1 Eylül 2021 Çarşamba

Kendine Yalan Söyleme - Jane Feather (Blackwater Brides #1) [BCP MAYIS]


Adı: Kendine Yalan Söyleme
Yazar: Jane Feather
Orijinal Adı: Rushed to the Altar
Çeviri: Tuğçe Ağca
Yayınevi: Epsilon Yayınları
  Sayfa Sayısı: 392
Basım: Temmuz 2013
Seri: Blackwater Brides #1

Blackwater Serisi
#1 Kendine Yalan Söyleme / Rushed to the Altar - Jasper & Clarissa
#2 Evlilik Bahsi / A Wedding Wager - Serena & Sebastian
#3 An Unsuitable Bride - Alexandra & Peregrine


Merhabalar, :)
Bu kitabı yıllar önce yanlış hatırlamıyorsam fuarda sahaftan almıştım. Hemen kontrol ettim 2015'te Tüyap'tan almışım (Yazı için TIKLAYIN). O dönem hakkında gördüğüm tüm yorumlar olumsuz olduğu için okumayı epey ertelemiştim. Daha sonraları birkaç kez başlasam da bir türlü devam edememiştim. Kışın ıhlamur eşliğinde son kez başlamışım. Son zamanlarda bu tarz yarım kitaplarımı tamamladığım için BCP Mayıs ayına bu kitabı seçtim ve nihayet bitirdim. :p Mutluyum, gururluyum.

Kitabın konusundan bahsedeyim hemen. Clarissa Astley ailesini kaybettikten sonra kendisinin ve 10 yaşındaki kardeşi Francis'in velayeti amcaları Luke'a kalmıştır. Kötü biri olan amcanın tek niyeti Francis'ten kurtulmak ve abisinin mirasını ele geçirmektedir. Taşrada yaşayan Clarissa'nın yanından Francis'i alıp Londra'ya götüren amca çocuğu birinin yanına vermiş, şüphe çekmeyecek yollarla ölümünü sağlamaya çalışmaktadır. 

Clarissa ise kardeşini bu sondan kurtarmak için genç bir kız olarak tek başına Londra'ya gelmek üzere yola koyulur. Clarissa yolculuğunu yapadursun biz bir de diğer karakterimizi tanıyalım.

Seriye de adını veren Blackwater kontu Jasper Sullivan. Jasper ve ikiz olan kardeşleri Sebastian ve Peregrine'nin amcaları ölüm döşeğindedir. Çok hovarda ve günah dolu bir hayat süren bu amca bir yandan bu maceralarını bir pedere anlatarak günah çıkarmakta, diğer yandan ise mirasını alabilmeleri için yeğenlerine evlilik şartı koşmaktadır. 

Buraya kadar kitabın gerçekten çok güzel bir konusu var. Pek çok seride rastlayabileceğimiz miras veya başka getiriler için evliliğin şart koşulması ve buna uygun bir aday bulunması temalı kitaplar özgün yazıldığında gerçekten çok eğlenceli oluyor. Bu kitap da güzel başlamıştı. 

Ancak tam bu kısımdan sonra ütopik diyebileceğimiz tuhaf olaylar cereyan etmeye başladı. Clarissa, Londra'ya geldikten sonra kalacak hiçbir yer yokmuş gibi bir randevu evinde oda kiraladı. Soylu bir genç kız olarak bu seçimi gerçekten büyük bir skandal aslında ama enteresan bir şekilde evdeki hiç kimseden de ters bir hareket görmedi. Otelden konforlu bir hayat sürdü. Oda servisi ise kusursuz işliyordu. O kısma ilerleyen kısımlarda tekrar geleceğim.

Jasper'ın amcasının şartı ise sadece yeğenlerinin evliliği değildi. Günahkar bir adam olarak yeğenlerinden düşmüş(!) bir kadınla evlenmelerini istiyorlardı. Yeğenlerinin buldukları kadınları kurtarıp birer erdemli hanımefendi olarak cemiyete kazandırmaları gerekiyordu. Jasper, yeri geldiğinde metresleri olan bir adam olsa da halihazırda elinin altındaki kişilerden çok sıfırdan hiç tanımadığı birini bulmaya çalışıyor. VE BUNUN İÇİN SOKAKTA GEZİYOR? Kısmetin bir anda gelip koluna düşmesini bekliyor bir nevi. Ve o kadar enteresan ki KISMET DE DÜŞÜYOR KOLUNA. 

Jasper, kendisine çarpan Clarissa'nın alnında "plana uygundur" yazısı görmüş gibi peşine düşüyor ve o an amcasını gördüğü için telaş içinde olan Clarissa'nın hızla randevu evine girdiğini görünce de "plana uygundur" yazısı mühürlenmiş, tasdiklenmiş oluyor. 

Clarissa'nın amcasına yakalanmadan kardeşini kurtarmak için bir dayanağa, Jasper'ın ise günahkâr amcasının mirasını alabilmek için kendisiyle evlenecek böyle birine ihtiyacı vardır. İki tarafın da kaderini amcaları çizmektedir kısaca. 


Kitapta Jasper'ın amcasını şu şekilde özetliyor bize: 

“Vikont Bradley’in fevri, yaşlı bir adam oluşu konusunda seni uyarmalıyım. Ama gençliğinde hovardaymış. Daha doğrusu, biraz daha ileri yaşlarında. Ve hâlâ kadınların zarafeti hakkında zevkli bir göze sahiptir. Senden ciddi anlamda bir utanmazlık bekleyecektir. Onun masumiyete hiç zamanı olmamıştır. Rol kes, o da olmazsa… her neyse sakın ihmal etme. Biraz müstehcen ve oynak, olabildiğin ve bildiğin kadar baştan çıkarıcı ol. Cazibeni göster. Bir bakışta neden benim seni cazip bulduğumu anlayacaktır. Bazı söylemlerini, rahatsız edecek kadar net bulabilirsin. O, farklı bir çağdan geliyor; erkeklerin söylemek istediklerini kibarlaşmadan söyledikleri bir çağdan. Eğer buna ayak uydurabilirsen, senden memnun kalacaktır.”


Sonrasında olaylar öyle bir gelişiyor ki Clarissa, kırk yıldır bu evde çalışıyormuş gibi bir anda olayların içinde buluyor kendini.
Ve olaylar bir kurgudan bile beklenmeyecek olağandışılıkta ilerliyor...

Peki, sen bu kitabı nasıl buldun diye sorarsanız; öncelikle ben bu kitaba çok düşük beklentilerle başladım. O yüzden kitabı evet çok beğenmedim ama nefret de etmedim kitaptan. Bunda uzun zamandır bu türde bir kitap okumadığım için biraz tarihi aşk romanı özlemi çekmemin de payı olabilir. 

Bu türü çok az okumuş ya da hiç okumamış biri belki daha çok beğenir ama çok daha kaliteli tarihi aşk romanı okumuş insanlar için maalesef epey vasat kalıyor. 

Kitapta hoşuma giden şeylerden biri rahatsız edici seviyede de olsa gerçekçi anlatımdı. Kıyafetler, yemekler, olaylar... Jasper'ın acılı ve baharatlı böbrek yediği kahvaltısından, Clarissa'nın hovarda amcaya kendisini bir f*hişe olarak tanıtabilmek için kıyafetinde uygulanan detaylara kadar. Bunlar kitapla ilgili en çok hoşuma giden şeydi sanırım. 

Ve kitabın en en en mide bulandırıcı ve can sıkıcı kısmına geliyorum. Randevu evi çalışanı zannedilen ama aslında tecrübesiz olan Clarissa'nın Jasper'dan bunu saklamak için bir araçla... Ve bu aracı bir nevi oda servisi gibi orada çalışan diğer kadınların getirmiş olması? Gerçekten kitaba dair okuma isteğini en çok öldüren kısım buydu. 

“Jasper, ondan vermeye hazır hissettiğinden daha fazlasını istemişti ve sonunda Clarissa, Jasper’dan vazgeçmişti.”


Bu arada artık son sayfalardayken ve düğümler çözülürken başıma yine bir şey geldi. Arkadaş ne kitapmış, dediğinizi duyar gibiyim. 350 sayfadan fazla kitaba tahammül et, olayların en çok tırmandığı yerde basım hatası olsun ve iki sayfa boş olsun. Sabah kahvaltısında ev halkına tatsız dakikalar yaşatmış olabilirim. :p 

Neyse, deyip kaderime razı olduktan sonra iki sayfa daha okudum ve yine arkasından gelen iki sayfa boştu. Bakın bu bir dramdır. Bu kadar emekten ve çabadan sonra bunu hak etmediğimi düşünüyorum. O yüzden, elinde bu kitap olan ve beni buraya kadar okumuş olan saygıdeğer insanlardan bana mümkünse instagramdan (@benherneysemo) bu kitabın 354 - 355- 358- 359. sayfalarını atmalarını rica ediyorum.

Kitabın söylemeden geçemeyeceğim etkisiz bir sonu vardı. Olaylar güzel tırmandı ama sonrasında tepe noktayı göremedik gibi geldi bana. Belki farklı düşünen olabilir. 

İyi veya kötü bu kitapla olan maceramız bu şekilde sona erdi. 
Buraya kadar tahammül edebilmiş olanlara sevgiler :* 



Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com.tr" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!

Devamını Oku »

15 Temmuz 2021 Perşembe

Freud'un Kız Kardeşi - Goce Smilevski (BCP Mart)


Merhabalar, 
Blogları Canlandırma Projesi kapsamında her ay  o ayın konusuyla ilgili yazı yazıyordum ve bu beni mutlu ediyordu. Ancak araya bir yakınımın hastalığı ve vefatı girdi, zor zamanlardı; biraz geri kaldım. Önceki aylara dair yazılarımı seri bir şekilde girip günceli yakalamak istiyorum. Çünkü bu projeye devam etme niyetindeyim. Başlayalım. 

BCP Mart ayı için bir süre önce başladığım ancak yarım kalan bir kitabımı seçtim. Bu sayede kitabımı da tamamlamış bulunuyorum. Mart ayı temamız "Kadın" idi. 
"Malumunuz bu ay 8 mart Dünya Kadınlar Günü'nü de bünyesinde barındırıyor. Bu sebeple mart ayı temamız Kadın.  O yüzden okuyacağımız ve izleyeceğimiz içerikler kadınları temel alıyor olacak. Konusu kadınlar üzerine olan ya da kadınlar tarafından hayata geçirilmiş içerikler bu temaya dahildir. Özellikle son zamanlarda yaşananlarla da bu tema daha da işlenmesi, konuşulması gereken bir hâl alıyor." diye özetlemiştim 
BCP ile ilgili bilgi almak için buraya TIKLAYABİLİRSİNİZ.




Kitap Adı: Freud'un Kız Kardeşi
Yazar: Goce Smilevski
Çevirmen: Levent Ademov
Yayınevi: Nemesis Kitap
Orijinal Adı: Sestrata na Zigmund Frojd
Basım: 1. Baskı - Ekim 2013 / 2-5. Baskı - Aralık 2013
Sayfa Sayısı: 243

"Herkes burada ama sen kendine çok fazla baktığından diğerlerini göremiyorsun."

Bir dönem psikolojiye 'sözde' de olsa kıyısından köşesinden dokunan kitapları toplama huyum vardı. Henüz çok seçici değildim bu konuda. Bu kitabı da öyle bir zamanda almıştım. Hata etmişim. Sonda söylemem gerekeni başta söyledim sanırım. Ups.

Kadın teması altında seçme nedenim ise kitap adından da anlaşılabileceği gibi bir kadını konu alıyor ve o kadının bakış açısıyla, onun maceralarını anlatıyor. Nedenim buydu.
Kitabın enteresan bir olay anlatma sırası var. Daha doğrusu pek sırası yok. 

Kitap Freud'un dört kız kardeşinden biri olan Adolfina'nın ağzından anlatılıyor. Hikaye öyle bir başlıyor ki hepsinin yaşlılık yılları ve 2. Dünya Savaşı zamanları. Yahudilere uygulanan zulümden onlar da zarar görüyorlar. Bazı nüfuzlu Yahudiler diğer Avrupa ülkelerine çıkarılabiliyorlar. Freud'a da bu ayrıcalık tanınıyor ve arka kapakta da yazdığı gibi yanında götürmek istediği kişiler listesine eşi, çocukları dışında eşinin ailesi, doktoru, doktorunun ailesi, hizmetçileri hatta köpeğini bile eklemesine rağmen kız kardeşlerini eklemez. Kız kardeşleri ne kadar yalvarsalar da onlara, bir tehlike olmadığını söyler. 

Minik bir not: Burada Adolfina kardeşi Freud'la rüyasında bir nevi hesaplaşır. Freud pişmandır ve Adolfina ona "Affedilecek bir şey yok. Yaptığın hiçbir şey yok. İyi bir şey yapma imkanını kaçırdın o kadar." diyor. Enteresan ve insanı bir anlığına düşündüren bir bakış açısı. Ama çok düşününce insanı yaptığı kötülüğün sorumluluğundan uzaklaştıracak bir parça da sıkıntılı bir bakış açısı bana göre. 

Hikayeye dönersek, kardeşler Freud Londra'ya gittikten kısa bir süre sonra toplama kampına gönderilirler. Adolfina kız kardeşlerinden de ayrı düşer bu süreçte. Bu kısma kadar Adolfina'nın çocukluk ve gençlik yıllarına, kardeşi Freud'la ilgili anılarına dair geçmişe dönüşlere yer veriliyor.

Tam kitap kendi ritmine oturdu, 2. Dünya Savaşı zamanları ve Freud ailesinin erken yıllarını konu alıyor ve bu şekilde devam edecek diye düşündüğünüz anda ise komple çocukluk ve gençlik yıllarına döndü. Geçmişte devam ettik, gelecek tamamen silindi. Adolfina'nın Freud'la çocukluktan beri olan yakın ilişkisi, annesi ve babasıyla ilişkisi, arkadaşları... Bunları okumaya başladık. Ve bir daha baştaki kısım haricinde 2. Dünya Savaşı zamanlarına dönmedik. Arka kapak yazısı bir parça yanıltıcı yani. 

Kitap bir anda çocukluk, gençlik, yaşlılık olarak devam etti Adolfina'nın bakış açısından. Çocukluk yıllarında kardeşi Sigmund'la herkesten ayrı bir ilişkisi var Adolfina'nın ki bu ilişki de bir parça analize muhtaç bence. Ama annesinin gölgesi var hep üzerlerinde. Oğlunu çok seven ve onun "bir şey" olacağına inanan annesi kendine daha kolay bir hedef olarak hep Adolfina'yı alıyor ve zehrini sürekli ona akıtıyor. Bu kısımları okumak benim için çok zor oldu çünkü insanı etkiliyor.  Bir annenin çocuğuna asla söylememesi gereken çok şey söyleniyor ve yapmaması gereken çok şey yapılıyor. Ve Adolfina'yla çok daha yakın olduğu halde Freud hiçbir şey yapmıyor... 

Adolfina çok anaç bir karakter. Çocuk sahibi olmak istemesi, emzirmeyle ilgili gördüğü psikanalitik rüyalar, biriktirdiği bebek kıyafetleri... Ve annesinin sadece keşke seni hiç doğurmasaydım dediği Adolfina'yla ilgili değil kadınlıkla da ilgili korkunç fikirleri var. 
Çok ufak bir parça vermek istiyorum: "Artık borcunu bilmek zorundasın. Her kadının temel borcu; kendi hayatın için yeni hayatlar doğurarak ödeyeceğin borç."

Kardeşinin okulu, işi ve daha sonra evliliği nedeniyle ondan kopan Adolfina ne kadar uzaklaşmak istese de hep annesinin yanında buluyor kendini. Kız kardeşleriyle ilişkilerinin yanı sıra edindiği arkadaşlardan da bahsediliyor. 

Sara'nın hikayesi üzücü olsa da ben en çok Klara karakterini sevdim kitapta. Klara'nın , Gustav Klimt adında sürekli birileriyle düşüp kalkan ve sonra bunları kardeşi ve arkadaşlarının olduğu sosyal etkinliklerde anlatan bir ağabeyi var, bir de bahsetmekten hiç hoşlanmadığı kendisine şiddet gösteren bir annesi. Gustav'ın ünlü bir ressam olması, Klara'ya bir faydasının dokunmaması ve anne figürü Adolfina'nın yaşadıklarıyla paralel aslında. 

Klara o dönem kadın hakları için çok çabalıyor. Çabası bana çok anlamlı ve güzel gelmişti. 
Klara diyor ki; "Belli ki biz kadınlar, bu zamanın ve dünyanın bize vermek istemediği şeyi, kendimiz almak zorundayız." Çok zorluklar çekiyor, hatta bir yerde Freud'la da bu konuyu tartışıyorlar. Şu an bu konuları araştıran kişilerin adını kesinlikle duyduğu Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi - Mary Wallstonecraft kitabından da bahsediliyor. Bu detayları çok sevmiştim. 
Ufak bir not olarak şunu da ekleyeyim; Klara da bu kitabın adının Freud'un kız kardeşi değil de Adolfina olması gerektiği konusunda benimle hem fikir olurdu sanırım. Kadınların birinin bir şeyi olarak konumlandırılıp isimsiz bırakılmasından hoşlanmazdı. 

"Bütün normal insanlar aynı şekilde normaldir; ama her deli insan kendine özgü bir şekilde delidir."

Dönemle ilgili de epey bilgi sahibi oluyoruz. Mesela Klara sayesinde o dönemde bir kadının akıl hastanesine yatırılması için eşinin beyanının ya da miras istediği için erkek kardeşlerinin beyanının yeterli olduğu ve akıl hastanelerinin sağlıklı kadınlarla dolu olduğu bilgisini öğrenmemiz gibi. 

İlerleyen kısımlarda Klara ve onu takip edecek şekilde Adolfina kendilerini akıl hastanesinde buluyorlar. Aslında orada bir nevi hayattan ve gerçeklerden kaçmak için kendi istekleriyle bulunuyorlar. Bu sefer Freud'dan çok daha farklı bir hasta yaklaşımı olan Dr. Goethe ve oradaki hastaların günlük hayatlarını okumaya başlıyoruz.

Kitabın bir amacı yok gibi ilerliyor. Düzgün bir giriş gelişme sonuç da yok.  Evet bazı olaylar güzeldi, evet bu kısmı heyecanlıydı dediğiniz yerler oluyor ama neden okuduğunuz konusunda size bir şey vermiyor kitap. Adolfina'nın yıllar geçtikten sonra unutmamak için oturup yazdığı günlüğünü okumuş gibi bir his bırakıyor. 


Okuduğum süre boyunca ben bu kitabı sevmedim diye tekrarlasam da kendime, sırf nereye bağlanacağını merak ettiğim için devam ettiğim bir kitaptı. Ve bir yere bağlanmadı. (çekirge sesleri) 
Ama okuduğuma pişman mıyım? Enteresan bir şekilde hayır. 
Kitapla ilgili karmaşık duygular içindeyim kısaca.
Tekrar okur muyum? Hiç sanmıyorum.

Sevgiler. :* 




Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com.tr" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!

Devamını Oku »

15 Kasım 2019 Cuma

Kütüphaneci - Logan Belle ve Yarım Bırakılan Kitap: Kütüphaneci - Judith Kuckart




Kitap Adı: Kütüphaneci
Yazar: Logan Belle
Çevirmen: Beril Tüccarbaşıoğlu Uğur
Yayınevi: Artemis Yayınları
Orijinal Adı: The Librarian
Basım: Mart 2013
Sayfa Sayısı:325

"Regina kendini bildi bileli içinde taşığı o hissi düşündü: Korku. Doğru şeyi yapmazsa olacaklardan duyduğu korku. Oyunu güvenli oynamazsa. Ve sonra başka bir korkuya kapıldı. Bunu özellikle son zamanlarda sıkça hissediyordu. Hayat onun yanından akıp geçiyordu. O hep dışarıdan bakan oluyordu."

Geçtiğimiz yıllarda okuduğum bir kitabın geç yorumuyla geldim. Bilgisayarımın klavyesinin bozuk olması, taşınma ve yerleşme telaşı, iş durumu derken blogdan epey uzak kaldığımın farkındayım. Ve hiçbir sosyal medya hesabını burası kadar benimseyemiyorum. 
O yüzden söz verip baskı altında kalmadan dilediğimce yazmaya aynı şekilde devam edeceğim. 
Arada taslaklarımın tozunu alıp fî tarihinden kalma yazılar paylaşabilirim, anlayışınıza sığınıyorum :p 
Sararmış çeyiz sandığından mı çıkardın bunları, miras mı kaldı gibi incitici şeyler söylemeyeceğinizi umuyorum. :) Gereksiz kamu spotundan sonra yorumuma geçebilirim. 
(Not: Yukarıdaki girişi taslaktaki bu yazıyı düzenlemeye karar vermişken yazmıştım. İki seneye yakın bir zaman olmuş. :p )


Kütüphaneci kitabı kötü bir tesadüfe uğramış kitaplardan biri. 
Aynı dönemde (2013) hem Artemis Yayınları hem Epsilon, Kütüphaneci adında bir kitap çıkarmıştı. Talihsiz bir olay bu, hem kitap açısından hem yayın evleri açısından.

Ben de bu yazıda sonuna kadar okumuş olduğum için ağırlık Artemis'te olmak üzere bu iki Kütüphaneci kitabından bahsedeceğim. Hayır, Kütüphaneciler haftasına özel bir yazı falan değil. :)



Öncelikle kısaca Epsilon'dan çıkan Kütüphaneci - Judith Kuckart'tan bahsedeyim. Kitabı yarım bırakmış olduğum için epey kısa olacak zaten. :p
Yazarı sanırım 2016'da Tüyap'a davet edilmiş, adından söz ettiren Alman bir yazarmış. Benim pek bilgi sahibi olduğum bir yazar değil. Maalesef, kendisi konusunda cahilim. İki kitap arka arkaya çıkınca karşılaştırılabilir diye almıştım merak ederek. Seneler oluyor. 
Kitapları da arka arkaya okumaya karar vermiştim. 


Artemis'in korkunç kapağının yanında Epsilon'un kapağı çok daha hoş. Kesinlikle!
Ben ayrıca kitabın yabancı kapakları olan resimdeki ilk ve üçüncü kapağı da çok beğendim. 

Ne yazık ki Epsilon'dan çıkan kitap -yor diliyle yani şimdiki zamana göre çevrilmişti. Yabancı dilde bu çok sorun olmasa da Türkçe kitaplarda ciddi bir göz tırmalanmasına yol açıyor. Nadir kitaplar hariç ben hiç odaklanamıyorum bu şekilde çevrilmiş kitaplara. 
Ama pes etmedim, adapte olarak okumaya devam ediyordum ki Thomas Mann isimli karakterin zihni beni o kadar çok rahatsız etti ki kitabı yarım bırakmaya karar verdim. Ve ait olduğu yere göndererek bir kütüphaneye bağışladım. Umarım orada mutlu olursun Thomas.

Ve Artemis'ten çıkan Kütüphaneci - Logan Belle 


"Zihin kendine özgü bir yerdedir ve orada bir cenneti cehenneme, bir cehennemi cennete dönüştürebilir." Milton - Paradise Lost

Bu kitap da beklentilerimi karşılamadı maalesef.
Ama en azından bitirebileceğim bir kitaptı. Kısaca konusundan bahsettikten sonra yukarıdaki cümlemin nedenini açıklayacağım.

Regina Finch, baskıcı annesi nedeniyle gözü pek açılmamış masum bir kızdır. Çabaları sonucu annesinden uzaklaşıp New York Halk Kütüphanesi'ne Kütüphaneci olarak girmeyi başarır. Bu en büyük hayallerinden biridir. New York Halk Kütüphanesi de bu tarz kitap ve filmlerde çok fazla kullanılan bir mekan. Ve çok güzel bir yer değil mi gerçekten? 
Yeni hayatına kavuşan Regina dünyanın en saçma yoluyla milyarder Sebastian Barnes ile tanışır. 2. karşılaşmaları ilkinden de felakettir. 
Bir şekilde Sebastian'ın radarına takılan Regina kendisini onun çekimine kapılmış bulur. 

Bu kitabı okurken fark ettiğim ilk şey karakterlere ısınamadığım oldu. Sanki uzaktan baktım onlara. Beni hiçbir şekilde içine çekmedi.  Sebastian'ın Regina'ya kıyafet almak istediği kısımlar beni irrite etti çünkü Sebastian bunu sanki Regina'nın başına kakarak yapıyordu. Oldukça da düşüncesiz bir karakterdi.

Bettie Page ve fotoğraf detayı güzeldi. Ama kitabın tepesinde kocaman Bettie Page Sunar! diye yazılmış olmasına rağmen iş Sebastian'ın Regina'ya Pin-up Kraliçesi Bettie Page'in fotoğraflarını içeren bir kitap hediye etmesinden ve Regina'nın onu rol model olarak görmesinden ibaretti. 

Kısaca etkisiz bir kitaptı.

Üzgünüm ama Regina Finch, bir Regina George değilsin.
Sevgiler. ^^


Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com.tr" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!

Devamını Oku »

1 Mayıs 2019 Çarşamba

Pamuk Prenses ve Avcı



Bir süredir kitaplarımı eliyorum. Bu sırada da zamanında "belki severim" diyerek aldığım kitaplar ya da zamanında hevesle aldığım ama bir türlü sıra gelmeyen kitaplar da ortaya çıkıyor. 
Onlardan biri de Pamuk Prenses ve Avcı. Seneler önce filmi çıkmıştı bu kitabın. Kitap daha sonra çıktı, filmden uyarlama zaten. Kapak olarak da film afişi kullanılmış haliyle. Neden aldığımı pek hatırlamamakla birlikte 2 sebebi olabilir bunun.
1. Tasarımı çok güzel. Hem iç hem dış olarak güzel bir kitap. Minik bir tur atmak gerekirse: 








2. Masallara olan düşkünlüğüm.

Kendi masallarımı kendim okuyarak büyüdüm. Disney'dir falan oldu bitti sevmemişimdir. Onun yerine etnik,bizden masalları daha çok sevmişimdir. Liseye giderken bin sayfalık Binbir Gece Masalları'nı neden alayım yoksa :) 



Kitabı gidiş dönüş 2 metrobüs yolculuğunda bitiriverdim. Film izler gibi bir hava uyandırıyor. Filmini izleme gereği duymuyorum mesela şu an. 

Onun dışında bende herhangi bir etki bırakmadan, biraz da yarım kalmış gibi bitiverdi. 
Şimdi olsa alır mıydım? Hiç sanmıyorum. 
Bağışlayacağım kütüphanede mutlu olmasını umuyorum. :) 


Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com.tr" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!

Devamını Oku »

30 Nisan 2017 Pazar

Bryan Lee O'Malley - Scott Pilgrim ve Onun Değerli Basit Yaşamı (Scott Pilgrim #1)


Kitap Adı: Scott Pilgrim ve Onun Değerli Basit Yaşamı
Yazar: Bryan Lee O'Malley
Çevirmen: Zuhal Kumruluoğlu
Orijinal Adı: Scott Pilgrim's Precious Little Life
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Basım: Nisan 2011
Tür: Çizgi Roman
Seri: Scott Pilgrim

Seri Sıralaması
#1 Scott Pilgrim ve Onun Değerli Basit Yaşamı / Scott Pilgrim's Precious Little Life
#2 Scott Pilgrim Vs. The World
#3 Scott Pilgrim & The Infinite Sadness
#4 Scott Pilgrim Gets it Together
#5 Scott Pilgrim Vs. The Universe
#6 Scott Pilgrim's Finest Hour 


Selamlar,
Bu kitap bana Kitap Yurdu alışverişlerimden birinde hediye olarak gelmişti. Okumak hiç aklımda yoktu. Şu sıralar hedefim elimdeki kitapları elemek olduğu için böyle emin olmadığım kitapları okuyup duruma göre "sahafa gidecekler kutusu"na koymak istiyorum. 
Genelde elimden çıkarmak istediğim kitapları okumak isteyen tanıdıklarıma dağıtıyorum. Bu kutu da onun için. Kalanlar sahafa gidecek.

Bu çizgi roman Pegasus'un ilk çıkardığı çizgi romanmış ve gördüğüm kadarıyla devamını çıkarmamışlar. 
13 yaş ve üzerine hitap eden seri Scott Pilgrim isimli 20'li yaşlarında rock grubunda "işsiz" bir genci anlatıyor. 
Scott liseli bir kızla çıkarken rüyalarına giren gizemli ve de patenli bir kızla tanışıyor ve olaylar gelişiyor. 


Hiç ama hiç benlik bir çizgi roman değildi. 13 yaşında olsaydım da sevmezdim sanırım. 
Adı Scott Pilgrim ve Boş, Sıkıcı Hayatı olabilirmiş. 
Devamının gelmemesine şaşırmadım. 
Gelseydi de önermezdim ama devamı gelmemiş bir seriye başlamanızı hiç önermem. 
Söylenecek pek bir şey yok açıkçası.
Sevgiler :* 

 


Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!
Devamını Oku »

21 Şubat 2014 Cuma

Benherneysemo'nun Kişisel Gelişim Kitaplarıyla İmtihanı ve Dale Carnegie


-Kişisel Gelişim okurken nasıl göründüğümü merak edenler resmin sol alt köşesine baksınlar :) -

 Böylesine kendi alanım olmasına rağmen kişisel gelişim kitaplarından hiç hoşlanmıyorum :( Okurken, daha doğrusu okumaya çalışırken çok ama çok sıkılıyorum. Bana göre insanları hepsi aynı ayara, aynı tuşlara sahip makineler gibi görüyor bu kitaplar... Sanki bir tavsiye tüm insanlığa genellenebilirmiş gibi... En nefret ettiğim özellikleriyse hayatımızı kökten değiştireceklerine ve her şeyi elde etmemizi sağlayacaklarına dair kibirli söylemleri.  Öyle bir kendini beğeniş ki , şok edici. Sanki herkesin elde etmek istediği daha büyük ev, daha çok paraymış gibi bir tavır... Kalıplara sokmaya çalışırcasına akıl verme çabası... 10 Adımda şu, 20 adımda bu... Bu durum benim hoşuma gitmiyor. Ve çok fazla da inandırıcı gelmiyor. Çünkü bir yandan da bu kitapların büyük bir kısmı Avrupa ve Amerika menşeili, doğal olarak da oranın kültürüne aitler, bize uymuyor, çoğu yönden eğreti kalıyorlar ve kalmaya da mecburlar.
Bir sevmediğim özellikse verdikleri tavsiyelerin büyük bir kısmının muğlak, havada, uygulama yöntemi, pratiği olmayan tavsiyeler olması.  "Bugün hayatınızı değiştirin!" Peki ama nasıl? Ayrıca senin değişiklik, başarı, harika bir hayat addettiğin şeyler benim için de öyle mi?  Ya  senin dediklerine sahip olduğum halde mutlu değilsem?
Bunlar benim bu kitapları okumaya çalışırken hissettiğim "kişisel" düşüncelerim. Okuyup, bu kitapların hayatlarını değiştirdiğini, çok faydalandıklarını söyleyen insanlar da olacaktır. Eminim ki doğrudur. Zaten benim karşı çıktığım nokta genelleme kısmı... :)
Bu tarz düşündüğümü bilen bir arkadaşım, bir gün bana Dale Carnegie'yi önerdi. Hayattaki tüm arkadaş ilişkilerini bu kitaba borçlu olduğunu da eklemişti. Okuma yazma öğrenip bu kitabı okuyana kadar hiç arkadaşı olmamış gibi... 
Onun ısrarıyla aldım Dale Carnegie'yi. İlk,  Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı'nı aldım. Daha sonra ikinci el olarak Söz Söylemek ve İş Başarmak Sanatı'na rastladım, onu da aldım.  Tek kitabıyla yargılamak istemedim yazarı.  
İlk kitapta nasıl dost kazanılır ve bu dostlar (!) nasıl kullanılır bunu anlatıyor. Evet, evet... Nasıl evet dedirtirsiniz, nasıl ilişkileri kuvvetli tutup her dediğinizi yaptırırsınız gibi. Ve buna dostluk deniyor...  Olsa olsa çıkar ilişkisi olur... 


Söz Söylemek ve İş Başarmak Sanatı ise diğerine göre on kat daha sıkıcı bir kitap... Üstüne, alırken hiç dikkat etmemişim, daha önceki okuyucu tüm satırların altını mavi bir tükenmez kalemle hunharca çizmiş, yetmemiş devasa yuvarlaklar içine almış cümleleri, yetmemiş harika(!) el yazısıyla aynı şeyleri tekrar yazmış... Bayıldığım bir kitap olsa okunmaz böyle, kaldı ki bu... 
-Bakmayın böyle okunmuş görünmesine, kendi de yarım bırakmış:p - 

Hakkını yemeyelim Carnegie'nin, diğer kişisel gelişim kitaplarına göre üslubu çok daha düzgün. Gereksiz kibirli ve iddialı ifadelere yer vermediği için bir adım daha önde. 
Her şeye rağmen herkesle dost olmanın ve dostluğu sürdürmenin kendine özgü bir doğası vardır ve bu hesap kitaplar sizi ancak gerçek dostlardan eder bana göre... 

Sevgiler :) 

Devamını Oku »

14 Ocak 2014 Salı

Unutulmayan Aşk - Charlotte Lamb - Gelişim #1 Ve Dondurmalı Sıcak Çikolata



Kitap Adı: Unutulmayan Aşk
Yazar: Charlotte Lamb
Yayınevi: Gelişim Yayınları - Beyaz Dizi
Sayı: Gelişim #1
Sayfa Sayısı: 166
Tür: Aşk-Romance / Beyaz Dizi

Natalie çok sevdiği kocasını yitireli
bir yıl olmuştu. Bir televizyon şirketinde çalışıyor,
bir yandan da geçmişin anılarından kurtulmaya çabalıyordu.
Ünlü yapımcı Jake Lang'le aralarında doğan ilişki,
hem genç kadının duygularını alt üst etti, hem de şirkettekileri
birbirine kattı. Artık Natalie ne yapacağını bilemez olmuştu.
Geçmişi silip atmaya mı çalışsın, acımasız dedikodulara mı göğüs gersin,
 yoksa Jake'i sevgisinin içtenliğine mi inandırmaya uğraşsın!
Jake, Natalie'nin kendisini, kocasına benzettiği için sevdiğini sanıyordu. 
Aslında Natalie, özlediği mutluluğa erişmek istiyorsa Jake'i
bu saplantıdan kurtarmak zorunda olduğunu biliyordu.
Ama bu hiç de kolay olmayacaktı!

Yorumum:
Charlotte Lamb'ı severim. ŞU yazımda da anlattığım gibi gözüm kapalı okuduğum yazarlardan biridir ancak bu kitabı hiç sevmedim. Belki daha ilk sayı olduğundandır bilemiyorum ama ciddi manada sevmedim.
Neden?
Karakterleri hiç sevmedim çünkü.
Adam (ismiyle bile hitap edesim gelmiyor) ne tür bir kişilik taşıyor belli değil. Sert tavırlarıyla tanınıyor ama ilk sayfalarda pek romantik,  ardından bu sert tavrı ortaya çıkıyor. Öyle kalsa iyi ortalarda bir yerde adam bildiğiniz çıldırıyor, kendinden geçiyor. Okurken bana yok artık dedirten sayfaya bakın ve beni anlayın ^^ 



Ya işte böyle bir şey çıkıyor adamın içinden :)
Ardından adam yine sert sonra bir anda yumuşuyor. Kısaca adam sürekli maddenin 3 hali arasında gidip geliyor. Hiç sevmedim kendisini. 
Kıza gelirsek, eşini kaybetmiş, kendini kapatmış. Adamdan etkileniyor çünkü ilk gördüğünde ölen eşine benzetiyor. Sonra ise "Yok artık, nasıl benzettiysem." moduna gelse de adama kapılmış oluyor. Sessiz biri ama yeri geliyor patlıyor. Sözde adamdan hoşlanıyor ama başka biriyle çıkıp öpüşüp, "Bağlanmak yok Tom!" diyor. 
İşte böylesine sevilmeyecek, kişiliği oturmamış karakterler.

Kitapta hiçbir aksiyon yok, daha kötüsü duygular da hissedilmiyor.
Birbirlerine aşık olmayı bırakın, birbirlerine daha çok sinir oluyor gibiler. 
Bu nedenle malesef sevmedim.

PUANIM: ♥♥

Ve Dondurmalı Sıcak Çikolata
Dondurmalı Sıcak Çikolata, beyaz dizilerden öğrendiğim bir tarif. O yüzden bu yazıya eklemek istedim. Tam olarak hangi beyaz diziydi hatırlamıyorum ama kış vakti (doğal olarak), kayak merkezinde geçen bir hikayeydi. Kızımız ve oğlumuz otururken sıcak çikolata içiyorlar ve kız içeceğine vanilyalı dondurma istiyor, adam şaşırıyor vs. 
Yeni bir şey olur da ben denemez miyim?
Deneyip, çok beğenmiştim. Sıcak ve soğuğun dansı gibi...
Türlü dondurmalarla denedim ama en güzeli vanilyayla oluyor. Belki bir gün denemek istersiniz, şimdiden afiyet olsun. :)
Sevgiler...

Devamını Oku »