22 Nisan 2013 Pazartesi

Yeni Aldıklarım ve Yine Bir Şeyler :)

Geçenlerde okuduğumuz kitaplarla ilgili e-mailleşmekten çok zevk aldığım ve sevdiğim bir blogdaşımla buluştukkk :) 
Edit: Kendisinin bana verdiği yetkiye dayanarak bu kişi 
Pudra Tozu'dur :)



Bayağı sahaf dolaştık hatta Ephesus Yayınları'na bile gittik. Ama İzmir Fuar'ı dolayısıyla malesef kimseyi bulamadık gibi oldu... İlk kez bu kadar FMArsal kitabını bir arada görmüş oldum bu arada, çok güzeldi, diğer kitaplar da :p Kısaca elimiz böğrümüzde (!) kaldı :)

Ve ben bu süreçte yeni cicişler aldım, sizleri onlarla tanıştırmak istiyorum :)


İlk tayfammm aşk romanlarım tabi ki... Judith McNaught favori Historical Romance yazarlarımdan biridir. Ki Şu an da Westmoreland ♥  erkeklerimden Clayton'ı okuyorum yani İçinde Aşk Saklı'yı :) Elimde eksik bir kaç tane JM'tan biri de Mutluluk'tu. Ve çok temiz bir ikinci eldi kendisi. Aldım hemencecik :)

Diğeri benim okumayı çok istediğim Nora Roberts'ın Gelin Serisinin bildiğim kadarıyla 2. kitabı Bu Güller Senin :) Onu da 2. el olarak bir sahaftan çok uyguna aldım. Kitaplar çok da temiz ve düzgündü bu arada... 

Ve son kitap benim ilk Danielle Steel kitabım... The Mentalist'te bile okunduğunu gördüğüm bu ünlü yazarın bende hiçbir kitabı olmamasının utancından kurtulmuş bulunuyorum. :p Şaka bir yana, bu kitabı blogdaşımın tavsiyesi üzerine aldım...  



Yine dayanamadım ve Beyaz Dizi  Gelişim koleksiyonuma yeni cicişler kattım:) Çoook güzeller değil mi? Çok da uyguna aldım. Beyaz dizilerle ilgili diğer yazılarımı okumak için: 

Beyaz dizi kitap yorumlarını da okumak için sağda "Harlequin-Beyaz Dizi" etiketine tıklayabilirsiniz... 






Uğur Ziya Şimşek benim çok sempati duyduğum bir yazar. Okumak istediğim bu kitapları inanılmaz bir indirimdeydi ben de alıverdim! :) 



Son kitabımın ise bu geziyle alakası yok... Bugün annemle Carrefour'a gittik, kitaplar 7.90 ve 5.90 şeklinde indirimdeydi. Monica McCarty'nin Asi ve Maskesiz'inden, Pamela Clare'in Teslimiyet'ine kadar historicallar vardı, klasikler ve daha bir çok kitap da indirimdeydi, bunlar aklımda kalmış. Benim de ne zamandır istediğim -benim istemediğim kitap mı var ki?- Dionis Yayınları'nın aşk romanlarından aldım ki :) 
Arkalarını hızlıca okuyup en sevdiğim konulardan biri olan Kiralık Koca konulu Aşkın Büyüsü'nü aldım 5.90'a. Yolda biraz baktım da hemen sardı beni :) Hem rengi de mor, en sevdiğim... 


Gelelim yeni denediğim içeceklere... 
Blogdaşım-böyle dememin nedeni kendisine sormadım, belki adı geçsin istemez :p-  sürekli övdüğü ve nispet yaptığı ama benim bir türlü bulamadığım kahveli sodadan getirmişti bana ♥ Ve ben onu hemencecik denedim :) Ve Bayıldım!.. İçine buz da atınca daha bir hoş oluyor. Kahvelerin yanında bile su yerine getirilecek cinsten...



O zaman ne diyoruz; Sevgili Sarıkız şu sodayı yaygınlaştır nütfeeen!



Ayrıca ben küçük yaşımdan beri bitki çayı içmeyi çok severim... Yeşilçayın da her türlüsünü içmişimdir; sade, limonlu, melisalı,yaseminli vs... Ama güllü yeşilçayı duyunca çok şaşırdım. Nasıl bir şeydir acaba diye? Nihayet aldım ve denedim!... 


Sonuç: Sanki kokusu hala burnumda :) Çok yumuşak içimli ve mis gibi kokan bir çay oldu ben çok sevdim... Ayrıca paketlenişi de çok hoşuma gitti... 



 Havaların bir iyi bir kötü olmasına istinaden "Yalancı bahara kanan bahçedeki kiraz ağacının dramı..." konulu resmimle yazımı bitiriyorum...


Sevgiler... :)
   

16 Nisan 2013 Salı

Bir Tardis Bin Tardis -Doctor Who-
















Doctor Who'yu pek bir severim... Hepsinin yeri ayrı olsa da 10. Doctor -David Tennant- favorimdir... 

Bilmeyenler için doktora kısaca "A mad man with a blue box...(Mavi kutulu deli adam)" diyebiliriz... Kendisi dışarıdan eskilerin mavi Police Public Call Box'ına benzeyen -benzeyen ifadesi fazla- uzay gemisiyle zamanda yolculuk yapan bir Zaman Lordu!!! Ve son zaman lordu da kendisi... 



Aslında doktorun kendisi kadar meşhur olan uzay gemisi Tardis, doktorun gittiği zaman dilimine göre dış görünümünü değiştirip, döneme uyum sağlıyor... Ama bir zaman yolculuğunda şu anki görüntüsü takılıyor ve hep o şekilde kalıyor. Sonuçta Tardis mavisi diye bir renk bile var...

İşte bu yazımda Tardis'ten bahsedeceğim... Hayranları Tardis'i özel hayatlarına öyle sokmuşlar ki her yerde bir Tardis görebilirsiniz. Bir çoğuna ben de özendim açıkçası :) O zaman hadi başlayalım... 

Yasal Uyarı: Bu post bolca resim içermektedir... 



En basitinden başlarsak telefon kılıfları tabi ki... 

 Kumbarayla para biriktirme yaşını çoktan geçmiş olsam da kumbara da çok sempatik :)




Mutfak eşyaları konusunda yelpaze geniş. Kurabiye kavanozundan bardak altlığına...


Kupadan... -ki bende olsun isterdim kesinlikle-


Çaydanlığa... (Annemin çeyizime koymayı asla kabul etmeyeceği bir parça olsa da:)




Ahh Tardis'iiimmm... Seni böyle gördüm ya içim parçalandı... Nasıl kıydılar da çöp attılar sana :(




Sürekli bir şeyler yazma ihtiyacı içerisinde olan hem kalemi hem çenesi düşük bana göre olanlardan biri daha. Defter Tardis! :) Uzay maceralarımı yazardım bebeğim eğer sen benim olsaydın... 



Tardis çorabı :) Ama plaj havlusu olan çok havalı...  Ayrıca en baştaki de bir teklif kartı, sevgiliniz Doctor Who'cu değilse romantiklik değil öküzlükle suçlanacağınız da bir gerçek :)



Ama sevgiliniz Doctor'cu ise ve de siz aranızda görüşüp anlaştıysanız, Allah tamamına erdirsin demek düşer bize de... Yok değilse ve de siz ısrarla böyle teklif ediyorsanız -cidden öküzmüşsün arkadaşım- kutuyu kafanıza yemeniz ve Tardis'le gidilebilecek yıldızların kafanızda dönmesi de çok olası :)



Tardis mücevher kutusu... Yüzüğünüzü burada saklayabilir rahatça... :) Ve de DVD rafı... Çok hoş ama boyası gelmiş bu rafın :)



Doctor Who lambaları. Sağdaki odanızda yatak başınızda çok hoş durabilir ancak diğeri çocuğunuzun sünnetinde bahçeyi aydınlatmak için kullanılabilecek cinsten :p



Tardis USB +anahtarlık.... Hiç fena fikir değil. Diğerine ise bittim, akıl edenin aklına sağlık ve de başka işi gücü yok muymuş? Tamamla küpü, bul Tardisi :)



Doctor Who'yla kafayı bozduysanız evden atılmanız büyük olasılık... Peki, napıyoruz, yılmıyoruz. Bahçeye bir Tardis sığınak yapıyoruz... Kovulduğunuzda kanepede yatmaktan iyidir...  Buna cesaretiniz yoksa benim olmadı bari hayvanımın olsun diyerek Tardis yuva yapmanız da olası tabi... 




Tardis Kapılar... Biri ev kapısı diğeriyse buzdolabı...  Şu kapı bizim sokakta olsun zevk olsun diye çalarım her gün. Buz dolabının da kapağını açar saatlerce bakarım içine... Böyle de çılgın(!)ım...



Tardis Çantalar... İlki postacı çantalarını andırıyor, hoş da 2. sine bir anlam veremedim. Valizle pazar arabası olma arasında kararsız kalmış, seçimi kendisine bırakıyorum... 




Tardis yatak... Bir gün herkes Tardis'te uyusun diye...  



  Doctor Who köşesi :) Tardis, Doctor ve diğerlerinin oyuncaklarıyla dolu, sempatik bir köşe... Tabak, çanak koyduğumuz rafları sergilemekten iyidir en azından... Diğeriyse bir Tv ünitesi. Herhangi birinin salonuna uyar mı bu renkle bilemiyorum ama adamlar yapmış...


 İşte favorilerimden bir diğeri Tardis Kitaplıklar. Efsane ya, öyle güzel... Diğeri de yatak başı için süper olmuş... Kıskançlıktan ölmeden atlıyorum bu resmi... 




Doctor, 'Tardis canlı' derdi de inanmazdık... Ne manyak anne-babalar var değil mi? Allah'tan zamanında bizimkiler beni böyle giydirmemiş de hiç utanç verici fotoğrafım yok... Ama büyüyünce ben de çocuğuma bu işkenceyi yapabilirim, tatlılığa bak :)


En favorim bu, tövbe tövbe ya :)
Tabi bu arkadaş biraz abartmış, (ölünün arkasından konuşulmaz ama) siz siz olun evde denemeyin...   



 Çok kıskandıysanız, buyurun tarifini veriyorum... Evde kendi  Tardis'inizi yapın... Bir Tardis, bin Tardis olsun biz de mutlu falan olalım işte... :)

P.S: Benim favorilerim kesinlikle kupa, defter ve kitaplıktır... :)

Sevgiler... 

Edit: Ürünleri bulmak isteyenler bir de BU YAZIYA bakabilir :)

15 Nisan 2013 Pazartesi

Şu an Okuduklarım - (Akşam Okuması) Anlaşma - Fatih Murat Arsal

Elimdeki müthiş Judith McNaught kitabı yanında akşam okumalarına devam :) 
Fatih Murat Arsal - Anlaşma... 
P.S: Yavuz benim favori FMArsal karakterlerimden biridir;)




Fırtınalı bir günde, çalıştığı kafede, fırtınadan daha dehşetli bir teklif aldı Merve... Annesinin boğucu baskılarından artık bunalan bir müşteri eline telefonu tutuşturmuştu.


“Telefonda şimdi annem var! Onunla konuşmanı istiyorum. Ne sorarsa ‘Evet’ de… Tamam mı? Nazik ol! Söz veriyorum, iyiliğinin karşılığını alacaksın!” dedi genç adam sakince. 

Genç kız, bu asık suratlı adamdan telefonu alıp da annesinin...

"Oğlumun dediği doğru mu? Onu sormak istemiştim…?” dediğini duyduğunda ne dediğini önce anlamadı.

Ama onun her soruya ‘Evet’ demesini istediğini kesinlikle hatırladı. 

“Evet, doğru…!” dedi sakince. Sorun değildi. Evet demek o kadar da zor olmazdı. Karşı tarafta gerçek bir sessizlik olmuştu. Bunun üzerine tam telefonu adama geri verecekti ki, telefondaki kadın yine konuştu.

“Yani… gerçekten evleneceksiniz… Öyle mi?”

13 Nisan 2013 Cumartesi

Okuyan Kızlar Kulübü 2. Blog Turu - Kaçığın Kızı - Megan Shepherd - Karakter Analizleri ve Kitap Yorumu


Kitap Adı: Kaçığın Kızı
Yazar: Megan Shepherd
Orjinal Adı: The Madman's Daughter
Çeviri: Belgin Selen Haktanır
Yayınevi: DEX
Tür: Gerilim
Basım Yılı: 2013
Sayfa Sayısı: 392
Seri: The Madman's Daughter #1

Seri Sıralaması
#1 Kaçığın Kızı / The Madman's Daughter
#2 Deliliğin Kıyısında / Her Dark Curiosity
#3 A Cold Legacy


Karakterlerin Analizi
Juliet Moreau: Tüm zamanların en salak ve en dövülesi esas kızıyla tanışın: Juliet. Kızımız 16 yaşında. Ebeveynlerini kaybedince temizlikçi olarak çalışıyor ve sonra deli bilimadamı prototipinin başarılı bir temsilcisi olan babasını yaşadığını öğrenip onu bulmaya gidiyor, babası boynuna sarılacak sanıyor salak. Hayır, öyle olsa adam kaçıp giderken niye bir haber bırakmasın? Niye seni beş parasız ortada bıraksın? 
Kendisi bir kararsızlık abidesi... En ufak bir şeyde bile bu kadar kararsız olan biri erkek seçiminde içinize fenalıklar sokuyor resmen... O kadar tutarsız ve mantıksız düşünceleri var ki kitabın içinden bir tokat aşk edesiniz geliyor.
Ayrıca babasının kaçık yanından da almış, içinde karanlık bir yan var kısaca kaçııııııın! Ben onu oyalarım!
İlla kaşınıyorum, kalacağım derseniz kendi sözleriyle tanıtsın kendini:
"Sosyal buluşmalarda babama çekmiştim. (bakın ben söylemiştim.)Ne yapacağımı bilemezdim. Utangaçtım. Kalabalığa karışmaktansa, olanı biteni sosyal bir deneymiş gibi izlerdim."
---
"İnsanların neler düşündüğünü anlamakta asla becerikli olamamıştım.Bunu anlayabilmek için tepkilerini gözlemlemek zorunda kalırdım."
(Merak etme canım biz de senin ne düşündüğünü anlamıyoruz. Kararsız ve fikri zikri uyumsuz insan...)

Dr. Henri Moreau: Kızı bu kadar gıcıksa babası nasıl olabilir ki? Aman aman, evlerden ırak. Adam tam bir deli bilimadamı prototipi dediydim ya. Hani laboratuvarında yaşayan, dış dünyaya tüm ilgisini yitirmiş, başkalarına çılgınca gelen araştırmalar ve deneyler yapan. Aynen öyle biri Henri. Ayrıca ek olarak gaddar ve duygusuz. Kanım donarak okudum adamı. Size minicik bir örnek vereyim... Kızın annesi ölmeden çok hastalanmış, babaya haber salmışlar bir tek sen ameliyat edersen iyileşir diye, buyrun tepkisini kendisinden dinleyin: 
"Juliet: -Ama gelmedin.
Henri: Tabi ki gelmedim. Burada işim vardı. 
-Ama gelebilirdin, onu kurtarabilirdin.
-Beni duymadın mı kızım? İşim vardı dedim. Zaten ölümlü ihtiyaçları, ebedi araştırmaların önüne ancak bir kadının kusurlu mantığı koyar."
Neymiş deney candan önce gelirmiş. Yorumsuz, karar sizin. Yoksa siz hala kaçmadınız mı?

Edward Prince: Juliet ve Montgomery'nin gemi yolculuğunda kurtarılan kazazede... Yaralı, gizemli ve centilmen halleriyle yaklaşıyor Juliet'e. Başlarda ne kadar yaralı davransa da adada bambaşka biri oluyor. Kızımız ondan hoşlanıyor. Ama ben tanıdığımdan beri bir türlü sevemedim onu. Lütfen arkadaş kalalım Edward...

Montgomery James: Juliet'ten 2 yaş büyük. Mavi gözlü, hafiften uzun sarı saçları var. Juliet'in uşaklarının oğlu. Babası kaçarken onu da götürmüş. Böyle bir tatlılık yok... Adamsın M!.. Tamam, tüm kaçın çağrılarım Montgomery'i görmeyin diye. Çünkü onu ben seviyorum! 
Juliet ondan hoşlanıyor. Ama Edward'ı seviyor demiştiiiin dediğinizi duyar gibiyim. Valla biz de anlamadık sayın okur. Juliet nefes alan her erkek cinsinden hoşlanıyor... Toplaşıp dövelim mi bir ara ne dersiniz? 



Vee Yorum: 
Juliet 10 yaşındayken babası manyakça deneyler yapmakla suçlanmış ortadan yok olmuş, öldü sanıyor kızımız. Annesi de 6 yıl sonra ölünce el mahkum temizlikçiliğe başlıyor. Tesadüfen eski uşaklarının oğlu Montgomery'le karşılaşıyor ve babasının bir adada yaşadığını öğreniyor. Montgomery'nin peşine takılıp adaya gitmeye karar veriyor. Diyorum ya hep, baban seni istese ya seni de götürürdü ya kendi de gitmezdi, valla şarkı gibi oldu :D O yüzden işçisin sen işçi kal kızım! Ne işin var eski püskü gemilerde ıssız ada yollarında.. 

Yolda bir kazazede bulurlar. Yazııık, bir sandalda 20 gün aç susuz... Sahip çıkarlar adama.  
Adaya inerler ve kızımızın ayakları yere basar. Her iki manada da! Babasının düşündüğü gibi biri olamayacağını fark eder. Babası cani mi yoksa dahi mi? Montgomery'i mi seviyor, Edward'ı mı? Daha böyle nice çelişkiler. 
"Ay M. çok iyi bi çocuk hem geçmişlerimiz bir. Ay ama Edward'la da birbirimize çok benziyoruz, onu da seviyorum. Ama M.'i görünce elim ayağıma dolaşıyor ama Edward'ın bilmemnesi de aklımdan çıkmıyor. "
Yıl ister 1895 olsun ister 2013. Liseli ergen tribi tarih tanımaz!

Bu kadar yerden yere vurdum gibi oldu ama değil sadece Juliet'e kılım ben!
Bir kere anlatım su gibi, dil süper. Aşk meşk meseleleriyle saçmalamasalar işin bilimsel ve gerilim kısımları süper. Ben okurken nasıl yazmış bu kitabı yıldızlı 5 vereceğim! diye söyleniyordum kendi kendime ama yarılara gelince bir şey fark ettim ki bu Dr. Moreau'nun Adası adlı romandan ki filmi de çekilmiş zamanında uyarlamaymış. Olaylar ve karakter isimleri temelde aynı olsa da bazı yerlerde değişiklikler yapılmış.
Yazar o romanın hayranı mıydı da böyle bir kitap yazmayı istedi, yoksa aşkı yetersiz buldu modifiye etme gereği duydu bilmiyorum ama etmese daha iyiymiş. Montgomery'e aşığım evet, hele en sonda yaptığı hareket beni benden aldı! Ki ben Balthazar'ın sondaki konuşmaları ve davranışlarına içi dolu dolu olmuş bir insanım tabi ki destekleyeceğim, ama bunu anlatmak için için istesem de spoiler olur. İşte aşk kısımlarının çoğunda içim şişti malesef... Diğer kısımları soluksuz okudum!

Yazarın harika anlatımı ve gerilimi hissettirmesine puanım:  
                               Bir puanı kesme nedenimse özgünlük sorunu ve aşk bunalması!

12 Nisan 2013 Cuma

Okuyan Kızlar Kulübü 2. Blog Turu... Kaçığın Kızı - Megan Shepherd - Kitapta Geçen Mekanlar

Kaçığın Kızı oldukça etkileyici ve değişik bir kitap. Kitap Londra'nın şehir hayatında başlayıp sizi eski püskü, dökülen bir gemiyle kabus gibi volkanik bir adaya götürüyor...

Kitabın arka kapağındakinden fazla spoiler vermeyecek şekilde bu enteresan yerleri bir tanıyalım... 

Yıl 1895, Mekan Londra... Dönemin Londrasını tanımak gerekirse... 


Meydanlar faytonlarla asil/sıradan insanlarla dolu... 


Yağmurlu bir Londra gününden selam veriyor resim... Limanda yolcu ve yük gemileri... İçlerinden biri Juliet'i bambaşka bir hayata taşıyacağından habersiz...



Kitap Juliet'in; adı bir skandala karışan doktor babasının suçlu bulunması ve ölmesi, ardından bir kaç sene sonra annesinin de ölmesi üzerine yapayalnız kalışıyla başlıyor. Hayatını kazanmak zorunda olan Juliet, King Üniversitesi Tıp Araştırmaları bölümünde çalışmaya başlıyor. Hemen gözünüzde büyümesin... Kızımız temizlikçi... Üstüne üstlük başında kendisini sürekli taciz eden bir doktor var. Okulun günümüz ve dönem hali şudur: 


Kızımız saçını süpürge ederken babasının izine rastlar ve ölmediğini öğrenir. Eski uşaklarının oğlu Montgomery aracılığıyla babasının yaşadığı adaya gitmek üzere yola çıkar!


Bindikleri battı batacak bir gemidir. Zaten o ıssız adanın civarından pek de gemi geçmemektedir. Ayrıca doktorun enteresan siparişlerini kim taşır ki başka?


Kızımız yol boyu Belgrave Meydanı'ndaki eski evini, babasının oradaki laboratuvarında ona yardım edişini babasının kendisiyle ilgilenişinin hayalini kurar. Babası madem böyle iyidir, nasıl terk etmiştir onu?


Geldikleri ada Avusturalya yakınlarında volkanik ve de ıssız bir adadır. Babasının kaldığı malikane ise İspanyol misyonerler tarafından yapılmış bir yerdir... 



Zihinlerde böyle gizemli bir etki yaratmaktadır... 
Peki sonra ne mi oldu?

Takvimimizdeki yorumları takip edin!...
Bizden ayrılmayın...
Sevgilerle! :)




10 Nisan 2013 Çarşamba

Okuyan Kızlar Kulübü 2. Blog Turu... Kaçığın Kızı - Megan Shepherd


Merhabalar!
Kaçık Kızlar Kulübü olarak pardon Okuyan Kızlar Kulübü olarak :) 2. Blog Turumuzla sizlerleyizzz... Ve kitabımız da Dex yayınlarında taze taze sıcak sıcak Megan Shepherd'in Kaçığın Kızı romanı...

Kitabı tanırsak:
Aşağılandı,
 Babasının Günahı Yüzünden.
 Âşık Oldu,
 Eski Hayatından Çıkıp Gelen Erkeğe.
 Yemin Etti,
 Ailesinin Geçmişi Hakkındaki Gerçeği Bulmaya.


Juliet Moreau Londrada temizlikçi olarak çalışıyor ve hayatını yerle bir eden skandalı düşünmemeye çalışıyordu. Yıllar önce babası, yaptığı korkunç deneyler yüzünden suçlanınca, ortadan kaybolmuştu. Bir gün babasının ölmediğini, çalışmalarına devam ettiğini öğrendi. Böylece, babasının genç asistanı Montgomery ve gizemli kazazede Edwardla birlikte babasını bulacağı adaya doğru yolculuğa çıktı. Juliet, adada korkunç gerçeklerle yüz yüze gelecek; kendi kanında da taşıdığı, babasının dehasının ve deliliğinin sınırlarını keşfedecek…

Dr. Moreaunun Adasından esinlenen Kaçığın Kızı karanlık ve nefes kesen bir gotik korku romanı. 

Blog Takvimimiz ise şöyle:

11 Nisan 2013
Pudra Tozu: Ön Okuma 
Alıntılar: Yorum Durağım
Yurtdışı Kapakları: Yorum Durağım
Yazar Bilgisi: The Reading Lady
Çekiliş Duyurusu: Fighting!!!

12 Nisan 2013
Yorum:
Yorum Durağım 
The Reading Lady
Pudra Tozu: Playlist
Kütüphanemden Kitap Manzaraları: Kitapta Geçen Mekanlar 

13 Nisan 2013
Yorum:
 Kütüphanemden Kitap Manzaraları: Karakter Analizleri
Fighting!!!: Cast Çalışması


Bizden ayrılmayın... :)
Sevgiler... 

DEX Yayınları'na teşekkürler...


9 Nisan 2013 Salı

Aşk-ı Kıyamet - Tayfun Şahin




Kitap Adı: Aşk-ı Kıyamet
Yazar: Tayfun Şahin
Yayınevi: Cinemascope Yayınları
Basım Yılı: Eylül 2012
Sayfa Sayısı: 234
Seri: Aşk Serisi #4
Seri Sıralaması:
Aşk-ı Kıyamet #4

Hiçbir Aşk Bu Kadar Kısalıkta Uzun Sürmedi...

P.S: Kupama gülmeyin amaaa :( Tamam boyut olarak biraz genç irisi, tamam 2 kupalık kapasitesi var ama  onun da duyguları var... Ne yapalım? Baktım ara versem bu kitap beni meraktan öldürecek, ben de bu bardakla kahve içip sabahlama yoluna gittim :)

Ek bilgi: Bir tarihi mekan gezme manyağı olarak Tekirdağ'da gezilecek bu kadar mekan olduğunu bilmiyordum... Güzelmiş... 

--------------

Bir seri daha bitti... Belki de bitmedi? Hiç belli olmaz valla, her an şuradan "Aslında her şey yalandı, nasıl da inandın?" diye biri atlar, bekliyorum :) Nasıl da paranoyaklaştırmış bu seri beni değil mi? Tamam, tamam geleceğim oraya... 

Seriyle tanıştığımda yani Hazel'de bir aşk romanıydı bu, uhuuu hem de ne aşk!
Ardından şoka uğradım olanlar karşısında, isyan ettim, iki yüzlüleri elime alasım geldi... 
Sonra kitap mistik bir hal aldı 2. kitapta, 3. kitapta ise fantastiğe göz kırpıyoruz, ana noluyoruz derken 4. kitap beni benden aldı! Resmen bilimkurgu, fantastik, mistizm, aşk hepsini bir arada okuduk. 
Artık 4. kitapta ilerleyince ne kadar uçtukk biz, nerden nerede geldik diyordum ki küt indim sonlara doğru yere! 'Aaaa!' demişim düşerken, gecenin bir yarısı (şaşkınlıktan yani) , annem sesleniyor 'Yavrum? Bir şey mi oldu? Kabus mu görüyorsun?'
Ne tuhaf annesin sen ya, gel bir bak yavrunun ağzı açık kalmış. Hayır, kabus görsem 'Aaa kusura bakma sevgili kabus, annem sesleniyor ben bir koşu uyanayım." mı diyecektim? Ne zaman seslenmeyle uyandığımı gördün ki? Gel bir sars, hırpala değil mi? O da olmuyorsa gel ağzımı kapa hayrına... Ahanda ben de uçtum, inişe geçiyorum :)

Bu seri hakkında yazarken spoiler vermeden hiçbir yeri çekip şöyle spoilersiz bahsedemiyorum ki her şey öyle pamuk ipliğine bağlı... 
Özellikle son 2 kitaptır atılan düğümler bu kitapta bir bir çözüldü canlarım... Aklımda çok az soru işaretleri kaldı... 

Seri boyunca kendimi Şahin'le Ali'nin şöyle anne/abla gibi bir büyüğü gördüm sanırım, hep ağızlarına bir tane vurasım geldi sinirlendikçe... 
Ali'ye 'Yavrum iyi kötü demiyorsun herkese güveniyorsun. Sana acı çektirenlerin peşinden koşmaya, onları sevmeye devam ediyorsun. Biraz aklını başına al.' diyordum Hazel boyunca.
Şahin'e gelirsek, annesi olsam 'Otur dizimin dibinde almayayım ayağımın altına...' derdim kesin. Psikologu olsam öfke kontrolsüzlüğü için terapi yapardım ama kendisi ileri düzeyde olduğu için bir psikiyatriste görünmesini sağlar, ilaç da aldırırdım terapinin yanında. Bu ne öfke!
Adam inancından öyle şevkle bahsediyor ki. Vay arkadaş deyip etkileniyorsunuz ama bu ne perhiz bu ne lahana turşusu, acımadan herkesi öldürüyor. Hayır, dikkat edin, ortamda Şahin varsa pencereleri açık bırakmayın, baktınız kapatamıyorsunuz uzak durun pencereden. Karakterlerden yarısını pencereden attı, kalan yarısını da fırında yaktı adam :( Benim bildiğim -belki de hatalı- ateşle bir tek Allah azap eder ama Şahin aşmış bu konuları. Bu yüzden kızdım ona çok... Meseleleri halletmenin farklı yolları var canım... Teoride inanılmaz katılıyorum sana arkandayım ama pratikte sıkıntılar var... 

Kitapta spoiler vermek istemediğim için üstü kapalı anlatacağım bir psikolojik hastalık kısmı var. Kitapta psikotik bir hastalıktan bahsediliyor. Daha doğrusu vaka üzerinde görüyorsunuz. O kısımları çok beğendim, ustacaydı... Daha bir severek okudum... 
Övgü mü kabul edilir yergi mi bilmem ama ben kesinlikle övgü amaçlı yazıyorum: Sanki gerçekten o hastalığı geçiren birisinden dinliyor gibi. Gerçekçi ve de ustaca demek istedim sayın yazar! No öfke!

Kitap sizi paranoyaklaştırıyor demiştim... Yani kitaptaki karakterlerin hiçbirine güvenemiyorsunuz. 'Aha, çok güvendiler buna kesin sırtından bıçaklayacak bunları...', 'Bak bak, sözde kötü bu adam, kesin göründüğü gibi değil,' demeye başlıyorsunuz... Aslında Ali'ye de hak vermek lazım. Adamın vücudu, organları bile ihanet ediyorken kendine... Yavrum nasıl bir beddua aldın da böyle oldun sen? Bir insanın güvendiği dağların iklimi nasıl kutup iklimi olur ya... Adamın güvendiği dağlardan kar örtüsü hiç kalkmıyor ki :/ Paranoyaklık kısmını anlayabiliyorsunuz yani... Eee, ne demiş Ali Aşiroğlu'nun ağzından sayın yazar: "İnsanı sadece en yakınındaki yok eder..." Aslında Ali'nin hayatı da bundan ibaret... 

Sonu kesinlikle beklediğim gibi değildi... Ne bekliyordun derseniz, beklemiyordum. Nasılsa ben ne beklersem bekleyeyim olmayacaktı :) Tahminler pek işlemiyor da bu seride... 
Ama son muhteşemdi ya. Hem içim burkularak hem de mutlu olarak okudum, tuhaf... 

Ufak da bir kaç eleştirim olacak naçizane. İlki kitapta yazım hataları vardı. Birkaç tane olsa gözüme batmazdı ama sıkçaydı. Özellikle -da/de bağlacının yazımında sıkıntılar vardı.


Ayrıca serinin kitaplarının birbiriyle alakasızlığı göze hoş gelmiyor. Evet, mühim olan muhteviyatı, ben de biliyorum seriyi seven biri olarak, ki kapaklar kendine göre kitaplarına uygun ama kitaplığıma dizdiğimde şu uzunlu kısalı duruş ve birbirinden alakasız kapaklar, seriymiş izlenimi vermiyor. İyi yanından bakalım, en azından eleştiriler yüzeysel konularda :)

Kısacası yine çok sevdim ve birileri gelip aslında o olay öyle değildi demeden kaçıyorum... 

Puanım:  ♥ (En Şok Edicisinden!.. )

Alıntılar: (Altı çizilecek yüzlercesinden bir kaçı)

-Yani kalbin hala benle dolu mu?
Esila başını geri çekerek, yüzünü örten saçların arasından gözlerini bakmayı özlediği gözlere dikti. Sesi neredeyse sessiz gibiydi... Mırıldanabildi sadece. 
-Ne kalbi Başkanım? Ağzıma kadar sen doluyum.
---
En güzel güneş ne zaman doğar biliyor musun? O gün eş ile başlıyorsa... 
---
Ben seni alın terimle sevdim. O yüzden hep helalim kalacaksın...