28 Şubat 2022 Pazartesi

Aşk ve Canavarlar - Film Yorumu (BCP - EKİM)

Merhabalar, :)
Aşk ve Canavarlar filmini bir akşam abim ve annemle izlemiştik abimin önerisi üzerine. Yorumunu yazmak aklımdan tamamen çıkmış. BCP Ekim ayı konusunun Ütopya - Distopya - Bilim Kurgu olduğunu görünce aklıma geliverdi.


Film Adı: Aşk ve Canavarlar
Orijinal Adı: Love and Monsters
Yönetmen: Michael Matthews
Senaryo: Matthew Robinson, Brian Duffield
Oyuncular: Dylan O'Brien, Jessica Henwick, Michael Rooker
Yıl ve Süre: 2020 (DVD-2021) & 1sa 49dk.


Türü distopya olan filmde dünyaya çarpmak üzere olan bir astreoit dünyadan gönderilen füzelerle durdurulur. Ancak füzelerden kaynaklanan kimyasal birikme dünyadaki haşeratları bir tür mutasyona uğratır -dev böceklerden vs. bahsediyorum- ve bunlar dünya nüfusunun %95'ini yok eder. Kalan bir avuç insan artık yer altlarında, güvenli sığınaklarında ufak gruplar halinde yaşamaktadırlar. Bunlardan biri de ailesini bu yaratıklar nedeniyle kaybetmiş olan Joel'dur. Joel, bildiğimiz dünyanın sonu karakterlerinin aksine biraz beceriksiz ve korkak bir karakterdir. Ki bence filmi eğlenceli kılan faktörlerden biri buydu. Dylan O'Brien da rolün cidden hakkını vermiş, bu roller nerdeyse üstüne yapıştı gerçi. :)

Joel'un dışarı görevlerine çıkmasına izin yoktur, o sığınaktaki işleri halletmektedir. Bir gün kurcaladığı telsiz aracılığı ile en son 7 yıl önce gördüğü aşkı Aimee ile iletişim kurar ve günlük telsiz konuşmaları yapmaya başlarlar. Ve bir yolculuğa çıkıp Aimee'in yanına gitmeye karar verir. Ancak doğru dürüst silah bile kullanmayı bilmeyen Joel için bu yolculuk DEV tehlikelerle doludur. 


Joel'un macerasında heyecan ve eğlence hiç düşmüyor. Önce terk edilmiş bir karavanda yalnız bir köpek buluyor. Ve bu köpek çok akıllı. Joel'a bir nevi yoldaşlık yapmış oluyor. İkisinin etkileşimleri aşırı eğlenceliydi.
Filmde beni hayal kırıklığına uğratan ilk şey de bize izlerini gösterdikleri köpeğin esas sahibi kızın hiç ortaya çıkmaması oldu. Nedense verdikleri sahnelerden sonra o kızın bir şekilde ortaya çıkacağını düşünmüştüm. Muhtemelen tamamen benim hayal gücümle alakalı bir durum. Düşündüğümde Joel bu yolculuğu tek mi yapsa köpekle mi yapsa daha eğlenceli olurdu diyorum ve kesinlikle ikinci seçeneği seçiyorum. 


Daha sonra Joel kendi gibi yolculuk yapan bir dede ve torunla tanışıyor. O zamana kadar bu yaratıklarla ilgili pek bilgisi olmayan Joel, bu adamdan onlara dair epey şey öğreniyor. Ve bunları bir deftere çok tatlı çizimlerle birlikte not ediyor. Filmde en çok beğendiğim şeylerden biri de bu defterdi. Ben ve böyle tutulan defterlere olan zaafım... 


Neyse filmde yaratıkların dışında artık nesli tükenmiş sevimli robotlar bile var. :p 

Tüm filmi kısaca değerlendirecek olursam eğlenceli vakit geçirecek, hafif bir film olarak görmekte fayda var. Bazı güzel mesajlar vermiyor değil ama görselleri ve eğlenceli yanlarıyla çok da derine inmiyor elbette. İzlerken bu filmi sinemada izlemek çok daha keyifli olurdu diye düşündüm bir yandan da. 
Çok büyük beklentilere girmeyeceğinize söz verirseniz (: filmi tavsiye edebilirim. <3
Netflix'te izlenecek bir şey aradığınızda şans verebileceğiniz eğlenceli bir yapım.  

Sevgiler.



Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com.tr" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!

Devamını Oku »

8 Ocak 2022 Cumartesi

ENOLA HOLMES - Film Yorumu (BCP EYLÜL)


Merhabalar :)
Bendeniz iflah olmaz bir Sherlock Holmes sever olarak onunla ilgili çoğu kaynağı tüketmeye çalışıyorum. Kitaplar, diziler, filmler... Enola Holmes'u da aslında çıktığında izlemeyi düşünüyordum ama bir türlü fırsat olmamıştı. Geçtiğimiz aylarda izledim ve BCP'nin bu ayki konusu polisiye olunca da buradayım. ^^ 

Bu blogda Sherlock Holmes'la ilgili epey yayın var, yazı sonuna hepsini koyacağım. Ancak aklıma ilk olarak HER BAKIŞ AÇISINDAN YENİ BİR SHERLOCK geldi. Burada farklı yazarlarca epey Sherlock hikayesi yazıldığından ve herkesin Sherlock'u kendi bakış açısıyla algıladığı için karakter olarak farklı bir özelliği ön plana çıkan SH'lar gördüğümüzden bahsetmiştim. Ayrıca yine SH'u yerinden oynatamayan yazarların genelde bu uğurda Watson'ı yerinden edip oraya kendi karakterlerini eklediklerini ve neden böyle yaptıklarıyla ilgili kendi çıkarımlarımı paylaşmıştım. Bu yazımı hâlâ çok severim, okursanız mutlu olurum ^_^


Bu filmde de benzer şekilde bir düzenlemeye gidilmişti. Watson karakteri hiç yoktu. Bu kez bize tanıtılacak karakter ise Enola Holmes'tu, Sherlock ve Mycroft'un küçük kardeşleri. 

Başlarken şunu belirtmeliyim ki, böyle yapımlarda odağınız Sherlock Holmes olursa hayal kırıklığına uğrarsınız. Çünkü yazarlar genelde SH ile sizi bir nevi yemleyip kendi yarattıkları yeni karakteri yedirmeye çalışırlar. Çok amiyane bir açıklama oldu, elit çizgimden çıktım ama :p bence böyle. Çünkü hikayeye yeni bir şey katmak isterler, farklı bir bakış açısı ve farklı bir deha. Kendi dehaları... 

Konuya dönersek odağınız yeni karakter olmalı kesinlikle, pergelin bir ayağı gibi o karakter üzerinde durursanız hikayeyi bütünüyle algılarsınız. Odağınız Sherlock olursa hayal kırıklığınıza uğramanız kaçınılmazdır. Sebebi ise bu tarz hikayelerde pasifize edilmiş, arka planda hikayeyi destekleyecek; ana karakterlikten yan karakterliğe bazense figüranlığa düşmüş bir Sherlock vardır. Enola Holmes filminde ise bir nevi figüran bir Sherlock vardı, bir gölge. Enola'yı tek başına bu şekilde ele almalarıyla ortaya çıkacak film onun Sherlock Holmes'un kız kardeşi olarak ele almalarıyla ortaya çıkacak film bambaşka olacaktı şüphesiz. 


Filme giriş yaparsam Enola, tersten okunuşuyla Alone ;) iki abisi ve annesiyle taşrada yaşayan bir genç kızdır. Abileri büyüdükçe evden ayrılıp şehre gitmiş Enola'yı annesi yetiştirmiştir. Ama ne yetiştirmek, o dönemde bir kadının öğrenmesinin tabu olarak görüldüğü her şey (Kimya, jujitsu,şifre çözme vb.). Aklını ve bedenini eğitebileceği pek çok yöntem. Başlangıçta bu kısım hızlı ve güzel bir geçişle başlıyor. Enola'nın annesi Eudoria Holmes karakteri ise Fight Club filminden Marla Singer'ı da canlandıran Helena Bonham Carter. 

"Anneme göre mahremiyet erdemlerin en büyüğüydü. Ve en çok ihlal edileni." 


Enola 16 yaşına girdikten sonra bir sabah annesinin ortadan kaybolmasıyla film hızlanıyor. Abileri şehir dışından geliyor ancak kardeşler birbirinden o kadar kopuk ki uzun zamandır görüşmemişler. Abilerinin zerafet okuluna göndermeyi tercih ettikleri Enola, kaçarak annesinin peşine düşüyor ve olaylar başlıyor. Enola'nın bu yolculukta kendisi de bir kaçkın olan Tewksbury Vikontu ile yolu kesişiyor. İkisinin hikayesi birbirine karışırken maceraya da giriş yapmış oluyoruz. 


Filmle ilgili hoşuma gitmeyen şeylerden biri Mycroft karakteriydi. Orijinalinde bu karakter de en az Sherlock kadar zeki ancak ondan daha sorumluluk sahibi biridir. Burada ise dediğim dedik, çok katı, anlayışsız bir karakterdi ve izlerken çok fazla bileniyorsunuz karaktere. Kardeşi, Sherlock'a sığındığında ise Sherlock onu Mycroft'tan korumaktan aciz ve abisine karşı çıkamıyor. Bir iki teselli etmeyecek şey yapıyor sadece. Ve böylece karakterler orijinallerinin gölgesini bile siliyor. Bu gerçekten rahatsız edici ve üzücüydü benim için. Tam burada Henry Cavill'in Sherlock'undan da bahsetmem lazım. Çok kötü değildi ama mükemmel Sherlock örnekleri varken önümüzde maalesef çok silik kaldı. Sherlock'un karakteristik çoğu özelliğini de göremedik maalesef kendisinde. 


Filmin çekim tekniklerini, ortamları ve kıyafetleri ayrıca beğendim. Başrollerin birlikte enerjisi de çok iyiydi, filmdeki tempoyu düşürmediler hiç. 

Hoşuma giden şeylerden bir diğeri ise verdiği bazı mesajlardı. Zaten baş karakter bir genç kadın. Bu zaten güzeldi. Ek olarak klişe yapımlardaki her kadın karakterin kaderini bir erkek çizer mesajından ellerinden geldiğince uzaklaşmalarıydı. Enola zerafet okuluna gittiğinde hocasına boyun eğmeyip "Ben kendime yeterim," dediğinde yediği tokat Mycroft'un suratına patlamalıydı. Annesi ise Enola'ya bazı bulmacalar bırakmıştı, bunlar eğlenceliyken onu yetiştirirken ve sonrasında verdiği mesajlar da hoştu. "Geleceğimiz elimizde. Geleceğimize dair iki yol vardır. Kendimiz için seçtiğimiz ve başkalarının bizim için seçtiği."


Bir Sherlock Holmes hikayesi olarak çok zayıf kalsa da başrolünü genç bir kadının oynadığı polisiye bir film olarak eğlenceliydi. Sonu da gayet iyi bir şekilde bağlanmıştı.

Kesinlikle izleyin diyeceğim kadar iyi değildi ama n'olur izlemeyin diyeceğim kadar kötü de değildi. Sherlock kısmını göz ardı edebilirseniz daha çok eğlenebilirsiniz.
Sevgiler :* 



Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com.tr" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!

Devamını Oku »

14 Aralık 2021 Salı

AVARE (Awara - Raj Kapoor & Nargis) Film Yorumu / BCP TEMMUZ



Blogları Canlandırma Projesi kapsamında Temmuz ayının konusu Hint dizi/film/kitapları olunca aklıma direkt bu film geldi. Epeydir de yazmak istiyordum, BCP yine imdadıma koştu. Bu filmi en son yıllar önce üniversiteye başladığımda tekrar izlemiştim. O zamandan beridir de izlememişim onu fark ettim.

Benim için önemi ise izlediğim (hatırladığım) ilk Hint filmi olması. Babam izletmişti bana daha çok küçükken. Onun için anlamlı bir filmdi sanırım bilmiyorum. Ama beni Hint sinemasıyla tanıştıran film oldu. Sonrasında Raj Kapoor'un bazı filmlerini de izlemiştim. Nedense siyah beyaz Hint filmlerine dair bir sempatim oluşmuştu. Ancak sonrasında bunu alışkanlığa çeviremedim. Sürdüremedim. Ta ki One Better Day ile tanışana kadar. Onun sayesinde daha güncel filmler de izledim ;) Ancak Türkiye'de başlayan Hint dizisi furyasıyla her şeyden ve hayattan soğudum. :/ Yine de BCP Temmuz ayı için bu konuyu görünce bu filmi yazmak istedim ve sırf bu yüzden tekrar izledim. :p 


Film Adı: Awaara - Avare 
Süre: 193 dk
Yönetmen: Raj Kapoor 
Senaryo: V. P. Sathe, Khwaja Ahmad Abbas
Yapım Yılı ve Ülke: 1951 - Hindistan
Not: Türkiye'de yayınlanırken yapılan dublaj sırasında karakterlerin isimleri değiştirildiği için ben Türkçe isimleri kullanacağım ve başta filmdeki karakter isimlerini parantez içerisinde vereceğim. 

1951 yapımı, siyah beyaz olan Avare cidden kültleşmiş bir film. Hem de çıktığı dönemden beri bu şekilde. Çok fazla benzerleri yapılmış, hatta günümüzde bile benzer temalar kullanılıyor. Türk sineması da izleyicisi de en başından beri bu filmden epey etkilenmiş. İzlerken Yeşilçam'dan benzer bir sürü film aklınıza gelirken bazen filmlerde ise direkt kendisinden bahsediliyor. En çok bilineni ise Mavi Boncuk filmidir. Orada Münir Özkul, "Gözünü sevdiğimin Avaresi" diye bahsediyordu filmden :) Daha sonra birkaç filmde daha rastladım diye hatırlıyorum. Son olarak filme öyle bir dublaj yapmışız ki anlatılmaz yaşanır. :) İsimleri de Türkçeleştirerek adeta sahiplenmişiz filmi. 

Raci'nin buradaki babasını gerçek babasının canlandırıyor olması :)

Film tek bir cümle üzerine kurulu. Belki o karakter bu lafı etmese, bu film de olmazdı. Zengin bir hakim olan Mithat (Raghunath) eşi bir haydut tarafından kaçırıldığında çevrenin de dolduruşlarıyla karısının kendisini aldattığını düşünüyor ve hamile kadını sokağa atıyor. Ve o meşhur laf ise şu: "Dürüstlerin çocukları dürüst, hırsızların çocukları ise hırsız olur. Çocuklar her zaman ailelerine benzerler." 
Dünyanın en sıkıntılı çıkarımlarından biri olabilir. Ama Hindistan'ın keskin sınıfsal ayrımlara dayanan toplumsal yapısını düşününce anlaşılabilir.  

Gerçekten şüphe çok güçlü bir zehir. İnsanların Mithat'ı doldurması, ona bir haydutun elinden canını zor kurtarmış zavallı karısını cezalandırması için baskı yapmaları, kadıncağızı dışlamaları... Bu konuda cidden uzun uzun konuşulur.


Evden kovulan kadın (Leela), oğlu Raci'yi (Raj) büyütür ancak Raci gariban ve biraz serseri biridir. Özünde iyi de olsa intikam için haydut Kaya (Jagga) tarafından usta bir hırsız olarak yetiştirilir. İlk hırsızlığı açlıktan ekmek çalmaktır ve içeri alındığında ona yemesi için ekmek verdiklerinde gülmeye başlar. Bu ironi çok anlamlıdır ve ekler: "Deli değilim. Nerede bir parça ekmek görsem bir türlü kendimi gülmekten alamıyorum. 12 yıl evvel bu ekmeği çalmadan bulabilseydim, hiç şüphe yok ki birçok sefer burayı ziyaret etmek zorunda kalmayacaktım."

 

Ve o meşhur kısım. Bu klibi arada açıp izlerdim, öyle severim :) 

Ciddi bir müzikal havası var filmin ve şarkılarla yapılan geçişlerde özel dekorlar vs kullanılmış. Stüdyo havası zaten fark ediliyor. En etkileyici cennet-cehennem temasıyla yapılmış olandı. Çok fazla bildiğimiz, bilmediğimiz metafor içeriyordu. 


Bu arada hiç bahsetmedim ama bu bir aşk filmi aynı zamanda. Raci'nin çocukluk aşkı Selma'yı (Rita) yıllar sonra bulması ama onun zengin, kültürlü bir kız olması. Aynı zamanda babası öldüğü için hakim Mithat'ın vesayetinde olması... 


Benim filmle ilgili en çok sevdiğim şey müzikleri ve Raci'nin tatlı bir serseri olmasıydı :p Ama yıllar sonra tekrar izlerken beni rahatsız eden davranışları olduğunu da fark ettim. Bazen aniden parlayıp fevri davranışlar sergilemesi ve bunlardan birinde Selma'yı dövmesi??? Ve Selma'nın af dilemesi??? Ki bence Selma bu hikayedeki en masum karakterdi. 

Yazımı Raj Kapoor'un başka bir filminden yağmurda aşk ve dans içeren mini bir kliple bitiriyorum :p  
BURADAN izleyebilirsiniz.

Sevgiler :*

 

Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com.tr" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!

Devamını Oku »

7 Eylül 2021 Salı

Bisiklet Hırsızları - FİLM YORUMU (BCP HAZİRAN)


Merhabalar,
Bir süredir gönlümce blog yazmayınca uzun bir "Blog'a yazılacaklar" listem oluştu. Bugün bahsedeceğim filmi 31 Mayıs'ta izlemişim. BCP Haziran'ın "Hukuk, Mahkeme, Adalet" konusuna uygun olduğunu görünce bahsetmek istedim. 



Film: Bisiklet Hırsızları / Ladri di Biciclette 
Süre: 1 saat 29 dakika
Yönetmen: Vittoria De Sica
Senarist: Cesare Zavattini, Oreste Biancoli
Oyuncular: Lamberto Maggiorani, Enzo Staiola, Lianella Carell 

Bu filmi ben bir hocamın tavsiyesiyle izledim denebilir. Önerirken bahsettiği şey şunlardı: Bu filme kadar setlerde, profesyonel oyuncular tarafından çekilen filmler bir nevi mükemmeliyetçi bakış açısının birer ürünü imişler. Ancak bu süreçte İtalya ciddi bir ekonomik sıkıntıdan geçiyormuş ve işsizlik de büyük bir sorunmuş. Sinema ise bunlara karşı bir nevi kör ve sağırmış. Sonrasında ise realist bir akımla set dışında, hayatın içinde ve amatör oyuncularla Bisiklet Hırsızları çekilmiş. Aslında sinemanın da bir işlevi olan insan ve hayatına ayna tutma işini gerçekleştirmiş. Filmi önemli kılan şeylerden biri bu. İtalyan Yeni Gerçekçilik akımının... diye başlayan buna benzer bilgileri internette kolayca bulabilirsiniz aslında. O yüzden bu kısma daha fazla değinmeyeceğim. 


Film işsiz ve zor durumda olan Antonio'nun iş bulmasıyla başlıyor. Uzun süredir işsiz olan Antonio nihayet iş bulduğuna çok sevinir ancak işin şartı bir bisiklete sahip olmasıdır. Bunun derdine düşmüşken eşinin evdeki çarşafları satmasıyla rehinciden bisikleti alırlar. İşinin daha ilk gününde bisikleti çalınan Antonio'nun adaletle imtihanı da başlar. Polislerin ilgilenmemesi, bisiklete iş için ihtiyacı olması vs. derken Antonio bisikletini kendi aramaya başlar. Adaletin olmadığı veya adalete güvenin olmadığı yerde maalesef insanların kendi adaletlerini araması kaçınılmaz oluyor. Bu da ciddi toplumsal sorunlara neden oluyor. 


Ufak bir parantez açıp Bruno'dan bahsetmezsem cidden haksızlık olur. Bruno, Antonio'nun 9-10 yaşlarındaki oğlu. Sürekli işçi tulumu içinde gezen Bruno'ya film boyunca küçük usta diye seslenmiş olabilirim.^^ (Film izlerken bazen çok üzüldüğümde ya da sıkıldığımda kendime minik eğlenceler çıkarmaya çalışıyorum.) Film bu işsizlik ve adalet arayışı içerisinde baba-oğul ilişkisini de bir açıdan bize gösteriyor. Etkilenmemek mümkün değil bu ilişkinin ilerleyişinden. 


Unutmadan Bruno'yu gördüğümde aklımda şu karikatür canlanıverdi. :)  


Çocuk işçiliği ve çocukluk kavramıyla ilgili minik birkaç söz edemeden geçemeyeceğim. Günümüzdeki şekliyle çocukluk kavramı aslında oldukça yeni. Daha önceleri çocukluk kavramı ele alınan, üstüne düşünülen bir şey değil. Genelde çocuklar daha aptal, küçük yetişkinler olarak görülüyor ve daha uzun sürelerle, daha az ücretlerle kolayca sömürülerek çalıştırılabiliyorlardı. Çocukluğun zamanla ayrı bir kavram olarak değerlendirilmesi ve son yüzyılla da kendilerine ait haklara sahip olmaları mümkün olmuş. Bu konuya dair epey makaleye ulaşabilirsiniz. Araştırmaya değer bir konu. 

Antonio ve Bruno'yu oynayan oyuncular amatör oldukları halde mükemmel bir oyunculuk sergilemişler. Size o çaresizliği abartı olmadan, çok sade ama etkileyici bir şekilde hissettirmeyi başarıyorlar. Daha en başından beni yakaladı hikaye. Sanki hayattan ufak bir kesit alınmış kadar doğal ve sade. 

Adalet hepimize lazım, mücadeleye devam... ❤

Sevgiler :*




Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com.tr" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!

Devamını Oku »

31 Temmuz 2021 Cumartesi

Başlayınca Bırakılamıyor: Japon Animasyon Filmleri #1 (BCP NİSAN)


Merhaba, 
Blogları Canlandırma Projesi Nisan ayı için konumuz: Aile, Çocuk ve Dostluk idi. Aslında niyetim epeydir bahsetmek istediğim çocukluk kitaplarımla ilgili bir yazı yazmaktı ya da yine çocukluk filmlerimle ilgili. Ama bir anda onları yazmak içimden gelmedi ve yine yazmak istediğim Japon animasyon filmlerinden bahsetmek istedim. 

Ben bu filmlerden bahsetmekten nedense kaçınıyordum. Sanki dünya üzerinde bu filmleri izlememiş kimse kalmamış da ben bu kadar zaman sonra bunlardan bahsederek saçma bir şey yapıyormuşum gibi geliyordu. Son Kore dizileri yazımda (Buradan TIKTIK) fark ettim ki aslında öyle olmuyormuş. Hem bu durum hem de blogumun ilk zamanlarını düşündüğümde o zamanki filtresizliğim bu hissi çok şükür benden aldı götürdü. Blog adımı seçerken düşündüğüm de buydu, bende ne varsa blogda da o olacak. İşte böyle.

Minik bir itirafla başlayacağım. Ben animasyon filmlerini pek sevmiyorum. Popüler çoğu animasyon filmini de izlememişimdir. Ama animeleri ve uzak doğu yapımı animasyon filmlerini ayrı tutuyor ve gerçekten seviyorum. 

Japon animasyonlarına ilgiliyseniz Studio Ghibli'yi biliyorsunuzdur. Çizim tarzları ve verdikleri mesajları genel olarak seviyorum. Favorilerim de çoğunlukla bu animasyon film stüdyosundan çıkıyor. Burada bahsedeceğim dört animasyondan üçü bu şirkete ait.
Verdiği mesajlar dışında bu şirkete ait animasyonlarla ilgili sevdiğim şeylerden biri de kadın karakterlerin ön planda olması, mücadele eden taraf olması ve yansıtılma şekilleri. Gerçekten çok hoşuma gidiyor. 


1- Senin Adın / Your Name (Kimi No Na Wa - 2016)
İçlerinde Studio Ghibli'ye ait olmayan,şirket olarak CoMix Wave Films olarak geçen ve en güncel olan animasyon bu. Bu animasyonu ilk olarak abimle izlemiş ve bayılmıştım. O izlemişti ve benim de kesinlikle izlemem gerektiğini düşünmüş ki bana da izletmişti. Paralel evrenler ve zaman yolculuğu aşığıyım. Bu animasyonda bunlardan olmasa da portallardan ve paralel hayatlardan söz edilebilir. 


Uzak Doğu kültüründe ruh eşleri ve kaderleri birbirine bağlı olan kişilerin serçe parmaklarındaki kırmızı iplerle birbirine bağlı oldukları düşünülür. Bir kasabada yaşayan yaşayan Mitsuha ve Tokyo'nun merkezinde yaşayan Taki de bir nevi bu şekilde birbirlerine bağlılar. Birbirlerinin hayatlarına şahit oluyor ve yaşamak istedikleri hayatları bir nevi birbirlerinin yaşamında buluyorlar. Bilirsiniz insan elinde olmayanı ister genelde. Temelde baktığınızda zaman&mekan ögeleri üzerinden bu kişilerin aşkı konu alınıyor. Ama bu tarz animasyonlarda olduğu gibi derinde çok güzel mesajlar vardı.
Ben en çok neyini beğendim diye sorarsanız eğer ben en yüzeysel kısma gidiyorum: GÖRSELLERİNİ! İzlediğim görseli en iyi animasyondu. Durdura durdura, arka plandaki detaylarını inceleye inceleye izledim. Kasabanın çizimi, gökyüzü çizimi, arka plan çizimleri muhteşemdi. Abimin 2. izleyişi olmasa bana daha çok sinir olurdu sanırım :) Ve sırf grafikleri için bile izlenebilecek bir film. Ve ben 2. kez sırf bu yüzden izlemeyi düşünüyorum. Animasyon pek sevmeyen kişilerin bile izlediğine çok pişman olacağını sanmıyorum. Tabii hâlâ izlemeyen varsa:p


Laf aramızda uzunca bir süre de bu resmi telefon duvar kağıdım olarak kullandım. ^^  


2- Ruhların Kaçışı / Sprited Away (Sen to Chihiro no Kamikakushi - 2001)

Bu Studio Ghibli'nin filmlerinden ve en çok bilinenlerden biri. Benim de favorilerimden. 
Küçük Chihiro anne ve babasıyla yeni evlerine gittikleri yolda başka bir yere geçiş yaparlar. Chihiro oradaki yemekleri yiyerek domuza dönüşen ailesini kurtarmaya çalışırken kendini ruhların geldiği bir hamamda çalışırken bulur. Bu sırada kendine bazı dostlar ve düşmanlar da edinir. 


Daha izlemeden önce yukarıdaki gibi kullanmayı sevdiğim bazı resimler vardı elimde :) Burda Chihiro'nun karakteri ve mücadeleci olmasının yanı sıra Yüzsüz'le olan arkadaşlığına bayılmıştım. Ruhlar diyarında kendini kaybetmemek için ismini unutmaması gereken Chihiro'ya yardım eden bir de Haku'muz var. 


Hamama gelen ruhlar, hamamın mimarisi vs gibi şeyler Japon kültürüyle iç içe. Bu da çok hoşuma gitti. ^^ Ayrıca bu yazının #2 numaralısını yazdığımda bahsedeceğim Komşum Totoro'daki is perilerini de görmek beni çok mutlu etti, onları çok seviyorum.

Japon kültür ve inanç sistemiyle ilgili çok fazla derin anlam içeren, çok güzel bir animasyondu kısaca. 


3- Prenses Mononoke - (Mononoke-Hime - 1997)

Sıradan bir genç olan Ashitaka, bir kızı kurtarmaya çalışırken ormandan gelen bir canlıya bulaşmış kötülük tarafından lanetlenir. Bu lanet siyah damarlar gibi vücuduna yayılmaktadır. Onu tamamen ele geçirmeden bir çare bulması gerekir. Çare ise Ormanın Ruhu'dur. Kurtlar tarafından büyütülmüş Mononoke'nin yardımıyla bu yolculuğa çıkar. Ancak yolculuğun kendinin zor olması bir yana, vardığı noktada ulaştığı kasabanın insanları komşularıyla birbirine düşürülmüştür. Bunu yapanların niyeti bu kargaşada kullanılabilir olanları kullanarak Ormanın Ruhu'nun başını almaktır.


Bu çok etkileyici bir animasyondu. Hani derler ya savaşta kazanan taraf olmaz diye. O mücadele, yaşananlar; o kaostan beslenenler, faydalanmak için puslu havayı kendileri yaratanlar. Günümüze de tam uyacak çok güzel mesajları vardı. Ormanın ve orman canlılarının çizimini gerçekten çok beğendim.


Orman yangınları, iklim krizi, doğaya ve hayvanlara verilen zararlarla ilgili can yakıcı haberler aldığımız şu günlerde bu animasyonun anlamı da daha net oluyor.


Son olarak favorim ise ormanda sürekli size eşlik eden minik orman ruhlarıydı. Böyle detaylara bayılıyorum. Çok sevimliydiler T_T


4- Küçük Cadı Kiki / Kiki's Delivery Service (Majo no Takkyubin - 1989)

Cadılarla ilgili yapımlara cidden zaafım var. Animasyon çizimlerini de ayrı severim. Kiki'nin evreninde cadılar belli bir yaşa (13) geldiklerinden ailelerinden uzakta bir yıl geçiriyorlar. Bu bir nevi kendilerini kanıtlamaları, olgunlaşmaları için bir sınav gibi. 
Dünyaya açılmak için çok heyecanlı olan Kiki de süpürgesine atlayıp kara kedisi Jiji'yi alarak yola çıkıyor.


Bir sahil kasabasına gelen Kiki, artık ailesinin kanatlarının altından çıkmış ve kendi hayatını kurması gereken bir birey haline geliveriyor. Hikaye bu yönden gerçekten çok iç ısıtıcı ve sevimli. 


Kedisi Jiji ise çok ama çok tatlı. Kara kedileri gerçekten çok seviyorum.:3


Alt metinde ise insanın konfor alanından çıkıp kendini bulmasının zorlukları ve bunun sonuçlarındaki kazanımlarla ilgili çok güzel mesajlar içeriyordu. Basit görünen ama öyle olmayan çok eğlenceli bir filmdi. 


Kiki dendi mi sosyal medyada en çok karşınıza çıkacak replik de budur bu arada. :)

***********
Şimdilik bahsedeceğim animasyonlar bu kadar. Devamından 2 numaralı yazıda bahsedeceğim. 

Aile, Çocuk ve Dostluk temasında bu animasyonları seçme nedenimse animasyonlar genelde çocuk işi görülseler de ailecek izlemeye oldukça müsait, her yaşa hitap eden yapımlar olmasıydı.

Şimdilik bu kadar.
Sevgiler :*


Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com.tr" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!

Devamını Oku »

17 Mart 2021 Çarşamba

Stardust - Yıldız Tozu / FİLM YORUMU


Merhabalar, 
Abimle ne zamandır birlikte film izlemiyorduk. Onun izinli olduğu bir zamana denk geldi ve film izlemeye karar verdik. Önceden planlamadığımız için rastgele bir seçim yapmamız gerekti. Abimin aklına yıllar önce izlediği ama pek hatırlamadığı, tekrar izlemek istediği bir film geldi ve onu izlemeye karar verdik: Yıldız Tozu (Stardust)
Ben ise filmin varlığından bile haberdar değildim. Konusunu dahi bilmiyordum. Film Netflix'te var bu arada, ek bilgi. 


Filmin Künyesi
Film Adı: Yıldız Tozu (Stardust)
Süre: 2sa 8dk
Yıl & Ülke: 2007 ABD
Tür: Romantik, Fantastik, Macera
Yönetmen: Matthew Vaughn
Oyuncular: Claire Danes, Charlie Cox, Michelle Pfeiffer, Mark Strong, Robert De Niro

Bir zamanlar bir filozof "Yıldızlara baktığımız için mi insanız yoksa sadece insan olduğumuz için mi onlara bakıyoruz?" diye sormuştu. En önemlisi, "Yıldızlar da bize bakıyor mu?"


Filmin konusundan bahsetmek gerekirse 1800'ler İngiltere'sinde geçiyor.  Duvar Köyü ile büyülü Stormhold Kasabası'nı ayıran bir duvar vardı. Bu duvarın başka bir dünyaya açılan geçişini hep bir bekçi korumuştu. Ta ki meraklı bir genç bu duvardan geçene kadar. 
Sevdiği kız Victoria için kayan yıldızdan bir parça getirmek isteyen Tristan Thorne da babası gibi bu duvarı geçmek istemişti. Duvarı geçtiği an ise sonu gelmeyecek bir maceranın kapıları da aralanıvermişti. 


Yıldızın düşüşünden haberi olan sadece Tristan değildi. Yıldızın peşinde olan cadılar ve düşmesine sebep olan kolyenin peşinde olan prensler bunlardan bazılarıydı sadece. Yıldızın düştüğü yerde bir taş parçası olmasını bekleyen Tristan genç ve güzel Yvaine ile karşılaşınca epey şaşırmıştı. 

Tristan saf ve sevimli bir çocuk. Maceraya aç biri. Yaşadığı köyün sınırları dışında bambaşka şeyler hayal ediyor. 

"Kalabalığa uymuyorsan bu iyi bir kehanettir."


Tristan'ın peşinde olduğu şey dışında bir yanda tüm varisler ölüp sona kalanın kral olduğu Stormhold Krallığı'nın prenslerinin kolye peşinde kıyasıya mücadelesi, diğer yanda yaşam enerjilerini yıldıza borçlu olan cadılar.


Filmde açık ara en sevdiğim karakter uçan gemisiyle Kaptan Shakespeare oldu. Robert De Niro için farklı bir oyunculuk deneyimi olduğundan bahsediliyor. Kesinlikle karakterinin hakkını sonuna kadar vermiş, efsane bir karakterdi :)
Tristan'a verdiği imaj bile yeter.


Çok da tatlı ayrıntılar vardı. Mesela, ölen/öldürülen prenslerin hayaletleri :) Çok güldüm Allah affetsin. 


Şu karakteri de paylaşamadan geçemeyeceğim. Köyünden keçi satmaya diye çıkmak isterken habersizce türlü maceralar yaşayan kişi. Bizdeki çarşıya tuz almaya giderken gidip saraydan kız alan Keloğlan'ı hatırlattı bana :p 


Film bittikten sonra öğrendiğim ve beni şaşırtan bir detay. Tristan'ın aşık olduğu kızın diğer talibi baston yutmuş Humprey karakterini meğer Henry Cavill canlandırmış :)

Filmin bitiş jeneriğinden filmin bir Neil Gaiman kitabından uyarlama olduğunu gördüm ve daha çok şaşırdım. Gerçekten, nerede yaşıyormuşum da habersizmişim :p

Böyle enerjik, romantik, fantastik ve aynı zamanda eğlenceli bir film izlemeyeli epey zaman geçmiş. Bu anlattıklarım çerçevesinde filmi çok beğendim. Sınırların dışını düşleyen biri ve bir sürü fantastik karakter. 
Size Kaptan Shakespeare ile veda ediyorum. Başka film yorumlarında görüşmek üzere. Kıpps ;)





Bu yazıyı "benherneysemo.blogspot.com.tr" dışında herhangi bir blog/forum/internet sitesinde okuyorsanız, şahsımın bilgisi dışında ÇALINMIŞ DEMEKTİR!!!

Devamını Oku »