendinizi... 

Genelde bu  kişilikler birbirini tanımaz, birbirlerinden haberleri olmaz. Bazen dominant yani baskın kişilik diğerlerinden haberdar olur, aynı Kim Noble da olduğu gibi... Çok nadir bu kişilikler birbirleriyle sohbet edebilir... 

İşte bu kitap bu nedenle çok ilgimi çekmişti ve bir solukta okudum... Kitabı anlatan Kim Noble'ın dominant kişiliği olduğu için Çoklu Kişilik Bozukluğu olan birinin zihnine girmiş gibi olan o his çok enteresan geliyor. Ve bazı kısımları şok olarak okuyorsunuz... 

Bu konuya, psikolojiye ilginiz varsa kesinlikle okuyun! Yoksa da bir deneyin derim :) 

PUANIM: ♥♥♥♥♥


* Hyperion Yayınları'na okuma fırsatı verdikleri için teşekkürler...

Devamını Oku »

3 Ağustos 2013 Cumartesi

Evet, Yine Kitap Aldım :)

Şu sıralar ailecek hastanelerde sürünüyoruz, açıkçası pek eğlenceli geçmiyor günler... Ama ben arada derede sahafa uğrayıp yeni kitaplar aldım. Fırsat bulmuşken yazayım dedim. Çok tuhafıma giden bir alışveriş oldu benim de :) Dünya yıkılsa son yapacağım iş kitap almak olur sanırım. Ya da son arzumu sorsalar o da aynı olur :p  

Abim annem gibi "Hadi, hadi..." diye baskı yapmadığı için rahatça inceledim bu sefer, üstüne alışverişimi de o ödedi, en sevdiğim abim! - tamam 1 tane abim var zaten, manasız oldu bu söz :p - 


 Oliver Twist de hep bahsettiğim, okul kütüphanesine dadandığım yıllardan okuduğum birtanecik klasiklerimden. 1971 yılı baskısı ve sadece 3 Tl'ye aldım :) 


İçinde şöyle bir not vardı... Mehmet kimbilir çoluk çocuğa karışmıştır artık :)


Sonra meşhur ve  zamanın sansasyonel  romanlarından Lady Chatterley'in Aşığı'nı aldım. 1960 basım uhuuu... 


İçinde 1942 yılındaki ilk baskının önsözü var, öyle güzel ki okuması , kelimelerin yarısı günümüzde kullanılmıyor :) Vaktiniz varsa resme tıklayıp okumanızı öneririm... 


Blog ikizim pek beğenmediğini söylese de 5Tl'ye bulunca inanamadım!! Aldım bilee :)



Ve yine 3tl 'liklerden benim alanımla ilgili bir kitap... Bu konularda bana danışan bir arkadaşım olmuştu, ona da yardımı olur belki içindekilerin... 

Benim için enteresan bir kitap alışverişi oldu. Umarım okumaktan zevk almışsınızdır. Geri döndüm ve yazacak bir sürü şeyim var! Beni özleyin anacım! :) 
Devamını Oku »

12 Mart 2013 Salı

Ademden Önce ve Aşkın Metafiziği - Kısa Kısa #8




Kitap Adı: Ademden Önce
Yazar: Jack London
Orijinal Adı: Before Adam

Lise kütüphanesini keşfedip oraya dadandığım günlerde okumuştum bu kitabı. Bence felsefi değeri olanlardan... Evrim teorisini temel alan bir kitap esasında. Ama aa Darwin diye bir adam çıkmış evrim teorisi atmış ortaya, ben de akademik bir yazı yazayım gibi bir şey değil.

Evrim teorisi gerçek olsa, biz gerçekten evrimleşmişsek, ilk insanların hayatı nasıl olurdu? temelli bir hikaye aslında. Ben hikaye olarak ele aldığım için çok ama çok beğenmiş ve etkilenmiştim. Yani akademik bir şey değil bu, yanılmayalım... 

Oldukça maceracı bir anlatımı var. Atalarımız eskiden... konulu yani. 

Kitap karakterimiz İri Diş (yanlış hatırlamıyorsam), onun yaşantısı anlatılıyor gibi ama onlar ele alınarak; o dönemin toplumsal yaşantısı, cinsiyetler arası ilişki, medeniyetin gelişmesi gibi olgular anlatılıyor. 

Ağaç adamları ve ateş adamları var... Ateş adamları düşman taraf, sadece bunu hatırlıyorum. Ağaç adamları ise güvenlik için ağaç tepelerinde yaşıyorlar. 

Aklımda o zamanlar beni etkileyen şu tespit kalmış, hala hatırlarım:

İnsanlar o dönemde tehlikelerden korunmak için ağaç tepelerinde yaşarlardı. Ve doğal olarak en büyük korkuları o yüksek ağaçlardan aşağı düşmekti. Çünkü bu kesin ölüm anlamına geliyordu!

Günümüz insanları yani biz oluyoruz rüyalarında yüksekten düştüklerini görürler. Bu ağaçtan düşmeyen insanların korkularının bize genetik olarak miras bırakılmasıdır der yazar. Ancak bu rüyalarda yere çarpmadan uyanırlar. Çünkü bu ağaçtan düşmeyen insanın korkusudur. Ve onun korkusu olduğundan kendisi henüz yere düşmediği için bu kısmı bilmez.   

Ve bu korku genetik olarak bize ulaşmıştır... 

Kısacası kitap o dönemle ilgili bence bir akıl yürütme olduğu için okurken oldukça keyif almıştım. Tavsiye edilir :)

Puanım: ♥♥♥♥♥


Kitap Adı: Aşkın Metafiziği
Yazar: Arthur Schopenhauer

Yine lise kütüphanesinde keşfettiğim bir kitaptı bu. Psikoloji, felsefe, sosyoloji gibi sosyal bilimlere açlığımı doyurmaya çalıştığım yıllardı.  
Kendimce kitabı şöyle özetleyebilirim:
"Aşk aslında insanın üremek için doğru insanı seçme eylemidir."

İnsan üremek ve soy devamı için en doğru kişiyi arar. Aslında aşk denilen şey de bu insanı bulduğunuzda ortaya çıkan bir kimya. Üreme işini zevkli kılmak için sanırım:p
Ve aşk bir amaç değil araç. (Hep bu kalıbı kullanmak istemişimdir:)
Asıl amaç her zaman üremek/soy devamı ve bunu en doğru şekilde yapabilmek... 

Kendisine malesef ki katılamamıştım ve hala katılmıyorum. İnsanların gen havuzuna katkıdan daha önemli bir işe yaramalarını istediğim için belki, belki de romantik mizaçlı bir insan olarak aşkı bu kadar basite indirgemek istemediğim için... 

Kitapta o yıllarda bunu çıkartmıştım. Belki yanlış, belki doğru... 
Belki şimdi okusam bambaşka düşüneceğim, bilemiyorum. Ben kendisine katılmasam da okunmaya değer... 

Puanım: ♥♥♥

Devamını Oku »

24 Şubat 2013 Pazar

Oblomov - Gonçarov -Kısa Kısa #7


(Bendeki Versiyonu)
Kitap Adı: Oblomov
Yazarı: İvan Aleksandroviç Gonçarov
Çeviri: Serpil Demirci 
Basım Yılı: 1996
Yayınevi: Öteki Yayınevi
Tür: Dünya Klasiği

Oblomov'u en kolay özetleyebileceğim ifade şudur: Tembelliğin Anatomisi... Hem yüzeysel, hem derinlemesine bakıldığında farklı anlamlar çıkarabileceğiniz, "Oblomovluk" diye bir tabirin oluşmasına neden olmuş bir kitap... 

Oblomovluk nedir dersek?
Baş karakterimiz Oblomov yataktan çıkamayacak kadar, yazamayacak, çalışamayacak, aşık olamayacak ve hatta düşünemeyecek kadar tembel biridir. Her türlü fiziksel hareketi gereksiz bulan karakter bu nedenle asosyal bir yaşam sürmektedir.  Kendisi dinlenmekten bile yorulup dinlenir... Olga'ya duyduğu büyük aşkı bile onu kurtaramaz bu durumdan...
Yazarken aklıma Garfield'ın bir sözü geldi:
"İstersem aşık olabilirim ama çok üşeniyorum."
Yani Oblomov'umuz böyle bir adam... 

Üniversitenin ilk yılı okuduğum bu kitaptan öyle etkilenmiştim ki sanki günümüze de seslenir gibiydi hikaye. Klasiklerin de güzelliği bu değil midir zaten? 
Kitabı anlatmakta öyle zorlanıyorum ki benim yerime kitabın alıntılarla kendini daha iyi anlatacağına eminim...

Alıntılar: 
"Yazıp durmak, kafasını ve ruhunu önemsiz şeylere harcamak, inançlarını değiştirmek, zekasını ve hayal gücünü satmak! Doğasını zorlamak, sürekli heyecan ve karmaşa içinde olmak, dinlenmek nedir bilmemek,  devamlı koşturup durmak... Yaz da yaz, tekerlek gibi, makine gibi. Yazmak. Yarın yaz, öbür gün yaz. Tatil gelsin, yaz gelsin; hep yaz, hep yaz! Ne zaman durup dinlenecek, zavallı adam!"

---

"Her şeyden çok hayalcilikten korkardı. Çünkü bir taraftan dost, bir taraftan düşman olan bir iki yüzlüydü hayaller. İnanmadığın sürece dost, inanıp büyüsüne kapıldığın sürece düşmandı. Rüyalardan da korkardı. Eğer rüyalar ülkesine girmeye cesaret edecek olsa üzerinde, "Yalnızlığım, inzivam, rahatım." yazan bir mağaraya giriyormuş gibi hangi saatte ve dakikada çıkması gerektiğini bilerek yapardı. Ruhunda rüyalara, muammalı ve gizemli hiçbir şeye yer yoktu. Gerçeğin analizi ve objektif olarak doğru olmayan her şey onun için yanlış görme, bir yansıma ve kanıtlanmamış bir durumdu."

(Nasıl da güzel günümüze gönderme yapmış değil mi?)

---

(Burada da Oblomov'un aslında ne kadar saf ve iyi niyetli biri olduğunu da görebiliriz...)

"Yemeklerde buluşuyorlar, birbirlerini ağırlıyorlar ama aralarında gerçek bir dostluk, konukseverlik yok. Bir partide karşılaştıklarında dairedeki karşılaşmalarından farklı olmuyor. Soğuk ve neşesiz bir halde ya aşçılarıyla ya da salonlarıyla övünüyorlar, sonra birbirlerinin ayağını kaydırmak için alaylı alaylı bakıyorlar. Geçen gün orada olmayan birini çekiştirmeye başladılar, yok bilmem kim çok ahmakmış, şu hırsız, bu rüküş. Tam bir rezalet! Bunları söylerken de sanki: 'sen de kapıdan çıkar çıkmaz sana da aynısını yapacağız' der gibi birbirlerine bakarlar. Eğer böyle düşünüyorlarsa neden buluşuyorlar? Neden dostmuş gibi tokalaşıyorlar? Ne içtenbir gülüş var, ne de zerre kadar sevgi!"

İşte böyle... Değer verdiğim klasiklerden biridir kendisi... :)

Puanım: ♥♥♥♥♥

Devamını Oku »