30 Aralık 2012 Pazar

Film Turu


Kitap - dizi döngüsünden sonra bu sefer de hepsi birbirinden farklı türde 3 film izledik. Ufak bir tur şeklinde bahsetmek istiyorum...



İlki Stranger Than Fiction - Lütfen Beni Öldürme... Filmle ilgili ilk söyleyeceğim tatlı bir filmdi. 
Kitap okumayı seven veya yazan çoğu kişinin aklında yazarı ve yazdığı karakter arasındaki ilişkinin boyutu gelmiştir. Şahsen ben bu konuda çok kafa patlatmış, bir kurgu bile hazırlamıştım kendimce... Filmin konusu da bunun üzerineydi.

Bu; yazar, Harold ve onun kol saatinin hikayesi... Film de buna benzer bir girişle başlıyor.
Bir vergi memuru Harold'ın kalktığı saat, sabah dişlerini kaç kere fırçaladığı, bindiği otobüs asla değişmemektedir. Ama bir sabah her şey bambaşka başlar. Harold yaptığı her şeyin bir dış ses tarafından anlatıldığını işitmektedir. Bu sesle diyalog kurmaya çalışması eğlenceliydi. :)

Öteki tarafta ise bir yazar var. Çok başarılı bir yazar... Ve karakterlerini her kitabın sonunda öldürmesiyle meşhur bir yazar. Ve bu yazar uzun zaman süren bir tutulmadan sonra en iyi eserini yazmaya başlamıştır. Harold ve onun kol saatinin hikayesini... O karakterin yaşadığını ve onun anlattıklarını duyacağı aklına gelebilir miydi ki?

Ve filmin asıl dönüm noktası dış sesin: "... olurken Harold  kısa zaman sonra öleceğinin farkında bile değildi." demesiydi. Harold öleceğini duyduğunda çareler aramaya başlar. 

Filmde en güldüğüm kısımlardan biri ise Harold'ın psikoloğuyla şizofreni üzerine yaptığı tartışma ve psikoloğunun onu bir edebiyat profesörüne yönlendirmesiydi. Kahkaha atmıştım resmen... 

Yan hikayede ise vergi memuru olan Harold, vergi borcu olan bir pastaneye gider, oradaki aykırı hatuna tutulur...  Vergi borcunun bir kısmını ödememe gerekçesini de gerçekten sevmiştim. Maggie Gyllenhaal bu konuda iyi iş çıkarmıştı. 

Sonuç olarak ölmek istemeyen Haroldcan, hükmün sahibinin bir yazar olduğunu bulup kendini öldürmemesini rica edebilecek midir? Özelliklere sonlara doğru bu merak bayağı arttı.  

Filmden ufak bir diyalog: 
Çok fazla sigara içmesiyle ünlü olan yazar onlarca sigara içmiştir.
Asistan: Ve bütün bu sigaraları siz içtiniz?
Yazar: Hayır, aldığımda içilmişlerdi... 




İkinci film ise Nicholas Cage ve Jay Baruchel'in baş rolünü oynadığı fantastik bir film - The Sorcerer's Apprentice - Sihirbazın Çırağı. Film temek olarak Morganacılar denen kötü sihirbazlarla, Merlinciler denen iyi sihirbazların mücadelesini anlatıyor. Merlin'i öldüren Morgana matruşka tarzı bir kutunun en içine hapsedilmiştir, Merlin ise Morgana tarafından öldürülmeden önce baş çırağına (Nicholas Cage) ejdarha yüzüğünün seçeceği Morgana'yı öldürebilecek tek Merlinciyi bulma görevi verir. 
Bu da şaşkın oğlumuzdur. Ejderha yüzüğü onu seçtiğinde sevdiği kızın teklifine cevap yazdığı kağıdın peşinde koşan 10 yaşında bir çocuktur. Rastgele girdiği dükkanda inanılmaz şeyler görür ve yıllarca piskolojik destek alır ama yıllar sonra her şey yeniden başlar... 


Oğlumuz inanılmaz saf ve komikti, ayrıca da şaşkın bir karakterdi. Eğitim aşamasında yaptığı saçma sapan hatalar, 400 yıllık palto muhabbeti, laboratuarda kendi yaptığı fizik deneyleri, yine laboratuardaki tüm temizlik paspaslarını isyana getirmesi de çok komikti :) Benim sevmediğim tek şey esas kızla aralarındakilerin hızlı gelişmesi ve bir anda ölümüne! bir aşka dönüşmesiydi. Orasını saymazsak hiç fena değildi... İzlemesi güzeldi.. 




The Wedding Date / Kiralık Sevgili ise bir romantik komedi... Başlangıç hikayesi bana biraz beyaz dizileri/harlequinleri hatırlattı. Kızımız ablasının Londra'daki düğününe gidecektir ancak kendisini terk eden eski nişanlısının sağdıç olduğunu öğrendiğinde tek gitmemeye karar verir. Bu konuda bir profesyonel! olan escort oğlumuz Nick'i tutar. Erkek escort fikri hoş geldi bana, bir kitap olarak okumak isterdim açıkçası... 

Ve klişe olarak bu ikili yakınlaşıyorlar ama işler pek de bekledikleri gibi çıkmıyor. İşler içinde işler var. İsmail abinin de dediği gibi: Olaylar, olaylar :) Kat'in kız kardeşi Amy'i hiç sevmedim, bana  Brenda Joyce'un Maskeli Balo'sundaki Anna'yı hatırlattı (şımarık ve hoppa) ama burada senarist Amy'i iyi ki biraz hırpaladı... 

Benim için filmin yıldızı Nick rolündeki Dermot Mulroney'di tabi ki. Allah'ım o nasıl bir ses tonu, o ne karizma, o ne yakışıklılık... Of diyorum :) Rezalet bir film olsaydı bile, sırf onun için bile izlenirdi... Film genel olarak güzeldi... İzleyebilirsiniz...  

Evet efenim, işte böyle...  Sevgiler, mutlu hafta sonları :)

Edit: The Wedding Date'in kitabı olsun diye dilediydim ya ben. Meğer film kitaptan uyarlamaymış. Elizabeth Young adlı bir ablamızın "Asking For Trouble" kitabı. Yazarın hiçbir kitabı dilimize çevirilmediği için ben ingilizce halini indiriverdim. Az-uz zorlansam da okumak istiyorum :) 

26 Aralık 2012 Çarşamba

Yeni Aldıklarım

Ben her yerde alacak kitap buluyorum :) Hastaneye gidip geliyorum 2 gündür, yol arasında bir antikacı keşfettim kapısında da 1tl ye ve 2 tanesi 5 tl ye kitaplar var... Bugün hastane dönüşü annemi de sürükleyerek kitapların içinde kendimi kaybederek yepisyeni kitaplar aldım :)


Alttaki 5 kitap tanesi 1 Tl ye aldıklarım... Okul zamanı içinde iki hikayecik olduğu için 2 tl ye alıyordum Harlequinleri... Aziz Nesin koleksiyonuma 2 kitap daha katmış bulunmaktayım... Bu kitapların ikisini de 5 tl ye almış bulunmaktayım... 

Velhasılı kelam toplam 10 Tl'ye yeni bebişlerime kavuşmuş bulunmaktayım... Herkese mutlu okumalar... :)

23 Aralık 2012 Pazar

Sıdıka ♥ Atilla Atalay










İlkokul yıllarımdaki idolümdür Sıdıka benim... Sabahları tekrarının verildiği zamanlar televizyon başında hipnotize olmuşcasına izler, tüm dış uyaranlara kapatırdım kendimi.

O yıllardan beri, hala hayalini kurarım; biri kapıyı çalıyor, posta gelmiş. İçinde Sıdıka'nın tüm bölümleri olan DVDler... Ah, ahhh... Çünkü ne kadar arasam da 1-2 bölüm ve birkaç video dışında bulamadım Sıdıka'nın 97 yılı bölümlerini... 


Sıdıka ilk söylediği kelime "viyadük" olacak kadar enteresan, inanılmaz bir zeka ve potansiyel saklayan bir kız. Ama okuması engellenmiş, çılgın annesi, doğu sporlarıyla kafayı bozmuş yarım akıllı ağabeyi, içkici+baskıcı babası ve ev dolusu evcil hayvanla aynı eve kapanmış kalmıştır. Ailesi onu tam bir ev kızı olarak yetiştirmeyi, hayattan izole etmeyi görev saymışlardı kendilerine... Hayırlı bir kısmetle baş göz etmek gerekliydi onu, Sıdıka'nın neyin hayalini kurduğu pek de önemli değildi. 
İşte tüm bu harcanmasına inat Sıdıka hafif çatlaklığa vurup işi, yine de tüm entellektüelliğiyle konuşurdu. İzlerken de okurken de hep kara mizah olarak gördüm ben Sıdıka'yı... Çok da sevdim... Hatta günlük tutmaya bile ondan özenip başladım, hala da karalama da olsa devam ederim... :)

,


Kitap Adı: Sıdıka: Öpücük Balığı - Fabrıga
Yazar: Atilla Atalay
Yayınevi: İletişim Yayınları
Sayfa Sayısı: 224
Tür: Mizah

Bu kitap aslında 3 ayrı bölümden oluşuyordu. İlk kısım benim kitabı okuma amacımı da içeren Sıdıka'ydı tabi ki. Yine onla güldüm, yine üzüldüm... Sıdıka çok sevgi dolu bir kız bence... Her şeye rağmen hayata olumlu bakabilen, elindekileri kabullenmiş ve onlarla olumlu bir şeyler yapmaya, bir şeyler üzerinde etkili olmaya çalışan biri...  Küçükken hep kendimi onunla özdeşleştirmeye çalışır, bundan zevk alırdım... 


Diğer bölümde ise yazar geçmişinde kalan bir kadını anlatıyordu, onu küçük küçük öpücüklerle öptüğü için öpücük balığı sıfatı kullandığı ama kıymetini bilemediği kadını. Sıdıka'dan sonra bu kısım biraz insanın içine oturuyor tabi... 

Fabrıga ise yazarın dedesinin hikayesi. Çelik-demir Fabrıgası!nın dedesi ve ailesine etkileri. Bir şehre Fabrıga geldiğinde toplumdaki tepkiler. Bu kısım da kara mizah denecek türdendi. Bazen köylülerin şaşkınlıklarına gülseniz de bazen de anlatılanlar üzüyor. Özellikle sonu oldukça dokunaklıydı. 


Genel olarak beğendiğim bir eserdi. Geceleri e-booktan kitap okumayı tercih ediyorum. Bu kitabı da bir gecede bitirmiştim... 

Puanım:  

Alıntılar

- Anne kız, bak bu Afika Menekşesi'nin dibinden tuhaf tuhaf bi otlar çıkıyo,  
yolıyim mi?

- Sakın ha yolıyim deme! Ot diil onlar, menekşenin dibine ceza olsun diye arnavut biberi ektim... Kapris yapıp açmıyodu... O biberler büyüsün de, arasında kaybolup gitsin, görsün gününü... Salak menekşe... Yüz verme hasbaya, gel 
yanından bu tarafa...




- Ay hihi... ilahi, gülünçsün kız anne... Menekşeye ceza olsun diye dibine biber ekmiş... Kezzap dökseydin köküne, idam etseydik... Kaltak menekşe, sen nasıl açmazsın, ha! Vurıyim mi kız anne iki tane, yaprağına yaprağına girişiyim mi? 
Biz en iyisi şafakta çamaşır ipine mandallayalım bunu, hem diğer çiçeklere de 
ibret olur, çatır çatır açarlar... Mel'un menekşe! iblis! Hihohaha...



- Dalga geçme anneyle! Terbiye etmezsen açmaz bu çiçekler... Şu küpe çiçeğini on dakka buzdolabına kitledim, çıkışta dört tane açtı... Uslu dururlarsa su da
var gübre de... Ama ööle naza kaprise gelemem... Sen şööle kenara çekil, 

baariyim de duysunlar... Ayağıma üşenmem, gider keçi getiririm, hepinizi yediririm alimallah! Sizi bana sayıyla mı verdiler layn! 

- Kız yavaş anne! Vallahi korkudan benim bile ödüm patladı... Az kaldı fotosentez yapıyodum...

- Çakmakla kukunuzu yakarım!

- Giyotiin... Giyotiiin... Giyotiin... Ihihohi...

- Gülme kız, senden yüz bulucaklar... Arka çıkma şu çiçeklere... ibret olsun diye hepsinin gözü önünde seni de döverim bak...

- E ama anne, abarttın artık... Bu kadar sadistsen niye çiçek büyütüyosun?.. Akvaryum alalım, piranha filan besle... Vampir yarasa yetiştir, konu komşunun üstüne salarsın... 


- Vampirle felan alakası yok... Terbiye diye bişey var hayatta... Vaktinde seni  de dövmeseydik orospu olurdun şimdiye... Kabahat işledin mi alırsın cezasını, bu kadar... Bak şimdi hanım hanımcık kızsın maaşallah...



...

Ve Sıdıka'yla ufak bir röportaj, burada söyledikleri çok hoşuma gitmişti: 

 Hobileri: Relativite, Kozmik Evren, Taocu seks (genel kültür olsun diye yani), 
Örümcek motifli lizöz örmek, gazozlu kek yapmak, Dünya Politikası, Bonjovi


Fobileri: Klostrofobi (evde kapalı kalma korkusu), selülit, 7 şiddetinde deprem

- Sevgili Sıdıka, bir mizah kahramanı olmak sizce nasıl bir duygu? 
- Çok tuhaf bişiy kız... Resmen kendimi Şempanze B gibi hissediyorum bazen... 
Niye diyceksin... Siz daha iyi biliyosunuz, kitabı bile var, "Kahramanlar Hep 
Erkek"... Mizah dünyası için de aynı şey geçerli... Kız mizah kahramanı yok 
denicek kadar az... ikinci dereceden roller var tabi... Temel 
Reis'in Safinaz'ı; Basri'nin Fatoş'u; Mithat'la Mirsat'ın Nükhet'i gibi... 
Bir diğer tuhaflık da, yazarımın erkek olması... Belki de o yüzden öykülerimin 
sonunda hep dayak yiyorumdur... Ara sıra düşünmedim diil... Yazarları erkek 
olmasaydı, belki Asiye finalde kurtulurdu; Çalıkuşu Feride, bugün Milli Eğitim 
Bakanı filan olurdu... Yalan mı konuşuyorum anacım, nerden bilicez? Kalem o 
çocuğun elinde, istemese beni dövdürtmez, ben abimle babamı döverim... 
Yazarımın Eray diye bi tipi daha var başka köşede yazıyo... Dikkat et bak, o 
herif de hep birilerini döver... Yazar diil, Erol Taş'ın, eline şişe kırığı 
yerine kalem geçirmiş hali...



- Peki siz kendi maceralarınıza gülüyor musunuz Sıdıka? 
- Belli ölçüde... Ifrahata kaçmadan... Kahkaha falan atamam yani... Şööle ağız 
dolusu bi gülsem, demedik laf komazlar... En başta annem, "Ne kız o ööle fingir 
fingir, votka içmiş pavyon karıları gibi höykürüyosun zilli" diyip basar 
terliği... işin tuhaf tarafı, abim gülünce de aynı şey oluyo, "Karı gibi 
kıkırdama lan, ağır ol biraz" diyolar... Gülmek sakat iş annecim bizim 
toplumumuzda... Direkman namusla ilgili... Gülüceksen de "adam gibi" gülücen... 
Ağlamak konusu da biraz karışık esasen... Geçenlerde Başbakan Tansu Çiller'in 
siniri bozulup ağladığında, babam "Koca başbakana bak, karı gibi ağlıyo" dedi... 



- Sahi Sıdıka, siz, iç ve dış politik sorunlarla oldukça ilgili bir insansınız,
bunun özel bir nedeni var mı?

- Evet, ev kızı düzeyinde dünya barışıyla ilgili bazı girişimlerim oluyo...
Bosna Hersek'tekilere yün çorap örüp yolladım mesela... Ailem buna pek ses 
etmedi... Ancak Bill Klinton'a frigofrik kargoyla aşure göndermiş olmama 
şiddetle tepki gösterdiler... Oysa ben iyi komşuluk ilişkilerinde böyle şeylerin önemli olduğuna inanıyorum... Nitekim sonradan Çiller de 
Klinton'a gravat götürdü...  
Bi keresinde de Boğaz'daki kirliliğe karşı evden kaçıp çevre dostlarıyla 2000 
kişilik bir "çevre-dostluk zincirine" katılmıştım... 2000 kişi kol kola 
girmişti, ben de aralarına karıştım yani... Ertesi gün abimden "Boğaz'da 2000 
kişiyle kol kola sürtüp mahallede adımı çıkartıcağım" gerekçesiyle dayak 
yedim... Abim, "Kimdi ulan o kolundaki 1999 it" deyip, nereme gelirse vurdu... 
Anlıycağınız, dünya meseleleriyle uğraşma da bi "ev kızına" göre diil...



- Peki, hakikaten "mahallede adınız çıktı" mı?... Yakın çevreniz tarafından 
anlaşılamamak sizi üzüyor mu?

- Valla annemin demesine göre mahallede benim için "Safiyamm'ın kızı entel 
olmuş" diye dedikodu yapıyolarmış... Annem bu işe çok hayıflanıyo... Bana 
"Bizim sülalede de hiç entel yok, babangilinkinde de... Sen kime çektin bilmem 
ki" dedi... işin doğrusu, mahallede diil, dünyada adım çıksın isterdim... Ne 
biliim, bir Madam Küri olmak isterdim örneğin... Ya da "Sıdıka Doktrini" adıyla 
anılacak yeni bir sosyo-politik sistem bulup, tüm dünyadaki şiddeti, 
adaletsizliği durdurabilmek isterdim... Anneme göre bu söylediklerimi ancak 
"Birleşmiş Milletler'de çalışan bi koca bulursam" yapabilirmişim...



- Evet, dönüp dolaşıp "hayırlı kısmet" işine geldik... Sizin "hayırlı 
kısmetleriniz" oluyor mu?

- Ihihi... Beni kim alır kız... Annemin dediği gibi "mal ortada"... Hangi ev 
kızının çeyizinde teleskop vardır?... (Bi ara uzaya merak salmıştım.) Ayrıyetten 
biraz "tuhaf bi ev kızı" olduğumu herkes biliyo... Hem, evden dışarı çıkmam bile 
yasak, telefonları bile bana açtırmıyolar. (...)




20 Aralık 2012 Perşembe

Akşam Okuması - FMArsal - Zoraki Koca Şahane Gelin 1

Gece olup da ışıklar sönünce e-book reader'dan kitap okumak inanılmaz pratik oluyor. Geçen postlarımdan birinde de bahsettiğim gibi Fatih Hoca'nın e-book şeklindeki romanlarından ilkini yeniden okumaya başladım bile, çok özlemişim kendisinin kalemini... 


Bu da yarılamış olduğum okuma seansımdan bir kare... Sevgilerle... 

15 Aralık 2012 Cumartesi

Yeni Aldıklarım ve Almak İstediklerim

Genelde kendimi kaptırdım mı bir kere koca kitapları hızlıca bitiririm. Ama kitap alma hızım kitap  okuma hızımdan da fazla demiştim sanırım. Aklımdaki bir kaç kitaptan sonra uzun bir süre kitap almamayı planlıyorum. Planlıyorum çünkü dayanabileceğimi pek sanmıyorum. :) 
Çoğu serim de bitmişken şuan için çıktıklarında Fatih Hoca'nın Yalnız Gözlerin İçin ve Erin Lurus'un Bataklık hariç uzun bir süre kitap almamaya çalışacağım... (Başarılı olacakmış gibi... :)


Neyse efenim... Bugün bir kargom daha geldi ve NİHAYET bana uzun zamandır alamadığım İçinde Aşk Saklı'mı getiriverdi... Yine hepsiburada'nın indirim kampanyasından 2 kitap daha sipariş ettim. Onlar yarın gelecek ama ben şimdiden yazayım tek başlık altında toplayayım istedim... :)


Yarın gelecek iki kitabın ilki ilk Rita Hunter kitabım: Tatlı Tuzak. Yazarı net hikayesi olarak yayınlanan Yağmurla Gelen'le tanımıştım. Bu arada yazarımız Türk. Rita Hunter onun takma ismi. Kendisi historical romance'de kendi tarzını oluşturabilmiş bir yazar. Dönem aşklarını esprili de bir dille anlatıyor... 


Diğeri ise benim daha okuma yazmayı ilk söktüğüm zamanlarda, abimin ise ilkokul zamanlarında birlikte defalarca okuduğumuz bir yerel efsaneler kitabı: Ali Püsküllüoğlu - Efsaneler... O kadar çok okumuştuk ki kitap inanılmaz yıpranmıştı. Favorimiz de Yunus Balığı Sırtındaki Çocuk'tu... Yıllar sonra kitabı görünce abimle kendim için sipariş ediverdim... 





Kitapsihirbazında iptal edilen kitabım yerine kesilen hediye çekiyle alınacak kitaplar da bunlar. Şu an sepetimde, henüz sipariş vermedim. Lux serisi çok merak ettiğim bir seri, hemencecik edinmem lazım :) Bu sözü yazdıktan sonra dayanamadım, siparişi verdim :)

Almak istediklerim ise... 


Benim için ayrı bir yeri olan yazar Anna Campbell... Şuan yayınlanmış olan 3 kitabı da bende mevcut, henüz iki tanesini okudum. Anna Campbell erkekleri hep aşırı yaralı olur... Klasik historical romance'lerden daha farklı bir çizgisi olan ve kalemini çok sevdiğim bir yazar...  Kapağını da çok beğendim bu arada, renk ambiyansı harika!

Ve çocukluğumdan beri hayranı olduğum sanatçı Türkan Şoray... Hem oyunculuğuna, hem havasına, hem kişiliğine hayran olunası insanın, sanat hayatını anlattığı kitabı çıktı. Kapakta da benim en sevdiğim resimlerinden biri. İsim rengi harika... 
İstiyorum... İstiyorum.. 


Bu gidişle ilk paragrafta bahsettiği kararını uygulamakta çok ama çok zorlanacağı şimdiden belli olan benherneysemo, kaçıyor... Sevgilerle... 

Supernatural 8. Sezon Üzerine Erken Yazılmış Bir Yazı


Supernatural'ın son sezonunun inanılmaz ruhsuz olduğunu düşünen bir tek ben mi varım?
Supernatural benim her daim number one dizim ama 7. sezona da o kadar atıp tutmama rağmen 8. sezon onu aştı resmen. 7. sezonda sadece ortadaki bölümlerde sorun vardı ve sorun ruhsuzluk değil; olayların ağır ilerlemesi ve aksiyon eksikliğiydi... Buna rağmen Dean ve Sam'in o halleri diziyi izlemenize yetiyordu.

8. sezonda ise evet aksiyon had safhada ama oyunculuktan mıdır nedir inanılmaz donuk! Sanki 'Bizim burada ne işimiz var?' der gibi oyuncular. İlk bölümden beri dikkatimi çeken bir şey bu. Söylediklerim 8. bölümü kapsamıyor bu arada. O hariç... 

Bilindiği gibi 7. sezonun sonunda  Dean Purgetory'e gitmişti. Cennet, cehennem derken bir ora kalmıştı zaten. Ben bunlar şimdi sezon sonuna kadar Dean'i oradan kurtarmaya çalışırlar diyordum ama Dean hemencecik çıkıverdi. Ve dizide gelenekselleşen bir durum var ki her sezonun sonunda kardeşlerden biri cennet, cehennem, purgetory tarzı bir yerlere gidiveriyor. Genelde her bölümde kendini olayların içinde ve olayların bir parçası olarak görüveren kişi olan Dean oluyor bu. Ve Dean her geldiğinde Sam acayip saçmalamış oluyor. Şu dizide herkes saçmaladı, sapıttı; bir tek Dean yolundan şaşmadı... 


Dean ortadan kaybolduğu an Sam ya ruhsuz biri oluyor, ya bir triplere giriyor ya da bir kadına takmış oluyor. Ruby'den sonra Dean bir geliverdi, Sam Amelia ve biricik köpekleriyle resmen bir aile moduna girmiş, apple pie life tadında yaşıyor... Avcılığı falan bırakmış, bir tripler yine. Sam'in o ergen tripleri beni çileden çıkarıyor. Abin purgetoryden çıkmış gelmiş, senin derdin ne adamım derler adama...

Dean ise purgetoryden can dostu Benny ile döner dünyamıza, Cass orada kalmıştır... Benny vampirdir bu arada!! Bu da Sam'i daha da bir menapozlu kıskanç kadın triplerine sokuyor tabi... Sen Amelia ile pikniklere giderken Dean neler çekmiş, hayatını Benny kurtarmış, Cass'i oradan çıkaramamışlar, az destek ol yani değil mi? Çekilmiyor Sam bu sezon kısaca. 



Dizide ara ara flashbackler olurdu, izleyenler bilir... Ve çok da etkileyici olurdu bunlar. Dizi bu sezon flashbacklerden ibaret, bari direk o kısımlardan başlatsaydınız diziyi. Bir yandan Dean'in purgetorydeki hayatı anlatılıyor, o güzel de; Sam'in aşk hayatının anlatıldığı kısımlar beni inanılmaz boğdu. Klişe filmlerdeki gibi köpeğe çarpıyor, yok kadın köpeği iyileştiriyor, tık yıldırım aşkı falan... Supernatural'a yakıştıramadım, basit dram dizilerine dönüşmeye başladı... 




Diziye bu kadar atıp tuttuktan sonra hepsiden ayrı olarak 8. bölüm sen nasıl bir şeydin öyle ya! İşte Supernatural bu!!! dedim o bölümde. Gülmekten de öldüm. Cass ve Bobby'i arıyordum zaten. Cass döndü, hala çok şaşkın ve tatlı. Bobby yerine ise Garth. O alay ettiğimiz; salak, beceriksiz, cılız Garth Bobby'nin yerine geçmiş ve yakıştırmış da. Biz onu Bobby'i aradığında Bobby: 'bu FBI'ın işi Garth, FBI'ı ara.' dediğinde telefonu kapatıp Bobby'i FBI hattından aramasıyla hatırlıyorduk oysa ki :) Ama Bobby'nin yokluğunu özlüyorum a dostlar. Garth'ın kendi yerine geçtiğini gördüğünde "Idjits!" desin istiyorum... 



Hele Cass'in huzur evinde kediyi sorgulamaya çalıştığı sahne... Öl, bit! :) Dean çağırınca da "Seninle işim bitmedi." diyerek gidişii :)


Son olarak dizide beni rahatsız eden bir şey de şu ki her sezon Sam'in saçları biraz daha uzuyor... Bence 2., 3. sezondaki saçları Sam'e çok daha fazla yakışıyordu.  Aşağıdaki bu sezondaki versiyonu...


Bir de bu durumu tiye almışlar ve Sam'in 12. sezondaki halini yapmışlar. Çok gülmüştüm buna... 


Velhasıl-ı kelam dizi beklemediğim kadar donuk gidiyor. Daha sezon bitmiş değil, umarım ki bu lafları bana yedirirler ve 7.sezon sonundaki gibi toplarlar diziyi. Benim hala umudum var... Sevdiğim bir iki diyalog paylaşıvereyim... 

Dean purgetoryden yeni çıkmış, iştahla hamburgerini yiyordur.
-Dostum o bir burger...
-Bu bir hazine... :)

---

Kevin: Nerelerdeydiniz?
 Dean: Ben Purgatory'deydim, Sam de bir köpeğe çarptı... :)

8. bölümü hiç yazmıyorum, yoksa bütün bölümleri yazmak zorunda kalırım... :)
Sevgilerle... 


13 Aralık 2012 Perşembe

Kütüphanemden Kitap Manzaraları #1









Dün bir ilham geldi kitaplığımı toplayayım dedim. Yok, yok aslında; bu süslü cümleyi es geçersek, baktım çift sıra dizince bile yakında kitaplar sığmayacak yeniden bir düzenleyeyim dedim... Hele de kitapların arkasına düşmüş, unutup gittiğim paramı bulunca daha bir sevindim :) 


Hazır yeni yeni dizerken kitapları Romance'larımın bir kısmının resmini çektim... Ufak bir kütüphane turu olsun bu... :) Ara ara kitaplığımdan (ki artık büyüdü de küçük bir kütüphane oldu resmen abileri/ablaları) böyle resimler yayınlayabilirim. 



Akşam çektiğim için biraz kalite düşük gibi ama idare eder sanki... :)

Sevgiler...

12 Aralık 2012 Çarşamba

Akşam Okuması :)

Elma Çayı ve Eti Puf eşliğinde akşam okuması... :)



If I’m an angel, paint me with black wings…
                                                                      Armand

Yeni Aldıklarım


Millet "Okunacak 7 kitabım varken gittim yine kitap aldım, ne kadar çılgınım!" diyedursun ben geride belki de okunmamış birkaç yüz kitabım varken (kitap alma hızım okuma hızımdan bile fazla olduğundan sanırım) yine kitap alışverişi yapmış bulunmaktayım...

Yeni bir kitap sitesi daha bizlerle ve açılışa özel %50 indirim vardı kitapsihirbazı'nda. Ben de Fuardan alamayıp eli boş döndüklerimi sipariş verdim hemen. Ama hem yoğunluk, hem de karşılıklı yanlış anlaşılmalardan ötürü birkaç sorun çıktı, sağolsun ilgilendiler ve nihayet biraz geç de olsa kitaplarıma kavuştum. Yeni bir yapılanma olduğu için bu tarz şeyleri normal karşıladım. Kitaplarımdan biri ki malesef en çok istediklerimde biri olan İçinde Aşk Saklı ellerinde kalmadığından ötürü gönderemediler. Bu kitapla vuslatımız yine bahara kaldı. Şaka şaka, hepsiburadadaki indirimi yakalayıp sipariş veriverdim:) Kitapsihirbazındaki iptalden doğan kredimi de Gabriel Araf'ta için kullanacağım.


İlk olarak Final'ime kavuştummmm :) Şöyle biraz yokladım da unutmuşum neredeyse kitabı. Seriye ve de Patch'e veda :(
Özgürlüğün Elli Tonu'yla sansasyonel serimize de veda edeceğiz. Bir çok kişi 3. kitabı çok gereksiz görmüş efendim, okuyup göreceğimdir :)
Sherlock Holmes - Aklın Şüphesi Suçun Gerçeğidir ile de Sherlock Holmes Hikayeleri serim sona ermiş bulunmakta. Korku Vadisi de 4 romandan elimde eksik olan tek romandı. Böylece o seri de tamamlandı. 
Zehir Ustası benim çok merak ettiğim, konusu da güzel bir kitap. Umarımdır ki kendisi de öyledir.
Bazı Kızlar Isırır kampanyadan faydalanmak için seçenek olarak sunulan kitaplardan biriydi, okumak istediğim bir kitap olduğu için onu seçiverdim, Chicago Vampirleriyle de tanışacağım böylece:)
Ve de ilk alışverişimden ötürü hediye gelen Optimum Kitap'ın ilk gözağrısı Seçilmiş Kişi. Konusu çok ilginç geldi bana. Birçok kişi çeviriden muzdarip, umarım çok göze batmaz... 

Şimdilik kitap alışverişim böyle... Elimde de Vampir Armand var hala, Armand'ın yaşamı da inanılmaz sansasyonelmiş:) Yatmadan onun çalkantılı hayatında biraz daha dolaşayım;)
Sevgilerle...

9 Aralık 2012 Pazar

Fatih Murat Arsal ve Muhteşem Kitapları





P.S: Blogumda en çok okunan yazı olduğu ve aradan geçen sürede güncelliğini yitirdiğinden yazıyı güncelliyorum. Edit olan kısımları kalın puntoyla yazacağım- 29.09.2013

Merhabalar, 
Bugün size bir yazardan bahsedeceğim. Ben kendisiyle 1,5 yıl önce tanıştım - artık 2.5 yıl :p - ve iyi ki de erkenden  kitaplarını okuma fırsatı bulmuşum diyorum. 

Bir yaz akşamı bu benim beyaz dizi merakımın tuttuğu zamanlar, internette beyaz dizilerle ilgili bir şeyler araştırıyorum. Bir sitede kitap tanıtımları ve e-booklar var. Karıştırırken bir isim gördüm F.M. Arsal. Bir erkek, hem de AŞK romanları yazıyor. Ufak bir tebessümle kaşlarım kalktı şöyle bir, "Nasıl yani?" diye. Biz daha Türk yazarların yazdığı aşk romanlarına alışamamışız, hem bizden, hem erkek, hem de aşk romanı yazıyor! "Hadi canım!" dediğinizi duyar gibiyim. Zaten kendisiyle ilk tanışanlar hep böyle demiş :) 

Neyse efendim, bu bir araya gelmesi imkansız görünen 3 şeyin birleşmesinden nasıl bir aşk romanı çıkar merak ettim ve yazara bir şans tanımaya karar verdim. 

İlk yazdığı roman "Zoraki Koca Şahane Gelin 1"i indirdim. O akşam bir başladım kitaba, gece yarısı bir de bakmışım ara vermeden bitivermiş. Wuhuuuuuu! 
Çok beğenmiş, çok etkilenmiştim. Yazar hayal kırıklığına uğratmadığı gibi kendine hayran bıraktı. Durur muyum Fatih Hoca'nın hemen diğer kitaplarını araştırdım. 

Kendisinin toplamda 7 tane e-book'u vardı. Hepsini indirip birkaç gün içinde 7sini de okuyuverdim. 
2- Anlaşma - Merve&Yavuz - 2011
3-Ismarlama Bebek - Vildan&Turgut 2011
4-Kusursuz Plan - Ebru&Selim - 2011
5-Çığlık - Boran&Belen 2011
6-Zoraki Koca Şahane Gelin 2- Tuğçe&Kara 2011
7- Beni Bırakma - Gamze&Akın 2011
EDİT: 8- Zoraki Koca Şahane Gelin 3 - Ateş & Ecrin -Sayfada yayınlanan online hikaye-

Kitapları ben bu sırayla okumuştum.  EDİT: Şimdi seri sıralaması şeklinde sıralayalım kitapları: 



Dört zorlu arkadaşın hayatlarının aşkını buluşlarını anlatan isimsiz seri:

1- Nefretten Sonra - Tamer&Natalia (YORUM İÇİN TIK)
2- Seni Sevmek İstemedim - Doğan&Pınar
3- Yalnız Gözlerin İçin - Tahir&Güney (YORUM İÇİN TIK)
4- Beni Bırakma - Gamze&Akın

-Tüm seri Ephesus Yayınları tarafından -ilk iki kitap da yeniden basılmak üzere- basılmıştır. Hatta Beni Bırakma taze çıktı :) 

Fatih Hoca'nın basılı 2 de kitabı var. Biri Tamer&Natalia'nın anlatıldığı Nefretten Sonra (Cinius Yayınları), diğeri ise Doğan&Pınar'ın Anlatıldığı Seni Sevmek İstemedim (Önce Kitap)... Şuan baskıları tükendi. (İnanır mısınız ben sipariş verip elime aldığımda okumalara kıyamamıştım. Kitabı göz önünde bir yere koymuş, gidip gelip bakmış, bir cümle okuyup kapatmıştım:) 
Fatih Hoca'nın şuan çıkmasını beklediğimiz kitabı Güney&Tahir'in anlatılacağı Yalnız Gözlerin İçin'i Ephesus Yayınları basacak, aynı zamanda Nefretten Sonra'nın yeni baskısı da aynı yayınevinden çıkacak. Bir diğer güzel haber de Fatih Hoca'nın e-book şeklinde olan kitapları da ekstra bölümler eklenerek sırayla basılacak. İlk basılacak Zoraki Koca Şahane Gelin 1. Ayrıca yazar bu işlerini bitirdiğinde bir de online hikaye yayınlayacak, Zoraki Koca Şahane Gelin 3. Erkek karakter ismini anketle oylamıştık ve en çok puanı Ateş ismi almıştı :)
Yazarın e-book olan kitaplarına ulaşmak ve ayrıntılı bilgi için sayfasına uğrayabilirsiniz... 

Edit: Günümüze bakarsak yukarıda saydığım 4 kitap, Ephesus Yayınları tarafından basıldı, böylece seri tamamlanmış oldu. Online hikayemiz biteli çok oldu. Fatih Hoca  şu an yeni kitabıyla meşgul :) Ayrıca Ephesus'un yazarın diğer kitaplarını yayınlama sözü de hala geçerli... 


Biraz daha bahsedersek Fatih Hoca'nın kitaplarında aşkı yoğun bir şekilde hissedersiniz... Hem de nasıl... Ama yavan aşk yoktur, dostluk ve aile ilişkilerini de sıcacık anlatır yazar. Okurken sadece yaşanan aşka değil dostluğa, dürüstlüğe, aile ilişkilerine ve diğer güzel değerlere de hayran kalırsınız... Bir kitaptaki çifti başka bir kitapta da görebilirsiniz çünkü karakterler de birbiriyle bağlıdır. Örneğin Osman ve Kara kardeşler. Tamer, Tahir ve Doğan çocukluk arkadaşları, aralarına sonradan Akın da katılmış ve bir nevi dava arkadaşı da olmuşlar :) Ve daha birkaç sürpriz daha böyle... 

Fatih Hoca'nın erkek kahramanları hep uzun boylu, esmer, simsiyah saçlı, 30 yaş civarındadır. Bunun nedeni de hayattan beklediğini almış, tek eksiği aşk olan, ne istediğini bilen erkekler yazmak istemesi :)

Kitaplarla ilgili yorumlarım ilerleyen zamanlarda gelecek ama tereddütsüz okuyun diyorum ben... 
Ben kitapları o zaman tekrar tekrar dönüp okumuştum. Aradan zaman geçmişken hem burada da bahsedecek olmamdan dolayı belki tekrar okurum;)



Tüm FMArsal kitaplarına puanım yıldızlıııı: 

Sevgiler... 


8 Aralık 2012 Cumartesi

Tuna Kiremitçi - KISA KISA


Tuna Kiremitçi'yi düşündüğümde benim de zihnimde böyle puslu bir görüntü canlanır. Yazarın kitaplarını okurken görünürde her şeyi anlatıyordur; olayları, duyguları, düşünceleri... Ama okuma süreci boyunca 'yazar benden bir şey saklıyor' düşüncesinden hiç kurtulamam... Anlattıklarının sesi o kadar yüksektir ki, geride saklananların sesini asla duyamazsınız; orda olduklarını hisseder, huzursuzca kıpırdanırsınız... Ve aslında anlatılanları bu resimdeki gibi puslu görürsünüz... 

İlk Tuna Kiremitçi kitabımı aldığımda 13 yaşındaydım. Birikmiş harçlıklarımla 2 kitap almıştım o gün. 1- Tuna Kiremitçi - Git Kendini Çok Sevdirmeden
2- The Crow - Ölümsüz Aşk - David Bischoff

Okuldan istenenler veya okul kütüphanesinin altını üstüne getirerek okuduklarım dışında kafama göre aldığım ilk olmasa da ilk kitaplardandı bunlar... O zaman için tuhaf bir seçim yapmışım. Gerçi 2 kitabın da hayrını görmemiştim.
The Crow'u sadece birkaç sayfa okumuştum -ilk fantastik kitaplarımdan olduğundan mıdır neden- inanılmaz büyülenmiştim. Fakat aldığımın ertesi günü dersanedeki sıramın altında unutmuş, bir daha da haber alamamıştım. O büyüyü kaybetmenin yarattığı hayal kırıklığını anlatamam... 



Gelelim Git Kendini Çok Sevdirmeden'e. Kapağını çok beğenmiş, isminden de etkilenip almıştım sanırım. Kitapta bir bölüm Arda'nın gençliği, abisiyle İstanbul'a geldiğinde yaşadıkları; bir bölüm de Arda'nın boşanmış hali anlatılıyor... Bölümler arası geçişlerle 2 ayrı Arda tanıyorsunuz aslında. Hikaye genç Arda için kendini ve kadın-erkek ilişkilerini keşfettiği bir geçiş dönemi. Diğer Arda içinse yaşanmışlıkların yorgunluğuyla anne kucağında geçirilen bir nevi nekahat dönemi. Geceleri annesiyle televizyondaki eski filmleri izlemelerinden çok etkilenmiştim, çünkü annemle biz de yaparız bazen bunu... Ve sonuç olarak 2 Arda'nın ne kadar farklı, çok az da aynı olduğunu görüyorsunuz...

Kitapta Bu İşte Bir Yalnızlık Var'daki gibi melankolik bir hava hakim. O yaşın bakış açısıyla kitaptan etkilenmiştim, evet. Yer yer şaşırmış, bazı şeyleri Arda'yla keşfetmiştim. Şimdi okusam ne hissederim, bilemiyorum. 

Kitap pek tatmin edici bir sonla bitmiyor. Gerçi diğer kitaba göre bir nebze daha 'son' diyebiliriz  buna. Kitabı bitirince birine vermiştim, hatırlamıyorum; bir daha da geri dönmedi. Yıllar sonra bir sahafta çok uygun fiyata rastlamış, içimde ukde kalmasın diye yeniden kütüphaneme kazandırmıştım. 


Bu İşte Bir Yalnızlık Var'ı ise lise 3. sınıfta arkadaşımdan alıp okumuştum. Bu kitaptaki melankoliyi elle tutabilirsiniz. O derece cisme bürünmüştü. Kitap yalnız yaşayan bir adamı ve komşuları olan bir çifti anlatıyor. Herhangi bir olay yok. Oldukça tekdüze ve bu nedenle biraz da sıkıcı. Ve yine son namına bir şey yoktu. 



Kendisinin şu güzel müziğe sahip filmi de bu nedenle pek sevilmemişti. 
Konusu şudur:  "Can, delice sevdiği Aybige ile bir hafta sonra evlenecektir. Ama hayatının kadınını çocukluk arkadaşı Ilgaz'la tanıştırdığında, garip bir şeyler olur. Ilgaz'ın Aybige'ye karşı tutumu şaşılacak kadar soğuktur. Bu durum Can'ın nişanlısından kuşku duymasına neden olur. Ilgaz'ın ağabeyi çıkagelince olayların seyri birdenbire değişir. Beklenmedik sırların açığa çıkmasıyla nikahtan önceki son hafta çiftimiz ve Ilgaz için hayatlarının sınavına dönüşecektir."
Filmi yüzeysel bulanlar olmuştu. Sinemada izleyen arkadaşlarım: "Ya film bittiğinde biz 2-3 dk daha oturup devam edecek diye bekledik. Nasıl yani? Bitti mi? Ama bu son olamaz diye düşündük. Resmen yarıda kesilmiş gibiydi." demişlerdi. O nedenle izleme gereği duymadım, belki bir gün izlerim belli olmaz.  Ama müzik çok güzel, dinleyin efenim... 

Belki Tuna Bey'in vermek istediği mesaj: "Hayat devam ettikçe kesin sonlara gerek yok, akış devam ediyor." dur. Bilmiyorum... 

Sonuç olarak benim Git Kendini Çok Sevdirmeden'e puanım:  
Bu İşte Bir Yalnızlık Var'a Puanım: 

P.S: Yıllar sonra yani geçen sene The Crow'u internette bir sahafta ikinci el olarak görüp hemen sipariş vermiştim. Yılların dramı! sona ermiş oldu. Belki de kendi kitabım geri dönmüştür bana, bilemiyorum. İşte benim Tuna Kiremitçi'ye inat mutlu sonum... ;)

Sevgiler... :)