27 Şubat 2021 Cumartesi

Türk Beyaz Diziler #1 / İlk Aşkım - Yosun Yeşilmen


Merhabalar, hoş geldiniz :)

Başlık belki biraz şaşırtıcı olabilir. Ama açıklayacağım. Blogda beyaz dizilere dair pek çok yazı yazdım. Bazılarını yorumladım da. Beyaz Dizileri/Harlequinleri araştırdığım dönemde Artemis Hafta Sonu ile birlikle verilen Türk işi beyaz dizileri keşfettim bir sahafta. Türk bir yazar tarafından yazılmışlardı: Yosun Yeşilmen

Ben böyle şeyleri çok merak ederim. Bazı şeyleri salt sosyolojik olarak incelemek hoşuma gider. Türkiye'de bu tarz kitapların popüler olduğu dönemde bu türü denememiş olmamız şaşırtıcı olurdu sanırım. Beyaz dizilerin yurt dışında yazılma amacının 70lerden sonra gelen hippi dalgasının etkisini yumuşatmak olduğunu okumuştum bir yerlerde. Bizdeki amacı ne olabilirdi acaba?

Sahafta karşılaştığım bu kitapları çok cüzi bir rakama aldım. Üç taneydiler zaten, üçünü de aynı yazar yazmış. Yerli Dizi'nin 1,2 ve 4 nolu kitapları var elimde. Bir numarayı alır almaz okumuştum. Ve blogumda bununla ilgili bir yazı olmasını istedim. O yüzden tekrar okudum. Siz de benim gibi merak ediyorsanız, lütfen alt satırlara doğru beni takip edin. :)

Öncelikle yazardan başlamak istiyorum. Yosun Yeşilmen benim ilk kez bu kitaplarda gördüğüm bir yazar oldu. Kitaplardan ilkinde yok ama sonrakilerde yazardan bahseden şöyle bir paragraf var: "Yosun Yeşilmen, 1970 yılında İstanbul'da doğdu. Kadıköy Anadolu Lisesi ve İstanbul Üniversitesi - İngiliz Edebiyatı'nda okudu. Aynı üniversitede Edebiyat Psikolojisi üzerine bir master tezi hazırladı. BBC televizyonu için çekilen dizilerde editör olarak çalışıyor. Londra'da eşi ve kızıyla birlikte yaşıyor." Bu paragrafı kitabı okumadan önce fark etmemiş, sonradan okumuştum. Şimdilik bu bilgiler de cepte. Bazen eserler yazardan çok da bağımsız olmuyor. 



Yerli Dizi #1 İLK AŞKIM - YOSUN YEŞİLMEN
Basım: Ağustos, 2006
Sayfa: 113
Konu: İlk bakışta aşk mümkündür derler. Biliyor musunuz? Gerçekten de mümkündür. Ama işte yine de aşkı sürdürmek, aşkı doyasıya yaşamak için sabretmek gerekir bazen.
Naz ve Nejat'ın hikayesinde de böyle oldu...
Bir kadın, bir erkek ve onların arasındaki bağı asla koparmak niyetinde olmayan kaderin başlıca rollerini paylaştığı İlk Aşkım ile masumiyetin sivri dişlerini ve tutkunun vazgeçilmezliğini yaşayacaksınız.

Bu kitapla ilgili ilk okumamdan, yani yıllar öncesinden aklımda kalan "iki" şey vardı. Birincisi kitabın bana hissettirdiği duygu. Alacakaranlık serisi 2. kitabı Yeni Ay'da Bella evin penceresinden bakarken mevsimler geçiyordu ya. Hayat başkaları için devam ederken onun için durmuştu ya, esas kız Naz da odasının penceresinden Nejat'ı keserken ve bitmek bilmeyen Nejat anılarıyla, hayalleriyle doluyken hayat Nejat dahil herkes için devam ediyordu.
İkincisi ise kitabın beni çok boğduğu ve sıktığıydı. Sırf bu yüzden diğer kitapları okumadan Türk Beyaz Dizi defterini kapatmıştım.

Tekrar okuduğumda da pek bir şey değişmedi. Yine kitap beni aşırı derecede yordu ve boğdu. Ve bu sefer bolca öfkelendirdi de. Çünkü bu okuyuşumda kitabın ne kadar cinsiyetçi bir dille yazıldığını da hatırlamış oldum. Ciddi bir kadınlık, erkeklik kalıplarına mahkumiyet vardı. Gözümüze gözümüze sokarcasına. Kadın şöyle zayıftır, duygularına yenik düşer. Erkek böyle güçlüdür, sevse bile unutup başkasıyla olabilir.

Dürüst olacağım. Niyetim üç kitabı da arka arkaya okuyup tek bir yazıda hepsinden bahsetmekti. Ama bu kitap beni o kadar oyaladı ve her satırına o kadar çok takıldım ki birkaç cümleyle geçmek istemiyorum. Madem dönemin ruhunu inceleyeceğiz tam inceleyelim. Okurken notlar da aldım. Biraz uzun olursa affola. :* (Kim okuyacak bu kadar uzun yazıyı diye de düşündüm ama okursanız çok mutlu olurum.)

Naz'ın başarısız randevusuyla başlıyor kitap. Naz, Utku adında bir adamla sevgili ama aynı zamanda çenesinden salata suyu akıtarak yemek yiyen bu adamdan iğreniyor. İlk sayfalar boyunca adamın barzoluğundan yakındığını okuyoruz. Hepimizin sorduğu "Peki, neden bu adama katlanıyorsun?" sorusunu o da kendine soruyor ve cevabı bu adamla asla mutlu olmasa da iyi bir ailesi ve iyi bir işi olduğu için kendini güvende hissedebileceği düşüncesi. Ondan ideal bir koca yapmaya çalışıyor. Oyun hamuru çünkü bu. Kitap ilk sayfadan midede hafiften bir çalkalanma hissi oluşturmuşken Naz dışardan şirin gözükmeye çalıştığı adama içinden hakaretler yağdırırken, öpüşmesini Sivas kangalına, kendisini ise en son buldoğa benzettiği bu adam tarafından terk ediliyor. Bu kısmı Naz'la ilgili fikriniz olsun diye anlattım.

Naz, 33 yaşında ve bir bankada çalışıyor. Orada da mutlu değil ve bunalmış durumdayken izin alarak Datça'daki yazlıklarına ailesinin yanına gidiyor. Komşuları Alp&Leyla çiftinin kızı Şeyma'yla okuldan arkadaşlar ve oğulları Nejat da Naz'ın gençlik aşkı. 
Ve normalde hiçbir yaz Datça'ya gelmeyen Nejat'ın da o yaz geleceği tutuyor. 

Kitap geriye dönüşler şeklinde ilerliyor. Nejat'la Naz'ın yıllar boyunca başından geçenleri ara ara o günlere dönüp okuyor, her defasında daha çok sinir krizi geçiriyoruz. Nejat'la, Şeyma sayesinde tanışıyor Naz. 

Nejat henüz evrimini tamamlamamış bir karakter. O yüzden duygu ve düşüncelerini konuşarak değil bazı ilkel motor hareketlerle ortaya koyuyor. Henüz konuşarak kendini ifade etme güncellemesi gelmediği için kitap boyunca duygu ve düşüncelerini hiçbir şekilde duymuyoruz. Aşırı dengesiz, kötü çocuk özentisi, itme-çekme yaparak ilişki kurmaya çalışan bir canlı. Asla açık davranmıyor. Bir anda sarılabiliyor ya da bir anda gidip başkasıyla evlenebiliyor. 

Naz'la yazlıkta karşılaştıklarında Nejat 2. evliliğini birkaç yıl önce yapmış bir adam. 
Naz'ın hatırladığı anılarda ilişkilerinin Naz'a bir anda sarılmasıyla başlaması. Ama annesi de Nejat da zengin bir eş istiyorlar. O yüzden Naz'ı kendine layık görmüyor ve zengin bir kadınla evleniyor. Naz'ı ısrarla arayarak en güven verdiği anda da ona bunu açıklaması çok çok mide bulandırıcıydı. Altındaki lüks araba, yeni eşinin babasının parasıyla Amerika'da 2 yıl yüksek lisans yapacaklarını ve sonra Avustralya'ya taşınacaklarını falan anlatıyor. Ve buna rağmen Naz'ın hayatına devam etmesine asla izin vermiyor. Geliyor, umut veriyor ve yok oluyor. Sen burada böylece kal, ben zenginliği kazandıktan sonra gelip seninle evleneyim kafasında. Gerçekten çok korkunç. 

Peki Naz ne mi yapıyor? "Tamam ya, bana uyar. Nejat'ın ne olursa olsun 'yırtması' gerekiyor. Bunlar da duyduğum en mantıklı ve anlamlı cümleler o yüzden ben günübirlik belki adam edeceğimi düşündüğüm kişilerle takılayım ama hiçbirinin Nejat olamayacağını kendime kanıtlayarak ömür boyu Nejat'ı bekleyeyim." diye düşünüyor. Bir insan kendinden bu kadar nefret etmemeli bence. Bir insanın kendine bunu reva görmesi çok üzücü.  Çünkü bu Neandertal "Sen benim 'evleneceğim' diyerek eve götürebileceğim biri değilsin. Benim evlenmek için çok başka birine ihtiyacım var." diyebiliyor rahatça. Ailesi biricik, çok kıymetli oğullarının sınıf atlamasını dört gözle bekliyor. Ve kızın karşısına sürekli başka kızlarla çıkıp Naz'ı aşağılıyor, karşıma çıkma evlenmem lazım diye. Evlenmeden bir gün önce gördüğü Naz'a verdiği züğürt tesellisi de şu: Ömür boyu birbirimizi kapsayacağız. Aramızdaki bağ tüm evliliklerden daha ileri vs. Bunlar arabada yakınlaşmışken düğünden bir gün önce trafik kazası geçiriyorlar. Ee, ne demişler: Kötüye bir şey olmaz. Nejat yarasız kurtulurken Naz'ın bacağı arabaya sıkışıyor, ailelerin haberi oluyor ve Nejat ne yapıyor dersiniz? Hiçbir şey. Evet, hiçbir şey yapmıyor. Herkesin Naz için Nejat'ı evlenmeden bir gün önce ayartan kadın olduğunu düşünmesine izin veriyor. Hiçbir şeyden haberi olmayan Şeyma da her cinsiyetçi gibi abisinde zerre kusur bulmuyor. "Abisini baştan çıkaran" Naz'a küsüyor ve bir daha hiç konuşmuyorlar. Hayırdır ya, hani erkekler duygularına teslim olmuyordu? Ah be Naz, keşke bacağın yerine kafan sıkışsaydı da belki aklın başına gelirdi. 

İlk karısından boşandıktan sonra tekrar Naz'ın kapısında bitip onu birilerinden kıskanabiliyor. Kısıtlayabiliyor. Ama yine de Naz'la olmuyor. Sahiplenme, kıskanma krizleri. Ay canım, ne kadar da masum. Biz de yedik. 

Bu geçmiş olaylar sürerken günümüzde ise Nejat, arkadaş grubuyla geldiği Datça'da Naz'ı da buluşmalara dahil ediyor. Ancak bu arkadaş grubundan Can, Naz'a ilgi duymaya başlayınca pençelerini hemen Naz'ın üzerine koyuyor, bir nevi "sahibi" olduğunu belli ediyor. Neyse oturdukları masanın etrafına idrarını yaparak yerini işaretlemediğine şükretmeliyiz. Ve bu durum Naz'ın hoşuna gidiyor! Malum köpek benzetmesine devam ederek: "Can, önünden yemeği alınmış bir köpek gibiydi. Ama cins bir köpek, mesela bir golden retriever. Şirin, masum, evcil. Oysa benim Nejat'ım sahibine aşık bir pitbull gibidir. Kafasına koydu mu parçalar."
Ne kadar hastalıklı bir düşünce bu, açıklama yapmama bile gerek yok sanırım. Ve oradaki kadınların kendisini kıskandığını düşünüyor. Öğk!
Yukarıdaki öğürmeyi erken yapmış olabilirim çünkü Naz'ın zihnindeki düşünceler devam ediyor. Erkeklerin dürtüsel davranışlarının bir hayvanın kakasını tutmadan olduğu yere yapmasına benzeterek kabul edilmesi gerektiğini, kadınların ise dırdırcı ve yakınmacı olduklarını, bundan kurtulmaları gerektiğini düşünüyor. Varsayalım ki öyle, kadınların bu yönünü neden olduğu gibi kabul etmiyoruz? 

Ve daha ne kadar saçmalayıp iğrençleşebilir ki dediğim yerde yine bir geçmişe dönüş yaşıyoruz ve günümüzde tekrar soracağı soruyu Nejat, Naz'a yine bir kıskançlık krizinin ardından soruyor. Bırakıp gittiği Naz'ın yanında bir adam görünce: O adamla yattın mı? Sen zaten bakire de değilsindir, diye kendi kendine hezeyanlar geçiriyor. Kitabı fırlatıp atmak istediğim yer burasıydı. İki kere evlenmiş, hâlâ evli olan mahlukun, Naz'a defalarca umut verdikten sonra ortadan kaybolan mahlukun sorduğu sorulara gel. İkisine de üzülesim gelmedi kitap boyunca, tam birbirlerini bulmuşlar dedim. 

Daha saçma ve iğrenç ne olabilir dedikçe olaylar üzerime yağıyordu. Nejat'ın güncel eşinin Naz'ın en yakın arkadaşının kuzeni olması ve Naz'ın o kadınla sabahlara kadar dertleşmiş olması gerçeği ortaya çıkıyor. Ve Naz yine nato kafa, nato mermer. Anlatacak gerçekten gücüm kalmadı. Yazıyı buraya kadar okuyan kaldı mı? Hiç sanmıyorum. :)

Finali anlatamıyorum madem, kitabı okurken aldığım notlardan birini filtresiz, olduğu haliyle aktarıyorum: 
"Nejat; dengesiz, sağı solu belli olmayan, hesap vermeyen, bir iyi bir kötü, emredici, seri evlenme alışkanlığına sahip, birinin gözlerinin içine bakarken başkasıyla evlenen ve hâlâ o gözlere bakmayı uman, ders çalışcam ben yaa diye evden misafir kovan itin teki." :) Bu da benim hezeyanım. 

Kitapla ilgili bir sürü yorum ve analiz yapabilirim ama anlatmak istediğimi anlattığımı sanıyorum. Böyle bir çiftin ilişkisinden ise bana kalan tek şey şu oldu. Naz, ilişkilerini bir Yeşilçam filmine benzetiyor. Benim daha önce izlemediğim bir filmdi bu. O yüzden mutlu oldum. Yeşilçam izlemeyi çok seviyorum. Bu kitabı okurken o filmi de izledim fırsattan istifade ve hayır ilişkileriyle alakası bile yok. Yine de o filmi izlediğim için mutluyum. Bu yazıdan sonra o filmin yorumu gelecek. Filmin yorumunun linkini TAM BURAYA bırakacağım :) 

Yazımı buraya kadar kimsenin okuduğunu sanmıyorum. Eğer okuduysanız lütfen yorum olarak hayatta olduğunuzu belirtin, ayrıca düşüncelerinizi de çok merak ediyorum. :( Yazdığım en uzun yorumlardan biri sanırım. İkinci ve üçüncü kitapları da kendime işkence etme pahasına okumayı düşünüyorum ama biraz araya ihtiyacım var. Bana katlandığınız için teşekkürler.

Sevgiler :* 


BUNLARA DA BAKABİLİRSİNİZ:






Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com.tr" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!

Devamını Oku »

6 Eylül 2017 Çarşamba

Olur Böyle B*ktan Şeyler - Rick Springfield


Kitap Adı: Olur Böyle B.ktan Şeyler
Yazar: Rick Springfield
Orijinal Adı: Magnificent Vibration
Çeviri: Özlem Özarpacı
Yayınevi: Parodi Yayınları
 Sayfa Sayısı: 325
Basım: Mart 2015

Bilirsiniz dönem dönem Tanrıyla mesajlaşma, mailleşme ve hatta msn'de yazışma konulu kitaplar moda olur. Bu kitap da o furyadan sayılabilir. Bu kez mesajlaşmak kesmemiş olacak ki olay telefon konuşmasına evrilmiş. 

İnsanoğlunun bu arayışını bir nebze anlamakla birlikte bu tarz kitaplar bana hiç ama hiç sevimli gelmiyor. Zihnimdeki Tanrı imajıyla hiç uyuşmamasının ötesinde hem de. Bu kitabı da birkaç sayfadan fazla okuyamadım. 

Bölüm bölüm Tanrıyla telefon görüşmeleri, bölüm bölüm çocukluk anıları anlatılıyor. Ama nasıl bir sonuca bağlanıyor bilmiyorum. Merak da etmiyorum maalesef. 

Merak ediyorsanız deneyebilirsiniz. Bana hitap etmedi. 

Fikir olması açısından aşağıdaki sayfayı ekliyorum. 



Sevgiler :*


Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!

Devamını Oku »

15 Ağustos 2017 Salı

Eski Sevgili Yeterince Eski Mi? - Ayşe Nesrin


Kitap Adı: Eski Sevgili Yeterince Eski mi?
Yazar: Ayşe Nesrin
Yayınevi: Artemis Yayınları
 Sayfa Sayısı: 115
Basım: Ocak 2010


Bu mini kitap, kitap alışverişlerimin birinde hediye olarak gelmişti. Neymiş, ne değilmiş diye olduğum yerde karıştırırken okumaya başladım. Ve bitiriverdim. Minicik zaten.

Öncelikle bana göre kitabın adının kesinlikle kitapla bir alakası yok. Eski Sevgili Yeterince Eski mi? deyince ayrıldık ama bir şeyler bitmedi hissi veriyor. Ama hayır. 
Kapattığımda ben bu kitabı neden okudum diye düşünüverdim çünkü çok sıradan bir ilişki okudum. Hani bir arkadaşınız gelip size biriyle nasıl tanışıp sevgili olduğunu anlatıyor gibi bir his. Sıfır heyecan, sıfır merak. Karakterlere de olaylara da karşı içimde hiçbir şey uyanmadı. 

Normalde minik kitap mantığını severim. Kapak müthiş olmasa da ortalama seviyede. Burada da sıkıntı yok. Ancak sayfa aralarındaki tiyatro simgeleri ancak bu kadar itici olabilirdi. Ki ben o simgeyi pek sevmem de, yani burada kitaba suç bulmuyorum. Ve konuya da uyuyor. 


Konudan da kısaca bahsedersek, üniversite öğrencisi Esra'nın tiyatro çalışmaları sırasında tanıştığı ve bu dalda çalışan Murat'la ilişkisi anlatılıyor. Pek sıradan da ilerliyor. 

Soruyorum kendime; bana bu kitaptan ne kaldı?

Dipnot: Kitabı siparişten çıkan itici ayraçla okuyup içinde bırakıverdim. 

Sevgiler :*

 

Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!

Devamını Oku »

17 Ağustos 2014 Pazar

Seni İzliyorum - Irene Cao (Trilogia dei sensi #1)


Kitap Adı:  Seni İzliyorum
Yazar: Irene Cao
Orijinal Adı: Io ti Guardo
Çeviri: Hecer Huseynova Demir
Yayınevi: Orkinos Yayınları
 Sayfa Sayısı: 352
Basım: 2013
Seri: Trilogia dei sensi #1 (Duyuların Üçlemesi)

Serinin Diğer Kitapları: 
#1 Io ti Guardo / Seni İzliyorum
 #2 Io ti Sento / Seni Hissediyorum
#3 Io ti Voglio / Seni İstiyorum


"Bana söz vermelisin."
"Hangi konuda?"
"Bana asla aşık olmayacaksın. (...) Çünkü ben sana asla aşık olmayacağım!"


Bu türdeki klişe kurguyu bilirsiniz. Zengin, yakışıklı, tutkulu ancak aşk istemeyen bir adam. Kendi halinde, tercihen saf, esas oğlan tarafından zorla baştan çıkarılan bir kadın. Ve esas kızdan hoşlanan ama uzaktan bakınca arkadaş gibi görünen mümkünse vefakar, cefakar, her zor anında kızımızın yanında olan ikinci bir erkek. 
Bu kitap da böyle bir kurguya sahip. 
Çekici, yaramaz, çapkın, istediğini alan şef Leonardo. Tek derdi restorasyonunu yaptığı freski tamamlamak olan kendi halinde Elena.
Ve Elena'yı seven ancak Ele tarafından arkadaş olarak görülen Filippo.
Leonardo'ya, Elena'nın restorasyon yaptığı sarayın odası tahsis edilince, ikilinin karşılaşması kaçınılmaz hal alır. 
Leonardo'nun odasına kadınlar girip çıksa da Leonardo,  Ele'i kestiriyor gözüne ve onu tutkuyla istiyor. Ancak istediği aşk değil. Ele'e farklı deneyimler yaşatmak öğretmenlik yapmak, tutkuyu paylaşmak... Kendisi böyle  diyor en azından. 
Belki de sadece fantazilerini yaşamak. 
Ele, Leonardo'ya karşı öyle bir çekim hissediyordur ki, kabul eder.

O sırada Filippo da Ele için hamleler yapar. 
İki ateş arasında kalan Ele, nasıl bir karar verecektir? Ya da karar verecek midir?

---

Kitapta klişe dışı iki olgu var. Pardon üç.
İtalyan bir yazar tarafından yazılmış olmasını sayarsanız tabi. Hikaye İtalya'da geçiyor. 
Leonardo Ceo değil Şef! Bu kitabı alma nedenim buydu aslında! Şef! Vaaay! diyerek almıştım ama emin olun Leonardo kaportacı da olsa  çok fark etmezmiş, en fazla 2-3 sayfa değişirdi kitapta.  Leonardo'nun şef olması esprisini göremedim ben. 

Son olarak da esas kızın ille de esas oğlan dememesi. Yan karakter olan Filippo'nun  yaklaşımlarını reddetmesi gerekir değil mi?
Hayır!
Elena, Leonardo'yu deli gibi istiyor ama kara günler için Filippo'yu da yan cebine koyuyor. 
Kısaca ümitlerim neresinden tutsam elimde kaldı. 

Şu şartlar altında kitaba vereceğim en yüksek puan 2'ydi. O da katledilmiş olsa da, klişe konuların dışında "şef" yazmayı denemesiydi yazarın. 
Ama bir çevirisi var ki kitabın, evlere şenlik. 
-yor ile yazılmış kitap. Biz buna pek alışık değiliz. Beni -yoruyor, rahatsız ediyor. Okuma hızımı yavaşlatıyor. Burası yazarla alakalı tabi. 
Çeviri ise böyle demekten hiç hoşlanmasam da çok kötüydü. :( Normalde ufak hatalara pek takılmam. Ama o kadar -yor'dan sonra üzerine gereksiz -dır ekleri retinalarımı isyan ettirdi. Kim günlük konuşmada birini tanıştırırken "Onun adı Leonardo Ferrante'dir." der ki? Çok fazlaydı böyle birebir çevirmeler, gereksiz ekler. 
y yerine ğ'ler, ğ yerine y'ler gördükçe daha fazla dayanamayan retinalarım yandı. :(
Öğlesine mi hatalıydı? diye sorarsanız, öğlesine hatalıydı! Evet, evet kitapta böyle kullanımlar vardı... 
Bir yandan yayınevinin ilk bastığı kitaplardan olduğu için çok yerden yere vurmak istemiyorum. 
İşte böyle bir okuma süreciydi benim için. Serinin devamını ancak bir yerlerden elime geçerse okuyabilirim, belki... 


PUANIM: ♥



Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!
Devamını Oku »

5 Aralık 2012 Çarşamba

Laura Reese - Tepeden Tırnağa (Saçmalık)



Kitap Adı: Tepeden Tırnağa
Yazar: Laura Reese
Orjinal Adı: Topping From Below
Çeviri: Merve Duygun
Yayınevi: Sonsuz Kitap (Yakamoz Yayıncılık)
Basım Yılı: Kasım 2012
Sayfa Sayısı: 400



Evet, yazı başlığında kitap ismine eklemeyi ben yaptım. Çünkü son zamanlarda ve hatta son yıllarda okuduğum en saçma kitaptı...  Yarım bırakmak istedim ama hiç huyum olmadığı için kendimi zorlaya zorlaya bitirdim. Harcadığım vakte ve nakte de acımaktayım... 

Sözde biraz polisiye katılmış bir romans bu. Ama ne romans var ne de polisiye. Duygular bile yok! İnanılmaz tensel ve ruhsuz bir romandı. Sadizmin dibine vurmuştu. 

Yazarın anlatımını hiç sevmedim. Bir kere anlatım karmakarışık. Bir geçmiş, bir günümüz, bir Franny, bir Nora... En can alıcı yerde kesilip başka şeyden bahsediliyor falan... Bir de karakterler koşarken yanlarından geçen arabanın lastiğindeki çamurdan, gelen geçen insanlara kadar boğucu bir ayrıntı kalabalığı var. Bunlar çıkarıldığı takdirde kitabın 200 sayfa kalacağı kanaatindeyim... 

Ayrıca kitabın orijinal basım yılı 1995'miş. Bunu da kendimce bu türün popülaritesinden sonra ısıtıp önümüze konulmuş  bir kitap olarak gördüm ve daha da mutsuz oldum... 

Sevdiğim şey ise bölüm aralarındaki şu ayrıntıydı: 





Konudan ve karakterlerden bahsedeyim. Nora'nın (35) kendinden 10 yaş küçük kız kardeşi Franny vahşice öldürülmüştür. Nora, sessiz biri olan Franny'nin günlüğünü okuduğunda M. diye biriyle ilişkisini olduğunu ve bu ilişkinin sadizmin dibine vurduğunu görür... M. 'nin üniversitede müzik profesörü olan Michael olduğunu düşünür... Adamı baştan çıkararak itiraf alabileceğini düşünür ağzından... 



Michael 49 yaşında bir adam... Franny'i kendi sadistçe istekleri için kullanmış. Adamın isteklerini okudukça midem bulandı resmen!! Franny ise safca adamı sevdiğini söylüyor, değişeceğini düşünüyor, ağlaya sızlaya her isteğine boyun eğiyor...



Bir de Ian var, Nora'nın erkek arkadaşı... Nora'nın M. ile ilişkisini bilmiyor. Tamam kızım, şüphelenirsin, araştırırsın da ilk günden adamla yatmak nasıl bir psikolojidir bilmiyorum. Hani adam tamamen habersiz olsa anlayacağım. Adam daha Nora onu bilmeden Nora'yı tanıyor, şüphelerini de söylüyor Nora ona... Kardeşimin katili bu adam deyip, adamla yatmaya devam ediyor, saçmalık! Ordan çıkıp Ian'ın kollarına koşuyor... 



Bir insan bir kitapta ki hiçbir karakteri mi sevmez arkadaş! Ian'a üzülüyordum başta, ama onu da sevemedim bir türlü... Nora'yla M. zaten en nefret ettiğim karakterler. Franny'nin ise başta her şeyi aşkı için kabul ettiğini sanıyorsunuz ama onun da altında çocukluğundan gelen suçluluk duygusunun karşılığı olarak ceza görme isteği var... 



Kısaca hiçbir karakter normal değil! 49 yaşındaki müzik profesörünün sadistik yanı ise çok ama çok iticiydi! Adamda kuraldı, sınırdı, güvenli kelimeydi hiçbiri yok! Kafasına göre, ağlata sızlata her istediğini yaptırıyor. Daha Nora'yı tanıdığı ilk gün mumyalamıştı! 



Nora desen kardeşlerini ve hatta kimseyi önemsemeyen bencil bir varlık. Kardeşi ölmüş gitmiş, sözde bir vicdanla katilini arıyor ama daha kardeşini tanımıyor bile. M. ondan iyi tanıyor Franny'i ve Nora'ya da anlatıyor. Bir yandan Frannyle ilişkisini anlatıyor bir yandan Nora'yla yatıyor, iğrenç! Katil falan derdinde de görmedim ben Nora'yı, tek derdi M.'yle olmak... 

Franny'i anlattıkça M., Nora da aslında Franny'i hiç tanımadığını anlıyor... 

Nora: "Franny öldürüldüğünde içimde bir şeyler kapandı. Onun ölümü öyle duyarsız ve vahşiydi ki beni erkek kardeşimin..." 
Hayır canım, duyarsız olan onun ölümü değil sendin, vahşi olan da M.

Nora'nın duyarsızlığını ve asıl Nora'yı M.'den dinleyelim. Ben de böyle düşünüyorum... 
"Suçlayacak birini arıyorsun. Franny'nin intikamını almak istiyorsun. Bunu anlıyorum, insan doğası. Ama bence sen başka bir şey daha istiyorsun, yalnızca benim sana verebileceğim bir şey: Yanıtlar. Asıl bu yüzden buradasın. Beş ay içinde kardeşinle ilgili senin bir ömür boyu bildiğinden çok şey öğrendim. Sen ona sıradan bir insan muamelesi yaptın. Onu hiç tanımıyordun ve şimdi kendini suçlu hissediyorsun, pişmansın. Bunu telafi etmek için buradasın." 

Al sana tespit Nora... 

Bir de bu haspam sanki hiçbir şeyin farkında değil gibi davranır. Gidip M. nin kollarına atlamasına da şöyle der : 
"Herhalde hasta ruhlu ve sapık biri olmalıyım." Evet öylesin, hepiniz öylesiniz... 

Bu arada kitap çok dehşet bir sonla bitiyor. Okurken midemden bir şeyler ağzıma doğru yükseldi resmen... Kitabın tüm mesajı aslında şu satırlarda gizli bence: "Bazen bir roman okuduğumda ya da bir film izlediğimde hayatın düzenli ve pürüzsüz olduğu, erdemin ödüllendirildiği ve tüm kötülüklerin def edildiği fikrine kapılıyorum. Gerçek hayatta öyle değil. Masumlar cezalandırılıyor, suçlular serbest kalıyor. (...) Hepimizin içinde; insanlığımızın hemen altında gizlenen,bazılarımızda sapkın, aşırı ve yabani, bazılarımızda ise daha sakin ama her zaman mevcut, her zaman medeni ruhla mücadele içinde karanlık bir taraf olduğuna inanıyorum..." Bunu anlatmanın yolu bu olmamalıydı Laura... Bu işkenceye değmezdi... 

Puanım: ♥
Devamını Oku »