6 Ocak 2022 Perşembe

Buzlar Çözülmeden - Cevat Fehmi Başkut & Buzlar Çözülmeden ve Deli Deli Küpeli Film Yorumu (BCP AĞUSTOS)


Merhabalar,
BCP sağ olsun; uzun zamandır yazmak istediğim, bir türlü yazamadığım yazıların bir kısmını yazmış oldum. :) Bu yazı da onlardan biri olacak.
Ailecek klasik Türk filmlerini epey severiz. Kemal Sunal'ın da en sevdiğimiz filmlerinden biri Deli Deli Küpeli filmidir. Zaten karda kışta geçen filmleri ayrı bir severim. Bu filmi yıllardır defalarca izlemişimdir. Ancak yıllar önceki halleri genelde kalitesiz yayınlar olduğu için ve televizyonda yakaladığımızda da genelde jeneriğini göremediğimiz için bu filmin bir kitaptan uyarlandığını yıllar sonra öğrendim ben. Ve kitabı okumayı çok istedim. Kontrol ettim MART 2017'deki ŞU ALIŞVERİŞİMDE almışım.

Kitap bir tiyatro eseri. Defalarca sahnelenmiş. Ardından 1965'te Fikret Hakan'ın ve çok iyi bir kadronun yer aldığı siyah beyaz bir filmi çekilmiş. Bu filmden ise benim ne yazık ki bu sene haberim oldu. Kitabı okumayı düşünürken dayanamadım ve bu filmi izledim. Ardından ise kitabı okudum. Yani herkes gider Mersin'e ben giderim tersine :p Yapımları kronolojik sıranın tam tersine göre takip etmiş oldum. 

Hikayenin özü ise şu; ihtilal sonrası Sultan Dağları'nın gerisinde yolları buzlarla kaplı bir kasabada yollar kapalı olduğu için Kaymakam ve diğer yetkililer gelemeyince kendi düzenini kurmuş halka zulmeden istifçisi, karaborsacısı, toprak ağası, dava vekili... Halk ise yapılan haksızlıklar içinde açlıkla, soğukla, topraklarından olmakla mücadele etmektedir. Bir gün nasıl geldiği anlaşılamayan kaymakam kasabaya geliverir ve kasabanın tüm sorunlarına kendine göre çözümler bulur. Buraya yazmam gereken cümleyi spoiler bulur musunuz bilmiyorum ama başka türlü anlatmak zor olacağından yorumlar kısmında göreceğiz mecbur.

İlk olarak Buzlar Çözülmeden filminden bahsetmek istiyorum.


Yönetmen ve Senaryo: Nejat Saydam
Yapım Yılı: 1965
Oyuncular: Fikret Hakan, Selda Alkor, Nuri Altınok, Ali Şen, Reha Yurdakul, Sami Hazinses, Hüseyin Baradan, Suzan Avcı, Atıf Kaptan, Osman Alyanak

Kitabı ilk aldığımda biraz karıştırmıştım ve olayların sırasının ve bazı kısımların Deli Deli Küpeli filminden daha farklı ilerlediğini anlamıştım. O nedenle Buzlar Çözülmeden filmini izlediğimde kitapla epey paralel gittiğini aslında anladım. Kitapta olayları öğrenmemiz sürpriz unsuru olarak en sona bırakılmış. Buzlar Çözülmeden filminde de buna uygun olarak kaymakam kasabadadır ve işini yapmaktadır. 


Bu siyah beyaz filmde aşırı derece bir tiyatro havası var. Eserin ruhunu vermeye çalışırken tiyatro eseri olması da filmi ele geçirmiş gibi. Filmden çok bir tiyatro oyununun kasete alınmış halini izliyor gibisiniz. İsimler kitapla birebir aynı olarak tercih edilmiş. 
İzlerken arka plandaki dağlar bana sahte gibi görünmüşlerdi çünkü çok güzel görünüyorlardı. Bunu biraz araştırınca çok ilginç bir gazete haberine rastladım. 
Erzurum'da çekilmeye karar veriliyor film ancak ne hikmetse çekim ekibi şehre vardığında bir anda hava sıcaklığı 15°C oluveriyor ve kar falan kalmıyor. Tekrar yağar umuduyla önce iç mekan çekimleri yapılsa da beklenen kar yağmayınca dağlardan kamyonlarla taşıma kar getiriliyor ve çekimler bu şekilde tamamlanıyor. Gerçekten çok ilginç bir anekdot olmuş geriye kalan. 
Haber görselleri şu şekilde: 



İzlediğim ve okuduğum tüm versiyonlarına göre daha dramatik, daha duygusal ve daha ciddiydi bu yapım. Bu düzeni anca deliler düzeltir mizahı da yoktu ayrıca. 
Tek eksi yanı, sahne bütünlüğü yoktu. Çok fazla kesinti var gibi geliyor insana izlerken. Sanki başı sonu belli olmayan sahneler gibi. Önceki filmden ve kitaptan detayları bilmesem çok daha fazla yadırgardım sanırım. Sona doğru ise biraz uzamış ve sündürülmüş geldi bana. 


Fikret Hakan'ın kaymakamı deliden çok asabi ve sağı solu belli olmayan biri gibi film boyunca. Deliliği çok derinlerde kalmış sanki. Bu nedenle filmin sonuna kadar sezilmiyor bu durum. 
İzlediğim için çok memnun oldum cidden


Deli Deli Küpeli filmi ise Kemal Sunal filmleri içerisinde ailecek ilk üçümüzdeydi uzun yıllardır. Ben kış havası olan filmleri gerçekten bir başka seviyorum. Bu film de Bolu'nın Elmalı köyünde çekilmiş. Kış havasını iliklerinize kadar hissediyorsunuz, oyuncuların da yüzleri soğuktan epey kızarmış. :) 
Başı, sonu belli olan; konu bütünlüğü olan bir film var bu sefer. Hikayenin tamamını öğrenme imkanı var bu kez elimizde ve sürprizi yok işin. Kitapta ve diğer yapımlarda sonda verilen kısım en başta verilmiş. Buna rağmen filmin izlenirliğini pek bozmamış bence.


Bu yapım aynı zamanda hepsi içerisinde mizah yönü en baskın olandı. Konuyu güldürü katarak ve ana mesajlar konusunda kitaptan kopmayarak verdiği için çok güzel yedirmiş. Tam bir kara mizah. Burada iki deli var elimizde: Kaymakam ve Hakim (ki hakim benim favori karakterim). Ve o delilik bağından asla kopmuyor film, arada karakterlerin deli olduğunu vurgulayan ekstra sahneler var. Senarist kitabı bambaşka ele almış. Kitabın başı, sonu epey değişmiş. Tiyatro eserinde halkın anlattığı olaylar burada farklı olarak dilden dile konuşularak değil de birebir yaşandığı anı görebileceğimiz şekilde aktarılmış bize. Belli replikler ve vurgular aynen korunmuş.
 Kitabın sonu aslında olması gereken iyi bir mesaj verse de bize, nedense kalbimle düşündüğümde bu filmdeki sonu tercih ediyorum. Ve bu filmi senede birkaç kez, özellikle kış aylarında izlemekten hala sıkılmıyorum. 

nadirkitap'tan aldım resimleri

Adı: Buzlar Çözülmeden
Yazar: Cevat Fehmi Başkut
Yayınevi: İnkılap Kitabevi
  Sayfa Sayısı: 81
Basım: 2015, İstanbul

Ve gelelim Buzlar Çözülmeden kitabına. Bunların hepsini izlemiş ve bu kadar tüketmişken kitap bana ne kadar sürpriz olacaktı gerçekten merak ediyordum. 
Kitap beni daha en başından itibaren sarıverdi. Aşırı akıcıydı. O havayı, ortamı, karakterleri öyle güzel veriyor ki sanki hepsi gözünüzün önünde. Kış, hantallık, eskilik... Mesela bir sahnede kaymakam dilekçe verilmesini kaldırıyor ve halkın direkt kendisine ulaşmasını istiyor. Yani bürokrasinin hantal yollarında dolanmayı kaldırıyor. Bu da çok güzel veriliyor. 

Kaymakam: "Dilekçe mi? Yani dükkâncıya 10 kuruş verip bir tabaka kâğıt alacak, arzuhalciye 2,5 lira verip bunu yazdıracak, tütüncüye 16 kuruş verip bu yazılı kâğıdı devlet kapısından içeri sokmak için pul alacak... Memur arkadaşının işinden para aldığı zaman bu büyük bir suç sayılıyor da bir vatandaşın derdini dinlemek veya halletmek vazifesiyle kurulmuş hükümetin aldığı 16 kuruş sanki rüşvet olmuyor mu? Hayır, bundan sonra dilekçe kaldırıldı... (...) -dosyaları göstererek- Şunlara bakın, ne de masum, sessiz, zavallı görünüşleri var değil mi? Halbuki bunlar geçmişte koskoca bir imparatorluğu batırdılar."

Of, of mükemmel göndermeler. 

 Kitap filmle paralel gibi başlasa da ondan ayrıldığı epey yer var, Deli Deli Küpeli ise bambaşka bir çerçeve çizse de bize aslında içini aynı şeylerle doldurmuş. Başını ve sonunu toplamışlar en keskin fark olarak ve sonu daha umutlu bitmiş filmin. Umut severiz :)
"Karla kaplı başka bir kasabaya..."

Eserlere damga vuran karakterlerden biri Deli Çavuş. Deli Çavuş bir savaş gazisi. Kitapta ve Buzlar Çözülmeden'de ihtilal sonrası dönem ele alınıyor, DDK filminde ise 12 Eylül sonrasını. Kitapta Balkan Savaşları ve Kafkasya gazisi olan Deli Çavuş; DDK'de ise bir Kore gazisi. Yani dönemler değişiyor bazı yaşananlar hiç değişmiyor gibi hissettim bunları görünce. Ömrü savaşlarda geçmiş, biraz aklını kaybetmiş üzerinde ince bir asker kıyafeti ve madalyalarıyla gezen Deli Çavuş halkın da bir nevi eğlencesi haline gelmiştir. Kaymakamın ilk olarak buna el atması; ona itibarını geri vermesi ve iş sahibi etmesi çok güzel ayrıntılardı. Deli Çavuş hep sana gelen bana gelsin diye düşünerek kaymakamın en büyük koruyucularından biri haline geliyor. Deli Çavuş'un kaymakamı kendini feda edecek kadar çok sevmesi kitapta ve Buzlar Çözülmeden filminde çok dokunaklı ve etkileyici sahnelerle verilirken Deli Deli Küpeli filminde bu kadar saçma bir şekilde verilmesi çok enteresandı. Deli Çavuş gerçekten eserdeki en konuşulmaya değer karakterlerden biriydi. Temsil ettiği pek çok şey vardı. 


Ayrıca bu yapımların hepsini arka arkaya tekrar izleyip okuduktan sonra en çok aklıma takılan karakter Hatice oldu. Her yapım Hatice'yi almış kendi eleğinden geçirmiş, süzmüş. Ama hiç biri kitaptaki Hatice karakterine sadık kalmamış. Bu beni hem üzdü, hem bir miktar sinirlendirdi. Kitapta Hatice kocası kaçmış, 4 çocuğuyla onu bırakmış dul bir kadındır. Ve köprüyü dinamitleyecek kadar gözü kara, aynı zamanda kaymakamın yaptıklarının kıymetini bilecek kadar duygusal bir karakterdir. 
Sonrasındaki tüm eserlerde, ki tiyatro eserlerinden bahsedeceğim birazdan, Hatice karakteri hiç dul biri olarak verilmemiş. Hepsinde ailesini kaybetmiş ve kardeşleriyle kalakalmış bir genç kız olarak verilmiş. Bu cidden düşünülmesi gereken bir durum. Neden hiçbirinde bu kadın olduğu gibi verilmemiş? Biraz zihnimizdeki kalıpları yoklamak gerekiyor galiba. Unutmadan Hatice'nin oğlunun/erkek kardeşinin hareketlerini Bisiklet Hırsızları yorumumdaki küçük ustaya benzettim. :p


"Size, bizim gibiler değil akıllı idareciler lazım. Çok akıllı idareciler. (...) Deli mi oldunuz siz? Bak hele bir deliye deli mi oldunuz dedirttin. Çok acayip laf oldu."

Ben hızımı alamayıp kitabı okurken bazı araştırmalar yaptığımda pek çok tiyatro grubunun -ki amatörler de dahil- bu eseri tekrar tekrar ele aldığını gördüm. Youtube'da bazılarını bulabilirsiniz. Ayrıca 2010 yılında Haldun Dormen tiyatrosu bu eseri Bir Kış Öyküsü adıyla müzikal olarak sahneye koymuş. Youtube'da bunu da bulabilirsiniz. Selçuk Yöntem, Perihan Savaş, Bülent Kayabaş, Nilgün Belgün, Emre Altuğ, Settar Tanrıöğen, Ümit Yesin gibi pek çok usta oyuncu da yer alıyor. Bir akşam onu da izledim. Müzikal olması çok hoş bir ayrıntıydı ve epey farklı ele almışlardı bu kez de. Yani DDK'den bile çok daha farklı. Yine de izlemesi hoştu. 



Tam hava durumuna uygundu ve okuyup uyumak bana çok tatlı geldi. Tam bir battaniye altı kitabı. Karla kaplı bir kasabada geçmesi çok hoşuma gidiyordu. Ama anlattıkları o kadar romantik değildi tabi. Karlarla kaplı, herhangi bir düzenin olmadığı bir kasabada eline fırsat geçiren kişilerin halkı aç ve soğukta bırakacak kadar gaddarlaşmalarıyla ilgili çok gerçekçi tespitleri var kitabın. Okurken insan cidden bazı şeyler hiç mi değişmez düşüncelerine girebiliyor. 


Cevat Fehmi Başkut'un hayatını da biraz araştırdım. Cidden araştırmaya değer biri. Kalemini beğendim. Bu kitaptaki Hacı Kaptan eserini de okuduktan sonra büyük ihtimalle diğer kitaplarına da yöneleceğim. Bu arada Paydos ve Soygun eserlerinin de sinemaya uyarlandığını gördüm. Soygun filmini buldum ama Paydos filmini henüz bulamadım. Ona da bir bakacağım. 

Bu yazıyı buraya kadar kimsenin okuduğunu düşünmesem de sizi seviyorum. 
Sevgiler :* 


Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com.tr" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!

Devamını Oku »

28 Şubat 2021 Pazar

YILDIZ TEPE YEŞİLÇAM FİLMİ YORUMU (Fatma Girik & Ekrem Bora & Salih Güney)

Merhabalar;
Epeydir film incelemesi yapmıyordum blogda. Yıllardır niyetim olmasına rağmen Yeşilçam yorumu ise hiç yapmamıştım. ŞU YAZIMDA biraz bahsetmiştim gerçi bunları yazmak istediğimden, önceki bazı yazılarımda da. Ama devasa taslaklarımda ya da bloga yazacaklarım için kullandığım blog defterimde kaldı çoğu yazı taslağı ve fikir. Yeşilçam'la ilgili giriş yazımı elbet bir gün düzenleyip yayınlayacağım ama ona gelmeden bu filmin yorumunu paylaşmak istedim. 

Yeşilçam filmlerini severim. Ara ara izlemediklerimi keşfeder izler, ara ara ise sevdiğim filmleri tekrar tekrar izlerim. Bu film benim daha önce izlemediğim bir filmdi. Duymamıştım bile adını. TÜRK BEYAZ DİZİLERİ yazımda esas kız bir türlü kavuşamadıkları ilk aşkıyla ilişkisini bu filme çok benzetiyordu. Daha önce duymadığım bir yeşilçam filmine rastlamak beni heyecanlandırdı ve hemen izledim. :p 


Film Adı: Yıldıztepe 
Yıl: 1965
Oyuncular: Fatma Girik, Ekrem Bora, Salih Güney, Aliye Rona, Atıf Kaplan, Ayla Algan
Senaryo: Sefa Önal
Yönetmen: Memduh Ün

Konu: Okulu biten Sevgi, akrabalarının yanında kalacaktır. Yıldıztepe adında bir yerde ıssız bir evdir burası. Sevgi evin büyük ve yabani oğlu Murat'tan hoşlanırken; evin küçük oğlu Ali de Sevgi'den hoşlanmaktadır. Ayrıca evde konuşulmayan pek çok sır vardır. 


Yıldıztepe siyah beyaz bir film. İyi çekilmiş siyah beyaz filmlere ayrı zaafım vardır. Yeşilçam filmlerindeki mekanlar, evler, arabalar ve giyisilerle ayrıca ilgiliyimdir. Karakterler ne giyer, nereye gider, ne yer, ne içer, hangi kitapları okur, hangi müzikleri dinler... Konudan bağımsız bunlara çok dikkat ederim. Bazen filmi sevmesem bile sırf geçtiği mekanı beğendiğim için tekrar izleyebilirim. 

Filmde hoşuma giden ilk şey ev oldu. Böyle tepede büyük, eski evlerde geçen hikayeleri seviyorum. Hele de o evin bir sırrı da varsa. Yıldıztepeli ailenin de birbirlerine  mutsuzlukla bağlı kalmalarına sebep olan sırları var. Sanki o sırla çürümek için bu evde inzivaya çekilmiş gibiler. Sevgi ise gençliğinin tüm neşesi, merakı ve iyimserliğiyle geliyor bu eve. Ama gerçekler, duygular, sırlar soğuk bir duvar gibi karşılıyor onu. 
Şahit olup anlam veremediği bazı olayların yanı sıra kendi duyguları ve karşılık vermek istemediği ısrarcı başka duygular arasına sıkışıyor. Evin büyükannesi ise ailenin bu girdaptan kurtuluşunu Sevgi olarak görüyor ve koca ailenin altından kalkamadığı bu yükü Sevgi'nin omuzlarına yüklüyor. Sevgi'nin böyle bir yükü omuzlaması ise çok zor.

Mekanını, ortamını çok sevdim. Konu ve işlenişi ise benim için zayıf-orta arasıydı. Salih Güney'in kendi sesi mi bu filmdeki bilmiyorum ama kulağımı çok tırmaladı sesi. Ekrem Bora'yı ise diğer filmlerinden çok daha farklı bir oyunculuk stilinde gördüm. Hoşlandım mı emin değilim. Murat'ın sürekli yanında gezdirdiği köpeği ve filmdeki bazı hareketlerinden ötürü birazcık yorumlar yapıp eğlenmiş olabilirim. ^^ 


Ek olarak çoğu yeşilçam filminde olduğu gibi çok abartı olmadıkça görmezden gelmeyi tercih ettiğim bazı aksaklıklar ve kopukluklar da vardı.

Sonuç olarak izlemekten pişman olmadığım ama tekrar izleyeceğimden ise emin olmadığım bir film izlemiş oldum. Mekan için tekrar izler miyim? Olabilir... 

Aşağıda ise filmden kendi aldığım bazı ekran görüntülerini paylaşıyorum. 







Sevgiler... :)



Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com.tr" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!

Devamını Oku »

14 Eylül 2020 Pazartesi

Cüneyt Arkın - Fakir Gencin Hikayesi


Merhaba,
Zaman zaman bende Nostalji hastalığı olduğunu düşünürüm. Belki zaman yolculuğu fikrinden bu kadar hoşlanmamın sebebi de budur. Çünkü böyle bir imkanım olsaydı bunun %80'ini geçmişe gitmek için kullanacağımı adım gibi biliyorum. Bugünü yaşayamayan insanların geçmişi veya geleceği idealize ettiği sık sık görülür. Ben de onlardan biriydim belki de uzunca bir zaman.

Mesela Yeşilçam'ı pek bir severim. 80'ler dönemi ya da arabesk filmlerin tepe noktasına çıktığı dönemler değil de genelde 70'ler filmlerini. Yeşilçam'a teşhis koysaydım Histeri teşhisi koyardım büyük ihtimalle. :) Tüm histerisine, arada doğallıktan ve inandırıcılıktan uzaklaşmasına rağmen beni epey çeker. Hâlâ ara ara açıp izlememin, sevdiğim filmlerin arşivini tutuyor olmamın sebebi de budur. Yormayan bir ev rahatlığı. Hani eve gelip pijamalarını giyip koltuğa uzanmışsın gibi bir his.

Aslında seneler önce Yeşilçam'la ilgili kişisel düşüncelerimden oluşan bir giriş yazısı hazırlamıştım blog için ama hiç yayınlamadım. Onu yayınladıktan sonra bazı sevdiğim filmlerin yorumlarını yazarım diye düşünmüştüm. Son yıllarda kendimden uzaklaştığımı fark ettiğim gibi blogumu da kaybedip yeniden bulmuş gibi hissediyorum. Belki cesaret verirseniz bir gün o yazıyı da yayınlarım. 

Sadece sevdiğim filmleri izleyip, arşiv tutup, müziklerini dinleyip, sevdiğim fotoğrafların koleksiyonunu tutmakla bitmiyor aslında bu sevgim. Ben Yeşilçam emektarlarının kitaplarını, ropörtajlarını okumayı da seviyorum. Zamanında Türkan Şoray'ın kitabını alıp okuyarak başlamıştım. Bazı kitaplar hatta defterler bile edindim. Zamanla onların da yorumunu umuyorum ki gireceğim. 

Bugün yazmak istediğim kitap ise okuyalı bir seneyi çoktan geçmiş olan: Cüneyt Arkın - Fakir Gencin Romanı. Değerli birinin tavsiyesiyle almıştım bu kitabı, benim hiç gözüme çarpmamıştı. Okuyalı geçen zamana rağmen bazı şeyler o kadar net ki aklımda; kendimi ifade edebileceğimi düşünüyorum. 

Not: Beni şok eden bir detay ise kitabın tükenmiş olması ve şu an ciddi olamayacak fiyatlara satılması oldu. 



 Adı: Fakir Gencin Hikayesi
Yazar: Cüneyt Arkın
Yayınevi: Epsilon Yayınları
  Sayfa Sayısı: 189
Basım: Nisan 2014

"İşte bu yüzden ben hep dargın bakan bir çocuktum..."

Filmlerimde zalimin karşısında ezilen yoksulun,hakkı yenenin yanındaydım hep...
Güçlü, yiğit, cesurdum.
Emeğin, alın terinin yanındaydım.
Başıma gelecek belaları umursamadan, durmadan horlanan, hakkını arayamayan halkımın acılarını paylaşıyor, yenilmez görünen büyük, acımasız güçlerle ölümü göze alarak savaşıyordum.
Cömerttim, insan aşığıydım...
Yılmaz, cesur bir savaşçıydım.
Ordular bozuyor, kaleler fethediyordum.
Peki filmlerimde böyleydim de, özel hayatımda aynı doğrucu, halkını, yurdunu seven insan mıydım?
Halkıma ne kadar dürüst davrandım?
Hayatım boyunca, kendime bunları sordum, kendimle hesaplaşıp durdum.


Bu kitabı okumadan önce Cüneyt Arkın hakkında ne biliyordum? Ne düşünüyordum? Ve okuduktan sonra bunlarda değişiklik oldu mu? Bu soruları yanıtlamam daha doğru olacak sanırım. 
Filmlerini severek izlediğim biriydi, oyunculuğunu seviyordum. Özellikle romantik olanları. Diğer filmlerinde dublör kullanmamasına ciddi bir saygı duyuyordum. Herkesin bildiği esas adının Fahrettin Cüreklibatur olması, esas mesleğinin doktorluk olması gibi yüzeysel bilgilere de sahiptim. Hepsi bu... 

Bu kitapta bilmediğim epey şey olduğunu fark ettim. Hem Cüneyt Arkın'ın hayatına hem döneme ait pek çok şey öğrendim. Gazinoda sahne aldığını hiç bilmezdim mesela. Orada geçen "Bir mumdur, iki mumdur..." kısmı gibi kara mizah yerleri de vardı, içim yanarak güldüğüm; ciddi anlamda içime işleyen yerleri de vardı.

Bir dilim ekmeğin onun hayatındaki yeri gibi. Çocukken çektiği ciddi açlık nedeniyle yanından ve baş ucundan bir dilim ekmeği eksik etmemesi ve o ekmeği öpüp yatması gibi. Ekmekle ilgili anıları en çok içimi acıtan oldu. 

Bunun yanı sıra yaralanıp yatağa mahkum kaldığında geçirdiği o kötü gece ve içindeki gücün onu tekrar ayağa kaldırması... Asla kendinden ödün vermeyen bir insan olması öyle dikkat çekici ki. 

Başka hayatlarda etkilenecek, ders çıkarılacak ne çok şey var... 
Hiçbir şey dışarıda göründüğünden ibaret değil... 

Sevgiler.




Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com.tr" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!

Devamını Oku »

1 Nisan 2012 Pazar

Ekrem Bora

         
           Az önce gezinirken gördüm yazıyı... "Ekrem Bora Öldü." diyordu haber... Bir küçük sızı geldi oturdu içime... Yeşilçam'ı çok severim ben... Defalarca izlediğim benim için kült olmuş filmleri vardır. Bazılarına güleriz, bazıları içimizi acıtır... Sevdiğim ve saygı duyduğum "sanatçı"lardan biri de Ekrem Bora'ydı... Üzüldüm çok. Abuk subuk atılmış "1 Nisan şakası değil." başlıklarına da sinir oldum... Böyle şeylerin şakası olur mu? Olursa da ne kadar adice olur. İçi artık tamamen boşaltılmış olan "sanatçı" kavramından sonra gerçek bir sanatçıyı yitirmenin üzüntüsü içindeyim. Başımız sağolsun...





Devamını Oku »