23 Mart 2025 Pazar

Emanet Çocuk - Claire Keegan (Kitap Yorumu)


Adı: Emanet Çocuk
Yazar: Claire Keegan
Yayınevi: Jaguar Kitap
Çevirmen: Behlül Dündar
  Sayfa Sayısı: 80
Basım: 2010
Türkçe Basım: Mayıs 2021

1980’lerin başında, İrlanda kırsalındayız. Küçük, isimsiz bir kız çocuğu, kendi ailesi tarafından daha önce hiç tanışmadığı çocuksuz Kinsella çiftine bırakılır. “Emanet çocuk”, yeni ve geçici evindeki ilk günlerinden itibaren kendi iç dünyası ve duygularını tanımanın yanı sıra, “aile” ve “ev” denilen şeylerin daha önce hiç tecrübe etmediği olanaklarını, özellikle de dalgalı yaşam denizindeki yol göstericiliğini ve iyileştirici yanlarını da keşfetmeye başlar.
Çağdaş İrlanda edebiyatının en parlak isimlerinden Claire Keegan Emanet Çocuk’ta, bir kız çocuğunun gözünden İrlanda’nın yemyeşil vadileri ve parlak gökyüzüyle bezeli pastoral yaşamını, hırçın rüzgâr ve dalgalarla falezler misali yontulmuş taşra insanlarını son derece dokunaklı ve yalın bir dille anlatıyor.
“Emanet Çocuk’ta görkemli bir dizi biçimsel güzellik, derin ve verimli bir yetenek tarafından resmediliyor. Claire Keegan, okuyucuya basit hikâye diye bir şey olmadığını ve sanatın insan yaşamı için ne kadar elzem olduğunu hiç unutturmuyor. Keegan doğru kelimeleri seçme konusunda heyecan verici bir içgüdüye sahip; yaşamın sonsuz ihtimallerine ve kesinliğine karşı sabırlı bir özen göstermekte ise son derece mahir.” Richard
Ford

Tası suya daldırıp dudaklarıma götürüyorum. Su daha önce hiç içmediğim kadar soğuk ve temiz: Babamın bırakıp gidişinin tadı var suda; hiç orada olmayışının, gittikten sonra bana ait hiçbir şeyin olmayışının tadı. Tası yeniden daldırıp güneşin suda yansıdığı yere kadar kaldırıyorum. Altı yudum içip, utancın ve sırların barınmadığı bu yerin, şimdilik, yuvam olmasını diliyorum.

    Tesadüfen görüp aniden okumaya karar verip bir oturuşta okuyup bitirdiğim bir kitap oldu. Uzun zaman sonra bir oturuşta kısa da olsa bir kitabı okumak eski günlerin hazzını verdi sanki. 

    Kitap; İrlanda kırsalında pazar günü kiliseden çıktıktan sonra babasıyla bir araba yolculuğuna çıkan bir kız çocuğuyla başlıyor. Olaylar ismini bilmediğimiz, kitap boyunda da bize söylenmeyen o kız çocuğunun bakış açısıyla anlatılıyor. Onun zihnindeyiz, onun gözüyle görüyor, onun eliyle kavrıyor, onunla hissediyoruz. Sanki biz o'yuz. Yazar bize aslında o kızın hikayesini anlatmıyor da yaşatıyor. Bu hoş bir bakış açısıydı. Her şeyi onunla birlikte öğreniyoruz ve onun çocuksu bakış açısıyla, algısıyla deneyimliyoruz. 

    Konuyu uzun uzun anlatmak istemiyorum, arka kapakta yeterince bahsedilmiş. Eğer okumaya karar verirseniz siz de o çocukla birlikte öğrenin isterim. Ama yine arka kapakta bahsedildiği gibi ev ve yuva kavramlarının farkını sorgulatan bir kitap. Bir çocuğun zihninde onun korkuları, kaygıları, sevinçleri, hayattaki en ufak şeyi bile yeni deneyimlediği andaki o hissiyatı, hiçbir yere tam olarak ait hissedememek... İnsan gelişen, değişen bir varlık. Bir yerden gittiğimizdeki biz ile döndüğümüzdeki biz aynı kişi olmuyoruz. Öğrenen, bilen insan bir daha asla eski bilmediği haline dönemiyor. Dönmemeli de belki de. 

"Bir yerde sır varsa, orada utanç vardır. Utançsa ihtiyacımız olan bir şey değil."

    Beni en çok etkileyen anlardan biri çocuğun Kinsella' nın kucağında otururken çok oturduğundan, bacağını ağrıttığından endişe duyduğu o andı. İçine doğduğumuz ailenin kuralları, hayata bakışı içimize o kadar işliyor ki, başka bir ihtimalin varlığı bile bazen bizi şaşırtabiliyor. 

    Kitabın içeriğinden çok bahsetmek istemiyorum. Ama olaydan çok bir durum öyküsü gibi. Okurken İrlanda kırsalını yaşıyorsunuz. Bir çiftlik evinin kokusu, günlük işleri, kuyudan su çekerken çocuk sesinin duvarda yaptığı yankı... Yazarın kendisi de 1968' de çiftçi bir ailenin kızı olarak İrlanda' da doğmuş, kitap da 1980lerde tam da onun çocukluğunda geçiyor. Yazarın tarzını sevdim ve diğer kitaplarını da araştırdım. Türkçeye çevrilmiş iki kitabını daha buldum.


                                                  

    İlk çevrilen kitabı Yüz Kitap'tan Mavi Tarlalardan Yürü isimli öykü derlemesi. Çevirisi çok beğenilmemiş. Ama Emanet Çocuk' un çevirisi Jaguar Kitap'tan Behlül Dündar' ın çevirisini ben beğendim. Diğer kitap Böyle Küçük Şeyler de Jaguar Kitap'tan. Bunları da okuma listeme aldım. Jaguar Kitap' ı biraz araştırdığımda kapak tasarımlarını beğendim. Minimalist ama vurucu kapakları var. Hoşuma gitti.

Şimdilik bu kadar. Sevgiler :*



Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com.tr" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!

Devamını Oku »

2 Şubat 2025 Pazar

Yaz Aşkı & Son Öpücük - Yosun Yeşilmen #Türk Beyaz Diziler

    

    Aklıma geldikçe uğradığım bir yere döndü burası artık. Bunu kabullendim. Sadece bu aralar daha sık aklıma gelmeye başladı. Epeydir eskisi gibi kitap okuyamıyorum. Bunu da kabullendim. Ama birkaç gün önce hafta sonu kahvaltısı yaparken elime öylesine aldığım bu iki kitabı bir oturuşta okuyunca açıp seneler önce ilk kitaba yaptığım yoruma baktım. Epey de detaylı eleştirmişim o kitabı :) Yazdıklarım da hoşuma gitti, hiç üşenmemişim. Madem öyle, neden bu kitapların yorumları da blogda olmasın ki? Böyle kitaplar okumak biraz da benim suçlu zevkim sanırım. :)

    Öncelikle tabii ki önce kısa bir bilgi vereceğim bu yazıda da. Beyaz Dizi okumaya başladığım o mistik dönemde sahafta Türk bir yazar tarafından yazılmış beyaz dizi görünce, bizsel anlamda ilk beyaz dizi denemesini denemek istemiştim. O dönem Artemis Hafta Sonu ile muhtemelen eşantiyon olarak verilen bu kitapların 1,2 ve 4 numaralı kitapları vardı elimde. 1.' yi yorumlamıştım. 2 ve 4 numaranın yorumunu da bu yazıda okuyacaksınız. Sabrınız varsa :p Ve 10 numaralı olan Sana Veda Edemem' i de arada aldım. :) Aşk nefret ilişkisi gibi Türk Beyaz Dizi kitapları ile aramdaki. 

    Yazarla ilgili de şu şekilde kısa bir tanıtım var kitabın içinde:
 'Yosun Yeşilmen, 1970 yılında İstanbul'da doğdu. Kadıköy Anadolu Lisesi ve İstanbul Üniversitesi - İngiliz Edebiyatı'nda okudu. Aynı üniversitede Edebiyat Psikolojisi üzerine bir master tezi hazırladı. BBC televizyonu için çekilen dizilerde editör olarak çalışıyor. Londra'da eşi ve kızıyla birlikte yaşıyor.'

    İlk kitap yorumum ise buradadır efenim: İlk Aşkım - Yosun Yeşilmen TBD#1
Bu kitapla tanıştığım yazarın yazım dilini çok cinsiyetçi ve tutarsız bulmuştum. Kitapların yorumlarından sonra genel bir yorum daha yapacağımdır. O zaman... 


Yerli Dizi #2  YAZ AŞKIM - YOSUN YEŞİLMEN
Basım: Ağustos, 2006
Sayfa: 127
Konu: Kumru'nun iş gereği gitmek durumunda kaldığı Bodrum' da yaşayacakları, daha önceden hayal edebileceği türden değildi. Aşkların en güzelini de orada bulacaktı, acının en büyüğünü de yine orada çekecekti. 
Eğlencenin baş şehrinde karşısına çıkan Oğuz ile birlikte daha önce hiç yaşamadığı hislerin tüm varlığını eritmesine izin verecek, kendini sarı sıcağın ve değişen hayatların etkisinden kurtarmak için çok büyük bir mücadele vermesi gerekecektir. 
Sahilde geçen tüm o gecelerden sonra Kumru'yu artık bambaşka, hiç hesapta olmayan bir gelecek bekliyordu.

Aşkı aramamak lazım...

    İlk kitap o kadar kötü gelmişti ki bana bu kitap onun kadar kötü değildi. Evet, kötüydü. Ama ilk kitap çıtayı o kadar yerlere indirdi ki, bu kitap bile daha iyi geldi. Kitabın konusu o kadar konuyu anlatmıyor ki konudan kısaca bahsedeyim. Yukarıdaki konudan pek bir şey anlamamanız normal çünkü laf-ı güzaf. 

    Kumru, kitabın girişindeki o uyarıya aykırı olarak aşkı arayan bir genç kızdır. İşi ise çoğu iş yerinde oluşan boşluğu geçici olarak dolduran geçici eleman görevini almaktır. İş vereni Tuğçe, titiz ve prensipli olan büyük iş adamı Oğuz Bey' in iş teklifi için Kumru' yu önerir. Kumru bu iş için bir gizlilik sözleşmesi imzalayacak, hiçbir elektronik eşya ve 'kırmızı kıyafet' almadan Oğuz' un Bodrum'daki malikanesine gidecek ve Oğuz' un doğum yapan kişisel asistanının yerini alacaktır. Ve macera böyle başlar. :)

    Kitap, yaz mevsiminde bir toplu taşıma aracında başlar. Dünyanın en kötü ikililerinden biri, kabul. Kızımız aşka susamış biri olarak zihninde kendi klibini çekmek istiyor ama şartlar el vermediğinden tam bir anewliz woman olarak toplu taşıma aracında bulunan kişilerin duş alma alışkanlıklarını analiz ediyor. 'Yıkanmıyorlardı işte, yeteri kadar yıkanmıyorlardı!' Bir de masaya çık tepin istersen. Toplu taşımayla işine giden ekmeğinin peşindeki ve belli bir alım gücüne mahkum olmuş insanların 'naylon' kumaştan kıyafetlerini yargılayarak üstüne hiçbirinin yeterince yakışıklı olmadığından yakınıyor. 'Üçü, yaşamaktan bezmiş suratlı, ikisi sadece kendisiyle meşgul, vasat tipler işte...'  Beğendiremedik ablamıza kendimizi. Vay be, ekmeğimin peşindeyken başkasının zihninde yargılanıyorum. Ablaya güzellik/yakışıklılık borcumuz var sanki. Sen hayat gailesi nedir bilir misin esas kız abla? Kendi halinde olan insanları da beğenmiyor çünkü dünya onun etrafında dönüyor, ne demek esas kıza tapmıyorlar? 
    Sonra o yaz günü tıkış tıkış toplu taşıma aracında insani olarak su içen kadınlara asla sıcaktan olabileceğini düşünmeden 'zayıflamak için yetmemiş su içmek.' diyor. Aynen, Türkiye' de yaşamak hiç stresli değil. Sonra da hayatınızda hiç duymadığınız tavsiyeler sıralıyor zihninde; 'Az yiyin, hareket edin!' Çünkü kendisi yaza uygun elbiseli, ne yerse yesin kilo almayan o esas kızlardan. Genler b*tch diyor yani. Uzun boy, düz kemikler, yeşil gözler, biçimli yüz hatları, herkesin övgüler dizmeden edemediği saçlar... O sırada benim ailemden aldığım son kullanma tarihi geçmiş genler... Ablamız bu kadar reklamını yaptıktan sonra; "Ama bunların hiçbir önemi yoktu, hiçbir zaman 'ben güzelim' diyerek yaşamamıştı." Girl! Sabahtan beri ne anlatıyorsun? Bu arada bu genleri de görüşmediği ve yerin dibine soktuğu babasından almış. Çocuk travması yani! Bu konuyla ilgili kitapta inanılmaz can sıkıcı bir bölüm var. Arkadaşı buna sosisli sandviç yemeyi teklif ediyor. Kumru da sağlıkları için iyi olmadığını söylüyor. Arkadaşı da ekmeğini yemeyiz, sonuçta protein, yenür deyince de 'Peki yağı ne yapacaksın? Benim için hava hoş, ben ne yesem şişmanlamam' diyor. Şöyle bir insanla gerçekten arkadaş olmak isteyen var mı aranızda. :)

Kısaca özetlersek;
Ad:Kumru
Gözler: Not just yeşil, mahzun yeşil  
Görev: Hayatının aşkını bulmak 
Yetenekler: Milleti zihninde yargılayıp aşağılamak
Kendini tanımlayış: Kumru, kalbinde bir yumru.
Kadınlara karşı cevval, erkeklere karşı munis bir kedi. 

    Konumuza dönersek; Oğuz Bey, Kumru ile çalışmak istiyor elbet ama öncesinde kısa bir konferans görüşme yapmak istiyor, görüntülü. Sırf görüntülü görüşmek istedi diye adama asrın sapığı muamelesi yapıyor. :)
     Oğuz; 40 yaşında, eşinden boşanmış ve kızı Ada ile yaşayan bir adam. 
En azından Kumru, aşkı arasa bile kendini bu geçici işlerden kurtarmak isteyip 'gerçek bir kariyere ve gerçek bir erkeğe ihtiyacı vardı' şeklinde teskin ediyor. İlk kitabın kahramanı Naz'dan bin kat daha iyi. En azından kariyerini önemsiyor ve ön plana koyuyor. 
    Oğuz epey mükemmeliyetçi biri. İsteklerinin çoğunun bir sebebi var. Örneğin elektronik eşya getirilmemesini, bunları kendisinin sağlayacağını söylemesi hoş değil ama anlaşılır. Parfüm vs. gibi şeylerin olmamasını istemesi çünkü kızının astım hastası olması anlaşılır. Ama kırmızıyı yasaklıyor, kitabın bir yerinde Ada kırmızı mayo giyiyor ama bu kırmızıyı Kumru' ya yasaklaması konusunda tek bir açıklama geçmiyor. Yazar bunu eklediğini unuttu galiba, bir sonuca ulaştırmadı. 

    Neyse her şey hazır olup Bodrum' a varıyor Kumru, uçaktan iner inmez terliyor ve bacaklarından sular akıyor? Bu nasıl bir terleme şekli, onun ter olduğundan emin miyiz? Onu almaya gelen Oğuz' un şoförü kızın 2 saat sıcaktan yakınmasını duyunca klima açmayı teklif ediyor ve Kumru ne diyor biliyor musunuz? Şu repliği 40 yıl düşünseniz asla tahmin edemezsiniz. KLİMA OBEZ YAPIYOR! diyor. :) Ne alaka? Alakası şu ki; insan vücudu terleyerek efor sarf ediyormuş, kalori yakıyormuş, klima bu eforu elimizden aldığı için kaloriler kalıyor ve kilo alıyormuşuz. Yorumsuz. :)

    Gittikleri yerin adı; Ağlayan Kayalar. Bu isim çok romantik geldi bana. Malikane kendine ait bir koyu ve sahili olan mahrem bir bölgede. Bu yüzden merkezden epey uzak. Bizim ruh hastası Kumru da yine yolda düşüncelere dalıyor. Düşünce silsilesi ektedir: 'Burası ıssız. Burada araba lazım. Verseler de kullanamam ki. Ehliyetim yok zaten. Çünkü biz çok fakirdik neden olsundu ki. Ühü!' Ve arabada sarsılarak ağlamaya başlıyor. Yemin ediyorum, drama queen diye bir tabir olmasa da bu kız drama queen olurdu. Şoför de genç ve hoş bir delikanlı bu arada, bunu da sıkıştırıyorlar araya, suskun da bir adam. Bunu arabaya binince belirtiyor. Ve Kumru bu hareketiyle suskun adamı zorla kendini teselliye mecbur bırakıyor. Utanç verici.
    Sıkı durun evi tarif ediyorum; hayal ötesi bir koy, ev koyun ucunda geniş bir alan üzerine kurulmuş, koyda 2 tekne, yelkenli, iskele, nefis bir kumsal... Adamın sahili var. Ağaçlık, kaya, kum, deniz... Ve evi şatoya benzetiyor Kumsal! Ve şoförün peşinde odasını göstermesini istemek yerine evi kendi keşfetmeye karar veriyor ve verandada uyuyakalıyor. Profesyonelliğe gel. Oğuz' un 4 yaşındaki denizden dönmüş, kırmızı bikinili, büyümüş de küçülmüş kızı uyandırıyor Kumsal'ı. Bakıcısı da babaannesi. Yüzmeye gidiyor Ada ile ama sürekli şöyle ifadeler var; 'Bu mayoyu salı pazarından almıştı ama onun vücudunda marka gibi duruyordu.' Peh. 
    Küçük kızın sürekli babaannesi gibi davranması da sinir bozucuydu. Böyle bir anda gelen yabancıya yakınlık duyan o kurgu çocuklardandı :) Aile ortama yabancı biri gelmesin diye bakıcı tutmamış. 
    Olay bir zaman sonra kız oraya çalışmaya değil de bir kiralık sevgililik ya da kiralık evlilik için gelmiş gibi oluyor. Adam direkt bu şekilde yaklaşıyor. Anında bir romantizm ama yaş kompleksi olan adam yüzünden biraz gitgelli bir ilişki. Kumru da bir anda adamın flörtü gibi davranıyor. Ve tabii ki kitapta bulunan tüm erkekler esas kıza aşık olmalı kuralı burada da devam ediyor. Bunlardan biri de en başta bahsettiğim şoför Salih. Ve tek değil. Spoiler olmasın diye buralara girmeyeceğim.
    Adamın bu gitgelli tavrına dair de şöyle bir cümle kuruyor Kumru: "Ne hezeyanlı günler geçirmeye başlamıştı. Dört mevsimin tamamını aynı saatte yaşıyor, eşeğini sürekli kaybedip yeniden buluyordu." Aslında Kumru eve geldikten sonra kitabın özeti bu. Arada Göl Evi filmi gibi bazı yapımlara atıfta bulunuyor. Severiz. 
    Ve sonu... O kadar malca bir sondu ki! Affetmek? Şikayet etmemek? Polis nerede? Duygular mı? Yani kısaca suç içeren bir şey oldu ve bunu hoş görüp üstünü kapattılar ve bu şekilde kitap bitti. Olmayan saygımı da yitirmemle... 


Yerli Dizi #4  SON ÖPÜCÜK - YOSUN YEŞİLMEN
Basım: Ağustos, 2006
Sayfa: 95
Konu: Kadınlar ellerinden gelen her şeyi yapıyor ellerindekine sahip çıkabilmek için. Çünkü farkındalar... Çok kere sevemiyor insan. Direniyor kadın. En sonuna dek. Ama sonra düşüyor tüm kalkanları ve...
Merve, önce nişanlısından sonra işinden ayrılmış ve eşyalarını toplayıp hayatı boyunca her yazını geçirdiği küçük kasabaya doğru, tüm eşyalarını taşıyan valizleriyle birlikte yola çıkmıştı. Yeni bir yaşam istiyordu. Eskisini ise tarihe gömecekti. 
Oysa hayatın acı ve tatlı pek çok sürprizi vardı daha Merve' ye. En güçsüz hissettiği anda bile kalkıp koşması gerekecekti. Bazen ileri, bazen geri. 

İçinde sevgi sözcükleri geçen şarkıları hiç akıtamadıkları göz yaşları eşliğinde dinleyen ve bu şarkıların bitmesini hiç istemeyenlere ithaf edilmiştir. 

    95 sayfa ve yazıları devasa bir cep kitap bu. Yani çok kısa bir öykü. Merve, siyah kıvırcık saçlı bir esas kız. Kendi fiziksel özelliklerini şu şekilde gözümüze sokuyor o da. "Gün gelip Umut yüzünden bu kadar derin bir bataklığa sürüklenebileceğini söyleseler muhteşem dudaklarını kıvıra kıvıra gülerdi." :) Tamam abla muhteşemsin.  Kız ağlıyor, muhteşem dudakların sırası mı şimdi? 

    Gece uzun yol düşüncelerine giriyor nişanlısından, işinden, şehrinden ayrılıp kasabaya giderken. Çok severim gece yolculuklarını ve böyle yolculuklarda düşünmeyi. Ama ablam eski ilişkisini düşünüyor bu sırada. İlişkinin korkunçluğunu şu düşüncelerden anlayabiliriz. "Tüm flörtleri el ele tutuşup uzun yürüyüşler yapmak ve sinemaya gitmekten ibaretti ama olsun, oğlan kızı çok seviyordu. Kız mesafeliydi ama. Hatta burun kıvırırdı delikanlıya, içten içe de olsa daha mükemmel bir erkeğin bir yerlerde onu beklediğini düşünür, sakınırdı kendini."  NE? İnsanız, bu düşünceler olmaz demiyorum bu arada. Ama yazarın bunu bize çok romantik ve normal bir şekilde sunmasına aslında isyanım. 
   
    Umut (ex nişanlı) ile lise arkadaşı olduklarını, sonra koptuklarını, liseden sonra görüştüğü tüm erkeklerin et peşinde olduklarını, Umut' un samimiyetini özlediğini, sonra bir araya geldiklerinde Umut' un da isteğiyle sevgili olduklarından bahsediyor. Yani kafasındaki ideal kişiyi bulamadığı için Umut' u yalnız kalmamak adına o bekleme sürecine dahil ediyor. Bekleme salonunda yalnız beklememek için...  Ama Umut da çok iğrenç şeyler yapıyor işte, sonuncusu ise aldatmak. Ayrıldıktan sonra yoldayken kendisine neden katlandığını soran otobüs teyzesine: "Birini sevme ihtiyacı işte teyze. Öyle bir hastalık hali, öyle yorgunluk çöktü ki üzerime kırk yıl toparlayamacakmışım gibi geliyor artık."

    Kasabaya yanına geldiği anneannesinin geldiğinden bile haberi yok. Öyle bir bencillik. Ayrıldığından her şeyden bir anda haberi oluyor anneannenin. Kadına inme inmedi neyse ki. Ve aynı anda kasabadan eskiden tanıdığı Burak ile karşılaşıyor Merve. Burak aynı zamanda orada mekan işletiyor ve kafasını dağıtması için onu davet ediyor. Burak, Yosun Yeşilmen' in kitaplarında görmediğim kadar normal bir erkek :) Ama Merve gerçekten sıkıntılı, yaşadığı korkunç şeylere rağmen zihninin bir köşesinde hala Umut ihtimali taşıyor. Iyyy! 

    Öyle bir son ki, kitapta tüm krizli anları, korkunç şeyleri birlikte yaşıyoruz ama mutlu son namına hiçbir şeye ortak olamıyoruz. Bir duygusal gelişim asla göremiyoruz. Sanki kızlar bir arayışta olmasa veya sıkıntılı bir durumdan çıkmasa bu adamlarla muhatap bile olmayacak gibi. Bu seride fark ettiğim şeylerden biri bu. Kızgın kumlarda birlikte mücadele ediyoruz ama serin sulara asla atlayamıyoruz.  Bu kitap  da tam böyle bir anda elimiz böğrümüzde kalarak bitiyor... Biraz zayıf ve etkisiz...

Darlamam sona ermiştir. :) Sevgiler. 



Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com.tr" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!

Devamını Oku »

6 Ocak 2022 Perşembe

Buzlar Çözülmeden - Cevat Fehmi Başkut & Buzlar Çözülmeden ve Deli Deli Küpeli Film Yorumu (BCP AĞUSTOS)


Merhabalar,
BCP sağ olsun; uzun zamandır yazmak istediğim, bir türlü yazamadığım yazıların bir kısmını yazmış oldum. :) Bu yazı da onlardan biri olacak.
Ailecek klasik Türk filmlerini epey severiz. Kemal Sunal'ın da en sevdiğimiz filmlerinden biri Deli Deli Küpeli filmidir. Zaten karda kışta geçen filmleri ayrı bir severim. Bu filmi yıllardır defalarca izlemişimdir. Ancak yıllar önceki halleri genelde kalitesiz yayınlar olduğu için ve televizyonda yakaladığımızda da genelde jeneriğini göremediğimiz için bu filmin bir kitaptan uyarlandığını yıllar sonra öğrendim ben. Ve kitabı okumayı çok istedim. Kontrol ettim MART 2017'deki ŞU ALIŞVERİŞİMDE almışım.

Kitap bir tiyatro eseri. Defalarca sahnelenmiş. Ardından 1965'te Fikret Hakan'ın ve çok iyi bir kadronun yer aldığı siyah beyaz bir filmi çekilmiş. Bu filmden ise benim ne yazık ki bu sene haberim oldu. Kitabı okumayı düşünürken dayanamadım ve bu filmi izledim. Ardından ise kitabı okudum. Yani herkes gider Mersin'e ben giderim tersine :p Yapımları kronolojik sıranın tam tersine göre takip etmiş oldum. 

Hikayenin özü ise şu; ihtilal sonrası Sultan Dağları'nın gerisinde yolları buzlarla kaplı bir kasabada yollar kapalı olduğu için Kaymakam ve diğer yetkililer gelemeyince kendi düzenini kurmuş halka zulmeden istifçisi, karaborsacısı, toprak ağası, dava vekili... Halk ise yapılan haksızlıklar içinde açlıkla, soğukla, topraklarından olmakla mücadele etmektedir. Bir gün nasıl geldiği anlaşılamayan kaymakam kasabaya geliverir ve kasabanın tüm sorunlarına kendine göre çözümler bulur. Buraya yazmam gereken cümleyi spoiler bulur musunuz bilmiyorum ama başka türlü anlatmak zor olacağından yorumlar kısmında göreceğiz mecbur.

İlk olarak Buzlar Çözülmeden filminden bahsetmek istiyorum.


Yönetmen ve Senaryo: Nejat Saydam
Yapım Yılı: 1965
Oyuncular: Fikret Hakan, Selda Alkor, Nuri Altınok, Ali Şen, Reha Yurdakul, Sami Hazinses, Hüseyin Baradan, Suzan Avcı, Atıf Kaptan, Osman Alyanak

Kitabı ilk aldığımda biraz karıştırmıştım ve olayların sırasının ve bazı kısımların Deli Deli Küpeli filminden daha farklı ilerlediğini anlamıştım. O nedenle Buzlar Çözülmeden filmini izlediğimde kitapla epey paralel gittiğini aslında anladım. Kitapta olayları öğrenmemiz sürpriz unsuru olarak en sona bırakılmış. Buzlar Çözülmeden filminde de buna uygun olarak kaymakam kasabadadır ve işini yapmaktadır. 


Bu siyah beyaz filmde aşırı derece bir tiyatro havası var. Eserin ruhunu vermeye çalışırken tiyatro eseri olması da filmi ele geçirmiş gibi. Filmden çok bir tiyatro oyununun kasete alınmış halini izliyor gibisiniz. İsimler kitapla birebir aynı olarak tercih edilmiş. 
İzlerken arka plandaki dağlar bana sahte gibi görünmüşlerdi çünkü çok güzel görünüyorlardı. Bunu biraz araştırınca çok ilginç bir gazete haberine rastladım. 
Erzurum'da çekilmeye karar veriliyor film ancak ne hikmetse çekim ekibi şehre vardığında bir anda hava sıcaklığı 15°C oluveriyor ve kar falan kalmıyor. Tekrar yağar umuduyla önce iç mekan çekimleri yapılsa da beklenen kar yağmayınca dağlardan kamyonlarla taşıma kar getiriliyor ve çekimler bu şekilde tamamlanıyor. Gerçekten çok ilginç bir anekdot olmuş geriye kalan. 
Haber görselleri şu şekilde: 



İzlediğim ve okuduğum tüm versiyonlarına göre daha dramatik, daha duygusal ve daha ciddiydi bu yapım. Bu düzeni anca deliler düzeltir mizahı da yoktu ayrıca. 
Tek eksi yanı, sahne bütünlüğü yoktu. Çok fazla kesinti var gibi geliyor insana izlerken. Sanki başı sonu belli olmayan sahneler gibi. Önceki filmden ve kitaptan detayları bilmesem çok daha fazla yadırgardım sanırım. Sona doğru ise biraz uzamış ve sündürülmüş geldi bana. 


Fikret Hakan'ın kaymakamı deliden çok asabi ve sağı solu belli olmayan biri gibi film boyunca. Deliliği çok derinlerde kalmış sanki. Bu nedenle filmin sonuna kadar sezilmiyor bu durum. 
İzlediğim için çok memnun oldum cidden


Deli Deli Küpeli filmi ise Kemal Sunal filmleri içerisinde ailecek ilk üçümüzdeydi uzun yıllardır. Ben kış havası olan filmleri gerçekten bir başka seviyorum. Bu film de Bolu'nın Elmalı köyünde çekilmiş. Kış havasını iliklerinize kadar hissediyorsunuz, oyuncuların da yüzleri soğuktan epey kızarmış. :) 
Başı, sonu belli olan; konu bütünlüğü olan bir film var bu sefer. Hikayenin tamamını öğrenme imkanı var bu kez elimizde ve sürprizi yok işin. Kitapta ve diğer yapımlarda sonda verilen kısım en başta verilmiş. Buna rağmen filmin izlenirliğini pek bozmamış bence.


Bu yapım aynı zamanda hepsi içerisinde mizah yönü en baskın olandı. Konuyu güldürü katarak ve ana mesajlar konusunda kitaptan kopmayarak verdiği için çok güzel yedirmiş. Tam bir kara mizah. Burada iki deli var elimizde: Kaymakam ve Hakim (ki hakim benim favori karakterim). Ve o delilik bağından asla kopmuyor film, arada karakterlerin deli olduğunu vurgulayan ekstra sahneler var. Senarist kitabı bambaşka ele almış. Kitabın başı, sonu epey değişmiş. Tiyatro eserinde halkın anlattığı olaylar burada farklı olarak dilden dile konuşularak değil de birebir yaşandığı anı görebileceğimiz şekilde aktarılmış bize. Belli replikler ve vurgular aynen korunmuş.
 Kitabın sonu aslında olması gereken iyi bir mesaj verse de bize, nedense kalbimle düşündüğümde bu filmdeki sonu tercih ediyorum. Ve bu filmi senede birkaç kez, özellikle kış aylarında izlemekten hala sıkılmıyorum. 

nadirkitap'tan aldım resimleri

Adı: Buzlar Çözülmeden
Yazar: Cevat Fehmi Başkut
Yayınevi: İnkılap Kitabevi
  Sayfa Sayısı: 81
Basım: 2015, İstanbul

Ve gelelim Buzlar Çözülmeden kitabına. Bunların hepsini izlemiş ve bu kadar tüketmişken kitap bana ne kadar sürpriz olacaktı gerçekten merak ediyordum. 
Kitap beni daha en başından itibaren sarıverdi. Aşırı akıcıydı. O havayı, ortamı, karakterleri öyle güzel veriyor ki sanki hepsi gözünüzün önünde. Kış, hantallık, eskilik... Mesela bir sahnede kaymakam dilekçe verilmesini kaldırıyor ve halkın direkt kendisine ulaşmasını istiyor. Yani bürokrasinin hantal yollarında dolanmayı kaldırıyor. Bu da çok güzel veriliyor. 

Kaymakam: "Dilekçe mi? Yani dükkâncıya 10 kuruş verip bir tabaka kâğıt alacak, arzuhalciye 2,5 lira verip bunu yazdıracak, tütüncüye 16 kuruş verip bu yazılı kâğıdı devlet kapısından içeri sokmak için pul alacak... Memur arkadaşının işinden para aldığı zaman bu büyük bir suç sayılıyor da bir vatandaşın derdini dinlemek veya halletmek vazifesiyle kurulmuş hükümetin aldığı 16 kuruş sanki rüşvet olmuyor mu? Hayır, bundan sonra dilekçe kaldırıldı... (...) -dosyaları göstererek- Şunlara bakın, ne de masum, sessiz, zavallı görünüşleri var değil mi? Halbuki bunlar geçmişte koskoca bir imparatorluğu batırdılar."

Of, of mükemmel göndermeler. 

 Kitap filmle paralel gibi başlasa da ondan ayrıldığı epey yer var, Deli Deli Küpeli ise bambaşka bir çerçeve çizse de bize aslında içini aynı şeylerle doldurmuş. Başını ve sonunu toplamışlar en keskin fark olarak ve sonu daha umutlu bitmiş filmin. Umut severiz :)
"Karla kaplı başka bir kasabaya..."

Eserlere damga vuran karakterlerden biri Deli Çavuş. Deli Çavuş bir savaş gazisi. Kitapta ve Buzlar Çözülmeden'de ihtilal sonrası dönem ele alınıyor, DDK filminde ise 12 Eylül sonrasını. Kitapta Balkan Savaşları ve Kafkasya gazisi olan Deli Çavuş; DDK'de ise bir Kore gazisi. Yani dönemler değişiyor bazı yaşananlar hiç değişmiyor gibi hissettim bunları görünce. Ömrü savaşlarda geçmiş, biraz aklını kaybetmiş üzerinde ince bir asker kıyafeti ve madalyalarıyla gezen Deli Çavuş halkın da bir nevi eğlencesi haline gelmiştir. Kaymakamın ilk olarak buna el atması; ona itibarını geri vermesi ve iş sahibi etmesi çok güzel ayrıntılardı. Deli Çavuş hep sana gelen bana gelsin diye düşünerek kaymakamın en büyük koruyucularından biri haline geliyor. Deli Çavuş'un kaymakamı kendini feda edecek kadar çok sevmesi kitapta ve Buzlar Çözülmeden filminde çok dokunaklı ve etkileyici sahnelerle verilirken Deli Deli Küpeli filminde bu kadar saçma bir şekilde verilmesi çok enteresandı. Deli Çavuş gerçekten eserdeki en konuşulmaya değer karakterlerden biriydi. Temsil ettiği pek çok şey vardı. 


Ayrıca bu yapımların hepsini arka arkaya tekrar izleyip okuduktan sonra en çok aklıma takılan karakter Hatice oldu. Her yapım Hatice'yi almış kendi eleğinden geçirmiş, süzmüş. Ama hiç biri kitaptaki Hatice karakterine sadık kalmamış. Bu beni hem üzdü, hem bir miktar sinirlendirdi. Kitapta Hatice kocası kaçmış, 4 çocuğuyla onu bırakmış dul bir kadındır. Ve köprüyü dinamitleyecek kadar gözü kara, aynı zamanda kaymakamın yaptıklarının kıymetini bilecek kadar duygusal bir karakterdir. 
Sonrasındaki tüm eserlerde, ki tiyatro eserlerinden bahsedeceğim birazdan, Hatice karakteri hiç dul biri olarak verilmemiş. Hepsinde ailesini kaybetmiş ve kardeşleriyle kalakalmış bir genç kız olarak verilmiş. Bu cidden düşünülmesi gereken bir durum. Neden hiçbirinde bu kadın olduğu gibi verilmemiş? Biraz zihnimizdeki kalıpları yoklamak gerekiyor galiba. Unutmadan Hatice'nin oğlunun/erkek kardeşinin hareketlerini Bisiklet Hırsızları yorumumdaki küçük ustaya benzettim. :p


"Size, bizim gibiler değil akıllı idareciler lazım. Çok akıllı idareciler. (...) Deli mi oldunuz siz? Bak hele bir deliye deli mi oldunuz dedirttin. Çok acayip laf oldu."

Ben hızımı alamayıp kitabı okurken bazı araştırmalar yaptığımda pek çok tiyatro grubunun -ki amatörler de dahil- bu eseri tekrar tekrar ele aldığını gördüm. Youtube'da bazılarını bulabilirsiniz. Ayrıca 2010 yılında Haldun Dormen tiyatrosu bu eseri Bir Kış Öyküsü adıyla müzikal olarak sahneye koymuş. Youtube'da bunu da bulabilirsiniz. Selçuk Yöntem, Perihan Savaş, Bülent Kayabaş, Nilgün Belgün, Emre Altuğ, Settar Tanrıöğen, Ümit Yesin gibi pek çok usta oyuncu da yer alıyor. Bir akşam onu da izledim. Müzikal olması çok hoş bir ayrıntıydı ve epey farklı ele almışlardı bu kez de. Yani DDK'den bile çok daha farklı. Yine de izlemesi hoştu. 



Tam hava durumuna uygundu ve okuyup uyumak bana çok tatlı geldi. Tam bir battaniye altı kitabı. Karla kaplı bir kasabada geçmesi çok hoşuma gidiyordu. Ama anlattıkları o kadar romantik değildi tabi. Karlarla kaplı, herhangi bir düzenin olmadığı bir kasabada eline fırsat geçiren kişilerin halkı aç ve soğukta bırakacak kadar gaddarlaşmalarıyla ilgili çok gerçekçi tespitleri var kitabın. Okurken insan cidden bazı şeyler hiç mi değişmez düşüncelerine girebiliyor. 


Cevat Fehmi Başkut'un hayatını da biraz araştırdım. Cidden araştırmaya değer biri. Kalemini beğendim. Bu kitaptaki Hacı Kaptan eserini de okuduktan sonra büyük ihtimalle diğer kitaplarına da yöneleceğim. Bu arada Paydos ve Soygun eserlerinin de sinemaya uyarlandığını gördüm. Soygun filmini buldum ama Paydos filmini henüz bulamadım. Ona da bir bakacağım. 

Bu yazıyı buraya kadar kimsenin okuduğunu düşünmesem de sizi seviyorum. 
Sevgiler :* 


Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com.tr" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!

Devamını Oku »

1 Eylül 2021 Çarşamba

Kendine Yalan Söyleme - Jane Feather (Blackwater Brides #1) [BCP MAYIS]


Adı: Kendine Yalan Söyleme
Yazar: Jane Feather
Orijinal Adı: Rushed to the Altar
Çeviri: Tuğçe Ağca
Yayınevi: Epsilon Yayınları
  Sayfa Sayısı: 392
Basım: Temmuz 2013
Seri: Blackwater Brides #1

Blackwater Serisi
#1 Kendine Yalan Söyleme / Rushed to the Altar - Jasper & Clarissa
#2 Evlilik Bahsi / A Wedding Wager - Serena & Sebastian
#3 An Unsuitable Bride - Alexandra & Peregrine


Merhabalar, :)
Bu kitabı yıllar önce yanlış hatırlamıyorsam fuarda sahaftan almıştım. Hemen kontrol ettim 2015'te Tüyap'tan almışım (Yazı için TIKLAYIN). O dönem hakkında gördüğüm tüm yorumlar olumsuz olduğu için okumayı epey ertelemiştim. Daha sonraları birkaç kez başlasam da bir türlü devam edememiştim. Kışın ıhlamur eşliğinde son kez başlamışım. Son zamanlarda bu tarz yarım kitaplarımı tamamladığım için BCP Mayıs ayına bu kitabı seçtim ve nihayet bitirdim. :p Mutluyum, gururluyum.

Kitabın konusundan bahsedeyim hemen. Clarissa Astley ailesini kaybettikten sonra kendisinin ve 10 yaşındaki kardeşi Francis'in velayeti amcaları Luke'a kalmıştır. Kötü biri olan amcanın tek niyeti Francis'ten kurtulmak ve abisinin mirasını ele geçirmektedir. Taşrada yaşayan Clarissa'nın yanından Francis'i alıp Londra'ya götüren amca çocuğu birinin yanına vermiş, şüphe çekmeyecek yollarla ölümünü sağlamaya çalışmaktadır. 

Clarissa ise kardeşini bu sondan kurtarmak için genç bir kız olarak tek başına Londra'ya gelmek üzere yola koyulur. Clarissa yolculuğunu yapadursun biz bir de diğer karakterimizi tanıyalım.

Seriye de adını veren Blackwater kontu Jasper Sullivan. Jasper ve ikiz olan kardeşleri Sebastian ve Peregrine'nin amcaları ölüm döşeğindedir. Çok hovarda ve günah dolu bir hayat süren bu amca bir yandan bu maceralarını bir pedere anlatarak günah çıkarmakta, diğer yandan ise mirasını alabilmeleri için yeğenlerine evlilik şartı koşmaktadır. 

Buraya kadar kitabın gerçekten çok güzel bir konusu var. Pek çok seride rastlayabileceğimiz miras veya başka getiriler için evliliğin şart koşulması ve buna uygun bir aday bulunması temalı kitaplar özgün yazıldığında gerçekten çok eğlenceli oluyor. Bu kitap da güzel başlamıştı. 

Ancak tam bu kısımdan sonra ütopik diyebileceğimiz tuhaf olaylar cereyan etmeye başladı. Clarissa, Londra'ya geldikten sonra kalacak hiçbir yer yokmuş gibi bir randevu evinde oda kiraladı. Soylu bir genç kız olarak bu seçimi gerçekten büyük bir skandal aslında ama enteresan bir şekilde evdeki hiç kimseden de ters bir hareket görmedi. Otelden konforlu bir hayat sürdü. Oda servisi ise kusursuz işliyordu. O kısma ilerleyen kısımlarda tekrar geleceğim.

Jasper'ın amcasının şartı ise sadece yeğenlerinin evliliği değildi. Günahkar bir adam olarak yeğenlerinden düşmüş(!) bir kadınla evlenmelerini istiyorlardı. Yeğenlerinin buldukları kadınları kurtarıp birer erdemli hanımefendi olarak cemiyete kazandırmaları gerekiyordu. Jasper, yeri geldiğinde metresleri olan bir adam olsa da halihazırda elinin altındaki kişilerden çok sıfırdan hiç tanımadığı birini bulmaya çalışıyor. VE BUNUN İÇİN SOKAKTA GEZİYOR? Kısmetin bir anda gelip koluna düşmesini bekliyor bir nevi. Ve o kadar enteresan ki KISMET DE DÜŞÜYOR KOLUNA. 

Jasper, kendisine çarpan Clarissa'nın alnında "plana uygundur" yazısı görmüş gibi peşine düşüyor ve o an amcasını gördüğü için telaş içinde olan Clarissa'nın hızla randevu evine girdiğini görünce de "plana uygundur" yazısı mühürlenmiş, tasdiklenmiş oluyor. 

Clarissa'nın amcasına yakalanmadan kardeşini kurtarmak için bir dayanağa, Jasper'ın ise günahkâr amcasının mirasını alabilmek için kendisiyle evlenecek böyle birine ihtiyacı vardır. İki tarafın da kaderini amcaları çizmektedir kısaca. 


Kitapta Jasper'ın amcasını şu şekilde özetliyor bize: 

“Vikont Bradley’in fevri, yaşlı bir adam oluşu konusunda seni uyarmalıyım. Ama gençliğinde hovardaymış. Daha doğrusu, biraz daha ileri yaşlarında. Ve hâlâ kadınların zarafeti hakkında zevkli bir göze sahiptir. Senden ciddi anlamda bir utanmazlık bekleyecektir. Onun masumiyete hiç zamanı olmamıştır. Rol kes, o da olmazsa… her neyse sakın ihmal etme. Biraz müstehcen ve oynak, olabildiğin ve bildiğin kadar baştan çıkarıcı ol. Cazibeni göster. Bir bakışta neden benim seni cazip bulduğumu anlayacaktır. Bazı söylemlerini, rahatsız edecek kadar net bulabilirsin. O, farklı bir çağdan geliyor; erkeklerin söylemek istediklerini kibarlaşmadan söyledikleri bir çağdan. Eğer buna ayak uydurabilirsen, senden memnun kalacaktır.”


Sonrasında olaylar öyle bir gelişiyor ki Clarissa, kırk yıldır bu evde çalışıyormuş gibi bir anda olayların içinde buluyor kendini.
Ve olaylar bir kurgudan bile beklenmeyecek olağandışılıkta ilerliyor...

Peki, sen bu kitabı nasıl buldun diye sorarsanız; öncelikle ben bu kitaba çok düşük beklentilerle başladım. O yüzden kitabı evet çok beğenmedim ama nefret de etmedim kitaptan. Bunda uzun zamandır bu türde bir kitap okumadığım için biraz tarihi aşk romanı özlemi çekmemin de payı olabilir. 

Bu türü çok az okumuş ya da hiç okumamış biri belki daha çok beğenir ama çok daha kaliteli tarihi aşk romanı okumuş insanlar için maalesef epey vasat kalıyor. 

Kitapta hoşuma giden şeylerden biri rahatsız edici seviyede de olsa gerçekçi anlatımdı. Kıyafetler, yemekler, olaylar... Jasper'ın acılı ve baharatlı böbrek yediği kahvaltısından, Clarissa'nın hovarda amcaya kendisini bir f*hişe olarak tanıtabilmek için kıyafetinde uygulanan detaylara kadar. Bunlar kitapla ilgili en çok hoşuma giden şeydi sanırım. 

Ve kitabın en en en mide bulandırıcı ve can sıkıcı kısmına geliyorum. Randevu evi çalışanı zannedilen ama aslında tecrübesiz olan Clarissa'nın Jasper'dan bunu saklamak için bir araçla... Ve bu aracı bir nevi oda servisi gibi orada çalışan diğer kadınların getirmiş olması? Gerçekten kitaba dair okuma isteğini en çok öldüren kısım buydu. 

“Jasper, ondan vermeye hazır hissettiğinden daha fazlasını istemişti ve sonunda Clarissa, Jasper’dan vazgeçmişti.”


Bu arada artık son sayfalardayken ve düğümler çözülürken başıma yine bir şey geldi. Arkadaş ne kitapmış, dediğinizi duyar gibiyim. 350 sayfadan fazla kitaba tahammül et, olayların en çok tırmandığı yerde basım hatası olsun ve iki sayfa boş olsun. Sabah kahvaltısında ev halkına tatsız dakikalar yaşatmış olabilirim. :p 

Neyse, deyip kaderime razı olduktan sonra iki sayfa daha okudum ve yine arkasından gelen iki sayfa boştu. Bakın bu bir dramdır. Bu kadar emekten ve çabadan sonra bunu hak etmediğimi düşünüyorum. O yüzden, elinde bu kitap olan ve beni buraya kadar okumuş olan saygıdeğer insanlardan bana mümkünse instagramdan (@benherneysemo) bu kitabın 354 - 355- 358- 359. sayfalarını atmalarını rica ediyorum.

Kitabın söylemeden geçemeyeceğim etkisiz bir sonu vardı. Olaylar güzel tırmandı ama sonrasında tepe noktayı göremedik gibi geldi bana. Belki farklı düşünen olabilir. 

İyi veya kötü bu kitapla olan maceramız bu şekilde sona erdi. 
Buraya kadar tahammül edebilmiş olanlara sevgiler :* 



Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com.tr" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!

Devamını Oku »

15 Temmuz 2021 Perşembe

Freud'un Kız Kardeşi - Goce Smilevski (BCP Mart)


Merhabalar, 
Blogları Canlandırma Projesi kapsamında her ay  o ayın konusuyla ilgili yazı yazıyordum ve bu beni mutlu ediyordu. Ancak araya bir yakınımın hastalığı ve vefatı girdi, zor zamanlardı; biraz geri kaldım. Önceki aylara dair yazılarımı seri bir şekilde girip günceli yakalamak istiyorum. Çünkü bu projeye devam etme niyetindeyim. Başlayalım. 

BCP Mart ayı için bir süre önce başladığım ancak yarım kalan bir kitabımı seçtim. Bu sayede kitabımı da tamamlamış bulunuyorum. Mart ayı temamız "Kadın" idi. 
"Malumunuz bu ay 8 mart Dünya Kadınlar Günü'nü de bünyesinde barındırıyor. Bu sebeple mart ayı temamız Kadın.  O yüzden okuyacağımız ve izleyeceğimiz içerikler kadınları temel alıyor olacak. Konusu kadınlar üzerine olan ya da kadınlar tarafından hayata geçirilmiş içerikler bu temaya dahildir. Özellikle son zamanlarda yaşananlarla da bu tema daha da işlenmesi, konuşulması gereken bir hâl alıyor." diye özetlemiştim 
BCP ile ilgili bilgi almak için buraya TIKLAYABİLİRSİNİZ.




Kitap Adı: Freud'un Kız Kardeşi
Yazar: Goce Smilevski
Çevirmen: Levent Ademov
Yayınevi: Nemesis Kitap
Orijinal Adı: Sestrata na Zigmund Frojd
Basım: 1. Baskı - Ekim 2013 / 2-5. Baskı - Aralık 2013
Sayfa Sayısı: 243

"Herkes burada ama sen kendine çok fazla baktığından diğerlerini göremiyorsun."

Bir dönem psikolojiye 'sözde' de olsa kıyısından köşesinden dokunan kitapları toplama huyum vardı. Henüz çok seçici değildim bu konuda. Bu kitabı da öyle bir zamanda almıştım. Hata etmişim. Sonda söylemem gerekeni başta söyledim sanırım. Ups.

Kadın teması altında seçme nedenim ise kitap adından da anlaşılabileceği gibi bir kadını konu alıyor ve o kadının bakış açısıyla, onun maceralarını anlatıyor. Nedenim buydu.
Kitabın enteresan bir olay anlatma sırası var. Daha doğrusu pek sırası yok. 

Kitap Freud'un dört kız kardeşinden biri olan Adolfina'nın ağzından anlatılıyor. Hikaye öyle bir başlıyor ki hepsinin yaşlılık yılları ve 2. Dünya Savaşı zamanları. Yahudilere uygulanan zulümden onlar da zarar görüyorlar. Bazı nüfuzlu Yahudiler diğer Avrupa ülkelerine çıkarılabiliyorlar. Freud'a da bu ayrıcalık tanınıyor ve arka kapakta da yazdığı gibi yanında götürmek istediği kişiler listesine eşi, çocukları dışında eşinin ailesi, doktoru, doktorunun ailesi, hizmetçileri hatta köpeğini bile eklemesine rağmen kız kardeşlerini eklemez. Kız kardeşleri ne kadar yalvarsalar da onlara, bir tehlike olmadığını söyler. 

Minik bir not: Burada Adolfina kardeşi Freud'la rüyasında bir nevi hesaplaşır. Freud pişmandır ve Adolfina ona "Affedilecek bir şey yok. Yaptığın hiçbir şey yok. İyi bir şey yapma imkanını kaçırdın o kadar." diyor. Enteresan ve insanı bir anlığına düşündüren bir bakış açısı. Ama çok düşününce insanı yaptığı kötülüğün sorumluluğundan uzaklaştıracak bir parça da sıkıntılı bir bakış açısı bana göre. 

Hikayeye dönersek, kardeşler Freud Londra'ya gittikten kısa bir süre sonra toplama kampına gönderilirler. Adolfina kız kardeşlerinden de ayrı düşer bu süreçte. Bu kısma kadar Adolfina'nın çocukluk ve gençlik yıllarına, kardeşi Freud'la ilgili anılarına dair geçmişe dönüşlere yer veriliyor.

Tam kitap kendi ritmine oturdu, 2. Dünya Savaşı zamanları ve Freud ailesinin erken yıllarını konu alıyor ve bu şekilde devam edecek diye düşündüğünüz anda ise komple çocukluk ve gençlik yıllarına döndü. Geçmişte devam ettik, gelecek tamamen silindi. Adolfina'nın Freud'la çocukluktan beri olan yakın ilişkisi, annesi ve babasıyla ilişkisi, arkadaşları... Bunları okumaya başladık. Ve bir daha baştaki kısım haricinde 2. Dünya Savaşı zamanlarına dönmedik. Arka kapak yazısı bir parça yanıltıcı yani. 

Kitap bir anda çocukluk, gençlik, yaşlılık olarak devam etti Adolfina'nın bakış açısından. Çocukluk yıllarında kardeşi Sigmund'la herkesten ayrı bir ilişkisi var Adolfina'nın ki bu ilişki de bir parça analize muhtaç bence. Ama annesinin gölgesi var hep üzerlerinde. Oğlunu çok seven ve onun "bir şey" olacağına inanan annesi kendine daha kolay bir hedef olarak hep Adolfina'yı alıyor ve zehrini sürekli ona akıtıyor. Bu kısımları okumak benim için çok zor oldu çünkü insanı etkiliyor.  Bir annenin çocuğuna asla söylememesi gereken çok şey söyleniyor ve yapmaması gereken çok şey yapılıyor. Ve Adolfina'yla çok daha yakın olduğu halde Freud hiçbir şey yapmıyor... 

Adolfina çok anaç bir karakter. Çocuk sahibi olmak istemesi, emzirmeyle ilgili gördüğü psikanalitik rüyalar, biriktirdiği bebek kıyafetleri... Ve annesinin sadece keşke seni hiç doğurmasaydım dediği Adolfina'yla ilgili değil kadınlıkla da ilgili korkunç fikirleri var. 
Çok ufak bir parça vermek istiyorum: "Artık borcunu bilmek zorundasın. Her kadının temel borcu; kendi hayatın için yeni hayatlar doğurarak ödeyeceğin borç."

Kardeşinin okulu, işi ve daha sonra evliliği nedeniyle ondan kopan Adolfina ne kadar uzaklaşmak istese de hep annesinin yanında buluyor kendini. Kız kardeşleriyle ilişkilerinin yanı sıra edindiği arkadaşlardan da bahsediliyor. 

Sara'nın hikayesi üzücü olsa da ben en çok Klara karakterini sevdim kitapta. Klara'nın , Gustav Klimt adında sürekli birileriyle düşüp kalkan ve sonra bunları kardeşi ve arkadaşlarının olduğu sosyal etkinliklerde anlatan bir ağabeyi var, bir de bahsetmekten hiç hoşlanmadığı kendisine şiddet gösteren bir annesi. Gustav'ın ünlü bir ressam olması, Klara'ya bir faydasının dokunmaması ve anne figürü Adolfina'nın yaşadıklarıyla paralel aslında. 

Klara o dönem kadın hakları için çok çabalıyor. Çabası bana çok anlamlı ve güzel gelmişti. 
Klara diyor ki; "Belli ki biz kadınlar, bu zamanın ve dünyanın bize vermek istemediği şeyi, kendimiz almak zorundayız." Çok zorluklar çekiyor, hatta bir yerde Freud'la da bu konuyu tartışıyorlar. Şu an bu konuları araştıran kişilerin adını kesinlikle duyduğu Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi - Mary Wallstonecraft kitabından da bahsediliyor. Bu detayları çok sevmiştim. 
Ufak bir not olarak şunu da ekleyeyim; Klara da bu kitabın adının Freud'un kız kardeşi değil de Adolfina olması gerektiği konusunda benimle hem fikir olurdu sanırım. Kadınların birinin bir şeyi olarak konumlandırılıp isimsiz bırakılmasından hoşlanmazdı. 

"Bütün normal insanlar aynı şekilde normaldir; ama her deli insan kendine özgü bir şekilde delidir."

Dönemle ilgili de epey bilgi sahibi oluyoruz. Mesela Klara sayesinde o dönemde bir kadının akıl hastanesine yatırılması için eşinin beyanının ya da miras istediği için erkek kardeşlerinin beyanının yeterli olduğu ve akıl hastanelerinin sağlıklı kadınlarla dolu olduğu bilgisini öğrenmemiz gibi. 

İlerleyen kısımlarda Klara ve onu takip edecek şekilde Adolfina kendilerini akıl hastanesinde buluyorlar. Aslında orada bir nevi hayattan ve gerçeklerden kaçmak için kendi istekleriyle bulunuyorlar. Bu sefer Freud'dan çok daha farklı bir hasta yaklaşımı olan Dr. Goethe ve oradaki hastaların günlük hayatlarını okumaya başlıyoruz.

Kitabın bir amacı yok gibi ilerliyor. Düzgün bir giriş gelişme sonuç da yok.  Evet bazı olaylar güzeldi, evet bu kısmı heyecanlıydı dediğiniz yerler oluyor ama neden okuduğunuz konusunda size bir şey vermiyor kitap. Adolfina'nın yıllar geçtikten sonra unutmamak için oturup yazdığı günlüğünü okumuş gibi bir his bırakıyor. 


Okuduğum süre boyunca ben bu kitabı sevmedim diye tekrarlasam da kendime, sırf nereye bağlanacağını merak ettiğim için devam ettiğim bir kitaptı. Ve bir yere bağlanmadı. (çekirge sesleri) 
Ama okuduğuma pişman mıyım? Enteresan bir şekilde hayır. 
Kitapla ilgili karmaşık duygular içindeyim kısaca.
Tekrar okur muyum? Hiç sanmıyorum.

Sevgiler. :* 




Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com.tr" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!

Devamını Oku »