30 Mayıs 2013 Perşembe

Akşam Okuması - Aşka Şans Ver - Sherryl Woods ve Mistik Chai Diye Bir Şey



Sherryl Woods ablamızın Chesapeake Kıyıları serisine başlamış bulunuyorum. Serinin ikinci kitabı Aşk Kokan Çiçekler de sırada :) Kitaptan daha önce bahsetmiştim. Okuokudan yaptığım 100Tl lik bir alışveriş sonucu hediye gelmişti. Sadece bana diye düşünmeyin, kampanya vardı o zaman. Yoksa ben 100 Tl üzeri alışveriş yapsam da okuoku bana ayraç bile göndermezdi.  

Akşam okuması olarak Aşka Şans Ver'i seçtim. Yanında mistik chai'ım la beraber. (Bu saatten sonra gece okuması oluyor gerçi) 

Hazır laf sırası gelmişken size mistik chai'dan bahsedeyim, ne zaman birilerinin yanında içsem olay oluyor çünkü... Olay deyince eller havaya bir şey düşünmeyin, "Bu ne beee?" bakışı oluyor yani :)


Mistik Chai, Chai Tea Latte de denilen bir bitki çayı. "Ayy, bitki çayı mı? Hiç de sevmem..." diyerek burun kıvırıp kaçmayın, yakarım! :) Bu bitki çayı biraz tuhaf. İçinde karanfilden zencefile bir çok bitki içeren mistik chai su+sütle yapılıyor. Sütle bitki çayı, valla bakın :) 1/3 kadar süt, 2/3 kadar su, itiraf: ben sütünü biraz daha fazla koyuyorum... 


Bu çayı bir-iki sene önce nerden duydum hatırlamıyorum, duydum ve hayatım değişti :p O kadar olmasa da yeni şeyler denemeye bayılan ve de ilkokuldan beri bitki çayı müptelası olan bendeniz hemen almaya markete koştum... Çoğu yeri gezdim ve bir zaman sonra büyük bir markette buldum. Ne saadet... Ben Doğuş marka kullanıyorum, Doğadan Büyülü Bohça serisinde de çıkardı bunu, ama onu denemedim... 



Benim özellikle kışın severek içtiğim çaylardan biri... Kitap Tutkusu bir muhabbette duyunca "Aa, o ne be?Çok ilginç. Tadı nasıl?" dedi, tarif edemedim tabi , ahaha... :) Benim saçmalamalarımdan sonra hemen denedi.  Aslında şaşırdım, öyle bir tarife, ben olsam gidip almam, ne idüğü belirsiz çayımsı şey diye :) Ve hatırladığım kadarıyla da beğenmişti. Sonra ikimiz ortak bir tarif yapmıştık: " Bitki çayı gibi ama değil gibi de. Coffee Latte gibi ama değil gibi de...." Sanırım bizden pazarlamacı olmaz, soğumayın hemen çaydan yahu :) Ayrıca mis gibi vanilya kokuyor ve ara ara salep tadı da veriyor :) Yani; "Ayh, canım sıcak bir şeyler istiyor, bitki çayı mı yapsam yok ya o değil, latte mi yapsam, yok o da değil, salep mi içsem, o da değil, hiçbiri değil, daha farklı bir şey istiyorum." derseniz Ağaoğlu gibi, bunu deneyin, seveceksiniz :) 

Kısaca sevdiğim bir çay diyeyim siz anlayın :p 

Ve gideyim kitabıma gömüleyim izninizle... Bakalım nasıl bir kitapmış. Sonucu yakında bildiririm:p
Serinin ikinci kitabı da sırada.

Sevgiler... :)


29 Mayıs 2013 Çarşamba

Bataklık - Erin Lurus ♥ YAKINDA!!!

Veroponen Hikayeleri serisi beni Türk yazarların da süper fantastik kurgu yapacağına inandıran eserlerden biri... Klişe fantastik karakterlerimiz (Vampir, Kurt Adam, Zombi vs) yok bu seride... Yazarın kendi müthiş hayal gücünün eseri bambaşka ve yepyeni bir tür olan Setanlar var... Kibirli, kusursuz, bir o kadar da zalimler...


Konuyu tekrar anlatmayacağım. Merak edenler ilk kitap Okyanus için yaptığım yorumu okuyabilirler, okumaları önemle rica olunur :) 

Ve biricik yazarımız serinin 2. kitabını da yazdı ve kitap şu an baskıya hazırlanıyor, birkaç hafta içinde aramızda olması temennimiz. Kendisinin yeri kardeşinin yanında ayrılmış durumda... 

2. kitapla birlikte serinin ilk kitabı da 2. baskısını yapacak. Ve yeni baskıyla serinin kapağı da değişmiş bulunmakta... Yukarıda paylaştığım resim şeklinde olacaklar :)
O kadar güzel olmuş ki bu tasarım -p.s: yazarın kendi tasarımıdır.♥ - ilk kitabı da yeniden alacağımdır :) 
Ama elimdeki versiyonu imzalı olduğu için onun yeri bambaşka :) Kısaca ne yardan geçerim, ne serden! :)

Kitabın arka kapağı ise şöyledir... 


Tüm ayrıntısına kadar düşünülmüş enfes bir fantastik kurgu okumak istiyorsanız, kesinlikle tavsiye ederim... 
Buradan sesleniyorum Okyanus ve Bataklık'a: Benim olun, başka bir şey istemiyorum... :)  

28 Mayıs 2013 Salı

Arrow - 1. Sezon


Arrow benim başlamadan merak ettiğim, sabırla beklediğim bir diziydi. Ve ilk sezonu geçtiğimiz günlerde bitti! Bakalım izlenimlerim neler? 

Konudan tekrar bahsetmeyeceğim. İlk 3 bölümü izlediğimde yazdığım yazım için aşağıdaki linke tıklayınız:

Green Arrow aslında  DC Comics'in çizgi roman kahramanı... Ve diziye uyarlanmış hali de budur. Ancak sevdiğim şeylerden biri de kahramanımızın çizgi romanlardi gibi aşırı kahraman özellikleri göstermiyor oluşu. Bu bir süper kahraman hikayesi ama dizi o kadar uçmamış. Tamam, Oliver da harika dövüşüyor, rüzgar gibi ok kullanıyor ama çok da doğaüstü değil...
 İlk bölümleri çok beğenmiştim. Ama daha sonra dizi bir duraklama dönemine girdi, tutukluk oldu. Bence bunun nedeni karakterlerin ve konunun henüz oturmamış olmasıydı... Özellikle Oliver'ın hayatına giren çıkan kadınların hızına yetişemedik, geçit gibi göründü kayboldular... 
Karakterlerin işlevlerini, bizim için ne ifade edeceklerini bir süre anlayamadık, sürekli değişip durdular. Konu da bir ara bocalar gibi oldu bence... 


Ama bu durum kısa sürdü. Sezon sonuna doğru dizi hareketlenmeye ve kendini toplamaya başladı. Bunun nedenlerinden biri de sezonun 2. yarısında bizim çok merak ettiğimiz Oliver'ın ada yaşamına da daha çok yer verilmesiydi. O kısımları severek izledim. Bunun yan getirisi de Spartacus'un bitmesine kahroluyorken Spartacus'tan tanığımız Manu Bennett'in de Arrow kadrosuna katılmış olmasıydı. I <3 Oliver'ın Ada Yaşantısı :) 


Dizinin ortalarında bulanıklıklar, durgunluklar ve oturmamışlıklar oldu ama sezonun 2 yarısında özellikle de sezon sonuna yaklaştıkça bölümler çok güzel olmaya başladı. Ve sezon sonu için kullanılacak kelime "Epic!" herhalde. Çok etkileyici ve destansı bitti çünkü. Bu nedenle de 2. sezon merakla beklenir :) 

2. sezonda Oliver'ın nasıl devam edeceğini çok merak ediyorum çünkü sezon finali aslında tüm işleyişi değiştirdi... 



Roy Harper'ın Red Arrow olacağı sürekli konuşulan ve belli olan bir şey, bunu spoiler bile saymıyorum. Roy, Green Arrow onu kurtardığı için onu aramaya devam ediyor ve ısrarla kırmızı bir kapüşon giyiyor, yani red arrowluğa ufaktan ışık yakıyor :) Ama Oliver'ı nasıl bulacak ve onun  hayatına nasıl dahil olacak onu işte çok merak ediyorum ...



Felicity ve Diggle benim çok sevdiğim karakterler. Çok sempatik bir ikili oldular. Felicity oldukça zeki ve komik, Diggle ise çok sadık ve adam gibi adam :p Tam bir dost...

Özellikle şu sahneyi izleyenler bilir, öl bit! :)


Yeni sezonda tüm bozuklukların düzeltileceği ve sezon sonundaki kalitenin düşmeyeceğini diler, yazımı bitiririm.
Sevgiler :)



27 Mayıs 2013 Pazartesi

Tanrıçanın Savaşı - Aimee Carter

Aslında yazacağım yazılar birikmişken sıcağı sıcağına bu kitabı yazmaya karar verdim bir anda... Öncelikle merak ettiğim bir şey var... Sıcaklardan mıdır, yoksa mevsim geçisinden mi; inanılmaz bir keyifsizlik ve isteksizlik var üzerimde. Bütün gün uyumak ya da boşboş oturmak istiyorum. Kitap okumakta, dizi falan seyretmekte zorluk çekiyorum çünkü istemiyorum...  Sizde de var mıdır bu durum, yoksa bahar bunalımı bir tek beni mi etkiliyor? 

Gelelim kitaba... Tanrıça serisinin 2. kitabı Tanrıçanın Savaşı okumayı çok istediğim kitaplardan biri olmasına rağmen malesef İçinde Aşk Saklı  gibi bir süre elimde süründü. Aslında mantıken ilk onun yorumunu yazmam gerekiyordu ama ben hasta ve yaşlı biriyim, üstüne üstlük bahar bunalımındayım, anlayış lütfen :p


Serinin ilk kitabıyla ilgili yorumum için: TANRIÇA - AIMEE CARTER



Kitap Adı: Tanrıçanın Savaşı
Yazar: Aimee Carter
Orjinal Adı: Goddess Interrupted
Çeviri: Gökçe Çiçek
Yayınevi: Ephesus Yayınları
Basım Yılı: 2012
Sayfa Sayısı: 297
Seri: Tanrıça Serisi (Goddess Test)
Seri Sıralaması: 
#3 Tanrıçanın Mirası

Yasal Uyarı: Serinin ilk kitabını okumamış olanların bu yazımı okumalarını pek tavsiye etmem, yine de yazım spoiler içermeyecektir. Konunun ana hatlarından bahsedeceğimdir arka kapak yazısındakinden fazla detay vermeden...

Kitabı okumaya piknikte başladım... Evet, evet kırlarda uzanmış, temiz havayı içime çekerek başladım... Arada gökkuşağı dondurmamdan yaladım :) Şaka bir yana nasıl tuhafsam, herkesin tek renk ve kakaolu ya da vanilyalı dondurma tercih ettiği bir günde ben gökkuşağından bozma fıstık yeşili, pembe, mor bir dondurmayla durmuşum, rezillik :) İşte kitaba böyle bir ahval ve şerait altında başladım... 


Bilirsiniz ilk kitapta  Kate kızımızın Ölüler Diyarı Kraliçesi olabilmesi ve aşkı Henry'e kavuşabilmesi için bir dizi testi geçmesi gerekiyordu ve geçmişti de. Kraliçeliği ilan edilmeden 6 aylık tatilini Yunanistan'da geçiren Kate, Eden Köşküne geri döner ama olağanüstü bir hal vardır köşkte... Henry'le doğru dürüst hasret giderme bile yaşayamazlar... Zaten Henry de Kate'e soğuk davranmakta, onu uzakta tutmaktadır. Birisi (!)  tanrıları öldürebilecek tek gücü Titanların Kralı Kronos'u uyandırmıştır ve Kronos Henry ve diğer konsey üyelerini alıkoyar... Kızımız aşkını ve diğer konsey üyelerini kurtarmak zorunda hisseder kendini ve  en olmayacak kişiden yardım ister: Henry'nin kalbini kıran ama yine de onun tek aşkı olan kız kardeşi  "Persephone"


Kitaptaki Kronos'a karşı savaş, kitabın aksiyon yönünü oluşturmuş ve gerçekten güzel yerleri olan bir parça. Ancak bazı yerler çok basit geçilmiş, hatta kesilmiş de diyebiliriz. Bazı bölümler  "Ne oldu, nasıl oldu yani şimdi?"serzenişlerimle bitti. "Tamam iyi/kötü son buldu da, nasıl oldu bu? Nasıl yapabildi bu bunu?" soruları döndü dolaştı. Kitabın duygusal ve psikolojik yanını ise bir cephede Kronos'la savaşmak zorunda olan Kate'in diğer cephede Henry ve ona olan hisleriyle savaşı oluşturuyordu... Kate Henry'i seviyor ama Henry neden ondan uzak duruyor?  Kate'i sevmiyor mu? Yoksa Persephone? Onun bu açmazda rolü ne? Kate Henry'i kurtarabilir mi? Kurtarsa bile Henry bir gün onu Persephone'u sevdiği gibi sevebilir mi? Kate onunla sonsuza kadar Ölüler Diyarı'na hükmedebilir mi? İşte bu soruların uçuştuğu bir de duygusal yanı var kitabın ve ben bu kısımları çok sevdim... Etkili yazılmıştı...

Tamam, sevdim ama çokça da söylendim! Hem de ne kötü kelimelerle! Ağzıma biber sürülecek cinsten...
Bu serinin özelliği erkek karakterin çokça naif bir karakter olması. Alıştığımız güçlü kuvvetli, dışarıdan asarım keserim görünse de sevdiğini koruyan, asla bırakmayan, ukala ama çekici erkeklerden değil Henry... Naif bir karakter ama ilk kitapta onun bu yanının nedenlerini anlamış, hak vermiş, çok da sevmiştim kendisini... 
Amaaaaa 2. kitapta sana küfretmekten dilimde tüy bitti sevgili Henry! 
Kate sanki ne istediğini bilen ve sevdiğini sahiplenen bir erkekti de Henry artık erkeklere güveni kalmamış bir kadındı... Öyle çekti kendini ve kaçamak takıldı. Bazı yerlerde "Yuh artık oğlum ya! Okumayacağım seni! Ömrümden 10 yıl yedin! Erkek ol biraz, sahiplen şu kızı..." şeklinde çok verimli ve yapıcı etkileşimlerde bulundum Henry'le... Ne yapayım bazı yerlerde öyle doldum ki, gözlerim dolu dolu, "Yok artık young adult bir fantastikte de ağlamamalıyım." diye kendimi tuttum. Ben böyle sulu göz değilimdir de beni bu güzel havalar mahvetti, değil mi Orhan Velicim... Bahardandır, bahardan... 

Diğer tanrılara gelince... Mitolojiyi severim... Daha çok Mısır mitolojisini sevsem de Yunan mitolojisi de iyidir. Ama bu tanrıların hayatı tam magazin muhabirlerine göre... Şok, şok, şok! Flaş, flaş, flaş! Bu manşetler neon tabelalar gibi zihnimin gerisinde yanıp söndü bazı kısımları okurken :)  

Yazara bakarsak genç bir yazar olmasına rağmen Aimee Carter'ın kalemi cidden güzel,  akıcı ve ben okurken keyif alıyorum. Kapak da orijinal kapak ve yine çok güzel, bölüm arası detayları yine etkileyici... Ve kitap nereye gittiğini ufaktan tahmin etmişsem de çok can alıcı bir yerde bitti... Allah'tan 3. kitap için çok beklemeyeceğiz ;)



Ve son olarak kitabı elmalı bitki çayım, "Ben diyetteyim." diye bağıran form bisküvimle bitirdim :) Yolculuğumuz burada sonra erdi, burası sonra duraktır, Taksime gidecek yolcularımızın funiküler hattına... Devreler yandı, kaçtım! :) Öpüldünüz... 

25 Mayıs 2013 Cumartesi

Blogum Dergisi -Mayıs 2013- Sherlock Holmes Hakkında Mülahazatı Şamildir


Merhabalaaar,
Şimdi önce ufak bir giriş yazıp sizi yazımla başbaşa bırakacağım. Umarım toplantılarda veya törenlerde müdürlerin yaptığı 'bitse de gitsek' konuşmalarından olmaz :) Ama okuyun nüütfen! Ve de esnemeyin, gözüm üzerinizde:)

Blogum dergisini çoğunuz bilir. Aylık  ve bloggerların da yazdığı yazıları içeren bloglarla ilgili bir dergi... Sağolsunlar bu ay sayısı için benden bir yazı yazmamı istediler. Normalde kafasına göre her telden rahatça yazan ben, böyle bir iş olunca bir tıkandım kaldım anlatamam... Uzun bir zaman 'ne yazsam?' la geçti. Dedim en sonunda benim idolcüğüm Sherlock Holmes olsun bu yazımın konusu da. Ve yazdım. Ancak beni çok üzen bir hata oldu yayında. Soyadımı yanlış yazmışlar. Çoğunuz bilirsiniz genelde blogda anonim kalmayı tercih ediyorum ama adımın Hülya olduğunu fark etmişsinizdir diye sanıyorum, sanmasam mı:p
Neyse bu yazıda ismim Hülya Evkan diye yayınlanmış, ne alaka bilemiyorum ama soyadım Evkan değil, bunu bilin istedim. Aşağıdaki linke tıklayarak yazımı okuyabilirsiniz ya da aşağıda da paylaşacağımdır, oradan da okuyabilirsiniz. Çok sabırlısınız, öpüldünüz :)


 
 SHERLOCK HOLMES HAKKINDA BAZI MÜLAHAZATI ŞAMİLDİR

Sherlock Holmes, dünyanın en ünlü dedektifi, danışman dedektiflik mesleğinin kurucusu ve de ilk temsilcisi, yazarının kaleminden yazarını unutturacak şekilde çıkmış, ete ve kemiğe bürünmüş, benim de tarihsel idollerimden biri olan roman kahramanıdır J  Sir Arthur Conan Doyle’un  Sherlock Holmes karakterini yazarken üniversitedeki profesörü Joseph Bell’den esinlendiği de söylentiler arasında.

Yazar karakterinin çok ekmeğini yemiş. O dönem hikayeler gazetede yayınlanınca ve halk “Sherlocked!” olunca muhtemelen biraz kıskandığından olacak “Vay arkadaş, Sir Arthur Conan Doyle kimdir desem bilmezsiniz, Sherlock Holmes deyince bilmeyen yok. Ben yazdım onu! Ama kıymetimi bilemediniz.” Diye sinirlenip Sherlock’u atmış aşağı. Vallahi bakın! Bakınız: Reichenbach Şelalelerinden düşerek ölüşü Sherlock’un. Bir de buna intihar süsü verir gibi kahramanlık süsü vermiş Doyle. Ezeli düşmanı Moriarty’i de yok etmenin tek yolunu iki tarafı nötrlemek yani ikisini de ordan atmak olarak görmüş yazar. Bir kalemde tüm karakterlerden kurtulmuş, “Burada bir Sir Arthur Conan Doyle var!” diye bağırmış. Tamam, uzattım ama kendine Doyle der mi adam, ünvanlar önemli.

Ama Doyle’un bu komplosunu okuyucu fark etmiş tabi. “Sherlock da Sherlock” demişler, ikindi namazına müteakiben cenaze namazı kılmış, irmik helvası kavurmuşlar arkasından. Gazetede hikayenin olacağı kısma taziye mesajları bastırmışlar ama olmamış, unutamamışlar.  En son evine gelen bir kadın onu katillikle suçlayınca yazar halkın bu halinden korkmuş “Yarın bir gün evimi taşlar bunlar benim, olmaz olsun böyle ilgi” diyerek karakteri usta bir manevrayla hayata döndürmüş. Ülkede bir bayram havası tabi.  Laf aramızda zaten sonradan yazdıkları da pek tutmamış, aç mı kalsın adam?

Sadece ülkede değil yurtdışında da çok ünlü hayranları varmış Sherlock’un. Osmanlı padişahı II. Abdülhamit dedektif hikayelerine çok meraklıymış. Sherlock Holmes’ü okuyunca yazarı kesinlikle tanımak istemiş ve onu ülkeye davet etmiş. Hatta o dönemin en önemli nişanlarından biri olan Mecidiye Nişanı’yla ödüllendirmiş ve kitapları Osmanlıca’ya kazandırmış. İyi de yapmış bence. Sadece padişah değil Adolf Hitler’in de Sherlock Holmes hayranı olduğu söylentiler arasında… 


Doyle’a dönersek, adam nasıl kıskanmasın? Yıl 2013, 200 civarı filmi çekilmiş olan Sherlock Holmes’ün kutsal kitaplar ve sözlüklerden sonra en çok okunan 3. kitap olduğu söyleniliyor. Hâlihazırda devam eden 2 dizisi var. Birisi benim favorim BBC yapımı Sherlock, diğeri ise tam bir katliam olan Amerikan yapımı Elementary –mezarında ters dönmüştür Doyle, ne çileli adammış-. Ayrıca 2 filmi çekilmiş olan Robert Downey Jr. ve Jude Law’ın baş rollerini paylaştığı seri de oldukça güzel. Ayrıca House MD. gibi karakterden esinlenilerek yapılan diziler var. Ki danışman dedektiflik dizilerinin de babası Sherlock’tur bence…


                                                    Londra’daki Sherlock Holmes Müzesi...

 

Bunları bırakın adamın yaşadığını yazdığı 221B Baker Street, gidenler çok küçük olduğundan yakınsalar da şu an müzedir. Her sene yıldönümünde hayranlar role play yaparak orda buluşup Sherlock’culuk oynayıp,  yas tutup Reichenbach’a yolculuk ediyorlar. Bu çok büyük bir başarıdır bence.

Ayrıca dünya çapında 400 Sherlcok Holmes Derneği var, en bilineni Baker Street Irregulars. Zaten garibim Doyle da yenilgiyi kabul etmiş, kendisini Sherlock Holmes’un en yakın dostu John Watson’la özdeşleştirmiştir. Bence de yerinde bir tespit. Sherlock Holmes saf beyinse –ki öyledir- , John Watson saf kalptir -canıııım- .

Her ne kadar İngiliz hükümetinin gizli servisinin başındaki abisi Mycroft -en az Sherlock kadar zekidir- Sherlock’un kadınlarla ilgilenmemesiyle alay etse de –çok ayıp Mycroft- Sherlock cinselikle aseksüel sayılacak kadar ilgisizdir. Adamın beyni bir makine gibi mütemadiyen işlemektedir ve dava olmadığı durumlarda evden çıkmayıp, “Sıkıldım” diye ebeveynleri çileden çıkaran 3-5 yaş çocuk repliği kullanan birine dönüşmektedir. Beyninin sesini susturabilmek için uyuşturucu bile kullanır. Dava çözerken de tütünden vazgeçmez. Yazıma Olumsuz Örnek Oluşturabilecek Davranışlar logosu koymalıydım biliyorum. :p

Sherlock tam dönemin pozitivist anlayışının ve İngiliz soğukluğu dediğimiz şeyin ayaklı temsilcisidir. Böyle bir insanın kadınlara ilgi duyup: “Ayh cnm ya naslsn:d” gibi mesajlar attığını düşünmek oldukça komik olur tabi ki. Kadınlara ilgi duymuyor Sherlock. Tek bir kadına ilgi duyuyor, o da tabi ki oldukça zeki ve kurnaz, aynı zamanda da dişil de bir karakter  ve de Sherlock’u aldatabilen tek kadın olan  zekasına hayranlık duyduğu “O Kadın” Irene Adler. Sherlock’u alt ediyor. Vay be! 



Peki nasıl Sherlock Holmes Olunur?

Cevabı bilsem ben de olurdum, değil mi? J

Onun gibi her ayrıntıyı gören ve bundan bir çıkarım yapan biri olmak hayalimdir, çoğu Sherlock hayranın da olduğu gibi . Yurtdışında The Sherlock Holmes Handbook, How To Think Like Sherlock Holmes gibi nasıl Sherlock Holmes gibi düşünüleceği üzerine kitaplar yazılırken bizde yazılmak bir yana daha bu kitapların çevirisi bile yapılmamıştır. (Çok dertliyim bu konuda)  -Edit: Nemesis kitap Sherlock Holmes El Kitabı'nı çevirmiş, yuppiii! diyor zıplıyorum, usturuplu bir blogger gibi davranmam gerekirse cool hareketlerle ayakta alkışlıyorum... :) -

Tamam, annemin bluzunun sol kolunun azıcık sıyrılmış olmasından yemek saatinin geldiğini anlayabiliyorum ama Sherlock Holmes olmak dünyaya bambaşka bir gözle bakmaktır. Sadece bakmak yetmez, hepimiz bakarız ama göremeyiz. Gördükten sonra da onlardan çıkarım yapmanız gerekir. Sherlock buna Science of Deduction der, yani Çıkarım Yapma Sanatı. Kendisinin icadıdır bu da. Nev-i şahsına münhasır derler ya öyle bir adam Sherlock.

Laboratuar araştırmaları yapan –dikkat dolabından kesik parmaklardan göze kadar her şey çıkabilir- Sherlock, her küçük ayrıntıya dikkat eder ve hangi külün hangi sigaradan döküleceğini bilecek kadar da bilgi sahibidir. Yapabilir miyiz ne dersiniz?

İşiyle ilgili her bilgiyi takip eder ama dünyanın güneşin etrafında döndüğünü bilmenin gereksiz bir bilgi olduğunu söyler ve hafıza sarayının çöp kutusuna atıverir. Bir de hafıza sarayı meselesi var, sanırım Sherlock gibi düşünmenin püf noktalarından biri de kendinize için çok iyi bildiğiniz bir mekan bulup bilgileri buraya kodlayarak depolamak. Böylece gerekli bilgileri ulaşmayı kolaylaştırmış, gereksizleri de atmış olursunuz. Evdeki çöpleri atmak gibi bir nevi. Ne demiş Sherlock:

“Yalnızca bir aptal önüne gelen bilgiyi kapar, böylece ona faydası dokunabilecek bilgiler kalabalıklaşır ya da bir çok bilgi birbirine girer ve o bilgiye ihtiyacı oldu mu güçlükler yaşar. Ama becerikli usta bir kimse, zihnine ya da çatısına bir şeyler alırken son derece dikkatlidir.”

 

Ayrıca iyi dövüşmelisiniz. Çünkü o kadar soğuk ve sonuç odaklısınız ki davaları çözerken insanlara gerekli hassasiyeti göstermiyorsunuz, doğal olarak patavatsızlığınız ve kabalığınızdan ötürü insanlar size yumruk atmak istiyor. J Sadece o da değil, suçlularla da gerektiğinde mücadele etmelisiniz. Sherlock boks ve eskrim dersleri almış, sopa dövüşünde de iyi biri. Ama kolay kolay şiddete başvurmaz. Özünde barışçıl olduğu bu yeteneklerini halkın faydasına kullanmasından bellidir sanırım.

Bunun dışında arada düşünmenize yardımcı olacak bir hobi edinmelisiniz. Sherlock bu durumlarda keman çalar örneğin… Diğer alışkanlıkları olan tütünü vs kesinlikle önermiyorum… 


Sherlock Holmes’ün kendisinden öneri alırsak şöyle demiş:

·                    Bir şeyi saklamanın en iyi yolu, onu herkesin görebileceği bir yere koymaktır.
·                    Bir suçu çözmenin ilk prensiplerinden biri, her ne kadar önemsiz gibi görünse de hiçbir ayrıntıyı atlamamaktır. İnsanın göz ardı ettiği şeyleri görmek, sonuca ulaşmanın ilk kuralıdır. Araştırmanız ayrıntıların gözlemlenmesi üzerine kurulu olduğunda, en doğru sonuca vardığınızı siz de göreceksiniz.
·                    İyi bir gözlemci tek bir ipucuna ulaştığında sadece olanları değil, ileride olabilecekleri de görmelidir.
·                    İnsan beyninde çözülemeyecek kadar zor, tahmin edilemeyecek kadar karmaşık duygular ve arzular vardır . Gözleri kör eden bu ürkütücü ruh halleri, insanın aklının ucundan bile geçiremeyeceği şeyleri yapmasını sağlar. 
·                    Çözülmesi en zor suçlar, nedensiz işlenenlerdir.
·                    Bir mantıkçı için, her şey tam olarak ne ise öyle görünmelidir. Kendini küçük görmek de, yeteneklerini abartmakta gerçeklerden kaçmaktır. 
·                    "İmkansızı elediğinde elinde kalan şey gerçeklerdir."

 

Madem Sherlock olacağız tam olsun. Hemen uzun bir palto, mümkünse kahverengi ekose, üzerine de bir avcı şapkası edinmelisiniz. Yaz sıcağında kurdeşen dökseniz de şart bu! Bir de pipo -yakmadan!-, sonra elimize aldık mı bir büyüteç, dış görünüş de tamamdır J Hadi sokaklara dökülelim ve çıkarım yapalım J Sevgiler… 


24 Mayıs 2013 Cuma

Aşkın Büyüsü - Patricia K. Azeltine


Kitap Adı: Aşkın Büyüsü
Yazar: Patricia K. Azeltine
Orjinal Adı: Temporary Husband
Çeviri: Şahin Özbay
Yayınevi: Dionis Yayınları
Basım Yılı: İstanbul 2011
Sayfa Sayısı: 200

Dionis Yayınlarının aşk romanlarını görürdüm. İsimleri "Aşk" ile başlayan, hoş ve uyumlu kapakları olan albenili kitaplardı benim için. Merak da ederdim... 
İşte bu kitabı da bu merak, büyüleyen mor kapağı, indirimde olması ve aşağıdaki arka kapak yazısı nedeniyle almıştım... 





Zoraki evlilikler ve kiralık kocalar benim en sevdiğim konulardan biridir ^ ^

Geçenlerde de 2 gün sürecek bir seminer vardı, dedim çerez bir kitaba benziyor bu, yolum da çoook uzun İstanbul'un bir ucuna gideceğim, yanıma alayım okur, yolda neşemi bulurum... Gidiş yolunda yanımda üniversiteden sevgili arkadaşım Ayşe'nin Maceraları vardı o nedenle okumadım ama dönüşte okudum... Piyuuu daha dönüş yolu bitmeden kitap bitiverdi :) 200 sayfa ve puntolar da gayet büyük, rahat okunuyor. Tam çerez, akılda tutulacak ağır konular falan yok... 

Konu yukarıda var :) Kızımız bu olaylar olup ailesi damatlarını çok sevip sahiplenince, gazete de bu ilanla ilgili yazı isteyince  bayağı tutuşur. Ben bu kısımlarda eğlenceli ikilemler falan okuyacağım zannetmiştim ama o kadar yüzeysel, üstünkörü ve zayıftı ki... 

Ama dediğim gibi dil çok basit ve akıcı... O nedenle hemencecik bitiverdi. Buna rağmen bir kitap değil de yazarlığa aday birinin yazı denemesi gibiydi... Olaylar çok hızlı gelişti, her şey göz açıp kapayıncaya kadar olup bitti... Sanki bazı kopukluklar ve eksik yerler var gibi geldi o yüzden bana... 

Kısaca çerez niyetine plajda veya yolda okunabilecek kafa yormayan basit bir kitap...

Edit: Yurtdışı kapağı da konuyla çok uyumlu olmuş. Kapakta kızımızın ilanı da var :) Yine de bizim kapak daha hoşuma gitti benim. 



Puanım: ♥ 
  

21 Mayıs 2013 Salı

Supernatural 8. Sezon





Bir önceki yazımda -ki sanırım daha 8 bölüm yayınlanmıştı- Supernatural'ın inanılmaz ruhsuz gittiğinden bahsetmiştim. 7. Sezon ortalarındaki konu ve heyecan eksikliğinden ziyade bu sefer konular çok etkileyici olmasına rağmen oyuncuların ruhsuzluğu sorundu bana göre. Bundan bahsedip sezon sonunda dizinin beni utandırmasını istediğimi söylemiştim. Aynı 7. sezonun da sonunda toplaması gibi. 

Önceki Yazımı BURADAN Okuyabilirsiniz...

Konudan ufacık bahsedersek ilk yarıda önceki yazımda anlattığım gibi Purgatory muhabbetleri vardı, malesef baymıştı. 2. yarıda ise bazı tabletler bulunmuştu, Tanrı'nın yazıcı meleği Metatron'a yazdırdığı. Biri şeytan, diğeriyse melek tabletiydi. Ve şeytan tabletinde cehennemin kapılarının nasıl kapatılacağı yazılıyordu... Ve Dean&Sam cehennemin kapılarını kapatmak için çabaladılar. Bazı testlerden geçmeye çalıştılar... Sonucu tabi ki söylemeyeceğim :)

8. Sezonun 2. yarısında dizi kendini inanılmaz topladı. Charlie gibi eski sezonlardan sevilen karakterler  yeniden diziye dahil edildi. Castiel ve Crowley yine izlenmesi harika karakterler olarak diziye renk kattılar. Dizi   Supernatural'e yakışır bir şekilde bitti diye düşünüyorum ve ben sezon finalinden çok etkilendim. Sanırım böyle biteceğini kimse tahmin edememiştir, çok sürpriz bir finaldi bana göre. Bizim mimlediğimiz kötüler Crowley ve Naomiydi. Özellikle son sahne beni benden aldı ama spoilr vermek istemiyorum. 8. sezon çok donuk başladı ama harika bitti, ters köşe yaptı ve ben kendimden geçtim. :p "İşte Supernatural bu!" dedirtti yine bana :) Final bölümünü 2 kere izledim. 9. sezon baştan sona SPN tadını verecek şekilde gider :) 


9. sezon gelmez artık bu heyecanla... Ben de o nedenle  BURADAN gün saıyıyorum... 9. Sezonun ana konusunun melekler olacağı da sezon finalinde kendini belli etti. 



 Biraz da resimlerden gidelim:


 Burada da tüm sezonların özetlerine bakıyoruz :)
Sezon 1:Babam nerede?

Sezon 2:Sam'in nesi var?
Sezon 3:Asla ruhunu satma!
Sezon 4:Kahrolası şeytan kanı!
Sezon 5:Bu Kıyamet, sürtük!
Sezon 6:Neler oluyor?

Sezon 7:Herkes ölür...
Sezon 8:Cass'e ne oldu? (Aslında çok da uygun bir isim var da spoiler olur :)




  Umarım bu üçlü 9. sezonda da bizi bırakmaz... 



 Bir tek abim olsun bana bir şey olmaz ;)



 Ve son olarak favorimmmm!!! :)




"Finaller cehennemdeymiş gibi mi hissettiriyor?

Bir Castiel al.
Castiel seni sımsıkı tutacak ve cehennem azabından kurtaracak."

Sevgiler...

16 Mayıs 2013 Perşembe

OKK 3. Blog Tur, Yağmur Sonrası - Sarah Jio Yorumu :)





İtiraf ediyorum ben bu kitapta ağladım arkadaş... Kendimi tuttum tuttum, ortalarda koyverdim artık... Hayır, bende de şans yok ki! Sen yarıya kadar ağlama,  tam artık aksın gitsin dediğin anda odanın kapısında anne ve yenge beliriversin... 'Yok artık!' diye buna denir işte. Basıldım a dostlar. Neyse alelacele gözlerimi ellerimle kuruladım, bizimkilere açıklama yapacağım, hop telefon! Pudra Tozu! İyi ki ayda yılda bir ağlayacağım tuttu, tüm herkese ifşa oldum kısacası... O da anladı tabi ağlamaklı olduğumu, bahar alerjisinden sanmış :) 
-Hemen sonu mutsuzdu şu bu moduna girmeyin, çünkü ortalarından bahsediyorum, sonu hakkında yorum yok... :p -

Neyse gelelim kitaba... Kitabın arka kapağı bol spoiler'lı olsa da, ben de onu aşmayacak şekilde yazacağım yorumumu... :)

Anne kızımız hemşirelik okulundan mezun, pırlanta gibi bir genç kız... Çocukluk arkadaşı ve en yakın arkadaşı bolca neşeli, çokça hoppa, kafasına göre yaşayan Kitty. Ve yine birlikte büyüdüğü ve nişanlanmaları ve aşk ve tutkuyla değil daha çok birbirlerini kanıksamaları ve buna doğal bir süreç olarak baktıkları Gerard... Gerard gerçekten sadık ve bağlı bir karakter. İlişkilerinde tutku olmassa da Gerard, Anne'i gerçekten seviyor bu belli. İşte kızımız çevresindekilerin aşk&tutku laflarını ilişkisinde görememeye başlar, savaş ortamıdır, işler karışıktır. Üstüne en yakın arkadaşı bencilin önde flama taşıyanı Kitty, Anne'in evlenip gitmesini kabullenemez ve orduya hemşire olarak yazılır. Anne de saf yavrum, hem Gerard'dan uzak kalıp ilişkileri hakkında düşünmek, hem vatana hizmet, hem de Kitty'i kollamak amaçlı bu maceraya katılır ve Bora Bora adasına giderler. 

Kızımız orda savaşın soğukluğunu, en yakın dostunun bitmek bilmeyen ihanetlerini, hemşire dostlarının candanlığını ve aşkın&tutkunun en güzel halini görür... Onun adı Westry'dir ve bir askerdir. Sanatla ilgili, düşünceli, tam bir aşık, aşkından hiç vazgeçmeyen ve dürüst, mert biri.  Aşk o! Neyse ikili aşklarını gözlerden uzak bir bungalowda yaşarlar... Ama savaşmaları gereken bir çok cephe vardır. Üstüne de bir cinayete tanık olurlar ama konuşamazlar... Bu sır perdesi 70 yıl sonra aralanabilir mi? 

 Biri çıkıp bana bu kitap aslında o dönemde yaşamış Anne Calloway'in günlüğüdür dese ona inanırım... Çünkü okurken bir çok duyguyu bir arada hissettiğim çok ama çok gerçek bir romandı... Savaşın insanların hayatını nasıl onarılamaz bir şekilde mahvettiği, en yakın dostun bile aslında nasıl insanın hayatını alt üst edebileceği ve aşkın tüm yapıcı ve yıkıcı halleri... Üstü açılmayan bir çok sırrı önceden keşfedebilirsiniz, tahmin edebilirsiniz ama kitabın  gidişatını ve sonunu bence tahmin edemezsiniz, ben soluksuz okudum diyebilirim... Dili de çok akıcıydı, bir kaç saatte bitirilecek cinsten. 

Ve Mary...  Yan hikayelerin en dokunaklısı... Mary, Anne'in adadaki hemşire arkadaşlarından. Acıklı bir hikayesi var ve üstü kapalı geçilse de ben çok merak ettim onun hikayesini. Umarım bir gün yazar onun hikayesini yazmaya karar verir... 

Kitap beni o kadar etkiledi ki yazmakta çok güçlük geçiyorum. Belki yarım yamalak, belki saçma sapan bir yorum oldu bilmiyorum ama kitabı çok ama çok sevdim... 

Puanım:   (İlk tam puan verdiğim tur kitabım :)

Arkadya Yayınlarını  tebrik ediyorum kitaptan, çeviriden ve tüm kapak detaylarından ötürü. Bu kapağı kitabı gerçekten okuyan biri yapmış olmalı dedik hep. Bir kalp de benden yayınevine:  
Ayrıca katkılarından ötürü de teşekkürler...

14 Mayıs 2013 Salı

OKK 3. Blog Tur - Yağmur Sonrası Playlist




 Turumuzun 2. gününden herkese selamlar... Dün yaşanan teknik bir aksaklıktan dolayı -çok cool oluyor böyle yazınca:) - önokumamız bugün yayınlanacaktır. Önokuma için The Reading Lady'nin blogunu ziyaret edebilirsiniz...

Bir itirafla başlamak istiyorum yazıma. Daha önce hiçbir kitap için playlist oluşturmadım. Evet, bir kitabı okurken zihnimin arkasında bazı müzikler çalar, bu kitapta da oldu. Ama şimdi playlist için yazmaya başladığımda zihnimden çoğu uçtu ve bir kısmı da "Bu şarkıyı koysam çok mu aptalca durur ki?" diye paranoya oluşturduğu için elendi...

Kitap II. Dünya Savaşı yıllarında tropik bir adada geçtiği için okurken jazz ve blues'ların kitaba inanılmaz yakışacağını düşündüm. Bir de eski gramafonlar ve plaklar geldi gözümün önüne...

Kitapta halihazırda 4 şarkı geçiyor.  Öncelikle onunla başlayacağım:

Biri Billie Holliday'in You Go To My Head şarkısı...


Diğeri ise Glenn MilleR'ın  A String of Pearls şarkısı...



Bir Noel şarkısı, fakat 1962?  




Ve son olarak




Yazar tarafından hoş seçimler diyorum bunlara...

Gelgelelim benim seçtiklerime... Bakın ama gülmek yok... The Reading Lady'le telefonda konuştuk bugün, ben de ona planladığım şarkıları söyledim; bana bir güldü bir güldü :( Teessüflerimi iletiyorum burdan ona, içimdeki DJ'i öldürdü... Belki ileride bu alanda... Neyse daha fazla konuşmak istemiyorum :(

Kitap yaşlı büyükannemizin torununa yıllar önce başından geçen ada macerasını anlatmaya başlamasıyla geçiyor. Torunu evde bulduğu bazı eski siyah beyaz resimler getiriyor... Bunlardan biri de ninemizin görev icabı gittiği Bora Bora adasında tanıştığı yakışıklı asker... Ninem resme bakıp o dönemleri hatırlıyor, iç çekiyor... Resim de başı sağa yatık ona bakıyor.

İşte bu kısımda zihnimin arka planında benim çok ama çok sevdiğim bir şarkı yayınlandı. Ama Türkçe! İşte TRL tam da burada güldü bana. Siz gülmeyin e mi? Bu şarkı candır çünkü!..

Özellikle şu sözler:

"Siyah beyaz bir fotoğrafım ben,
Tozlu raflardayım, eski albümlerde..."


Gülmeniz geçtiyse yine döneme uyum sağlayan şarkılardan gidelim ne dersiniz?



Ella ablanın sesi de o dönemlere götürebilir sizi...



  Nina Simmons da kulağımda çalan isimlerden biri oldu, kendisini pek bir severim... The Reading Lady'nin de aklına gelen isimlerden biri olmuş. Benim favorim Sinnerman'dir, onunki Don't let me be Misunderstood'muş. Sinnerman'ın sözleri uymuyor. Diğerini de koymuyorum The Reading Lady, huhh!!  Ama biraz neşemizi bulalım diyerekten ve sözlerinden dolayı bu şarkısını koyuyorum... 

 


Böylece fazla uzatmadan tadında bırakarak kaçıyorum... Gördüğün gibi The Reading Lady Zeki Müren falan koymadım. Huhh! 

Tüm teessüflerimle yazımı bitiriyorum... Hepinize sevgiler, bol kahkahalarr :)